Hit (4266) M-5

İcmanın Temelleri ve Dayanağı

Yazar Adı : İlim Dalı : Fıkıh
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : İcma Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : /2015-04-23 Güncelleyen : /0000-00-00

İcma'nın Temelleri Ve Dayanağı

İslâm hukukunda birçok dini hükmün meşruiyet temelini göstermek üzere başvurulan, fıkıh usûlü eserlerinde hukuk kaynakları arasında çok önemli bir mevki bulunan ve temel şer’î deliller arasında üçüncü sıraya koyulan icmâ, İslam fıkhı ve kültüründe çok önemli bir kavramdır. Sözlükte, “birleştirmek, bir işi sağlam yapmak, azmetmek, bir konuda görüş birliğine varmak (ittifak)” [1] gibi anlamlara gelir. İcma’nın terim anlamı sözlükteki bu manalarından bağımsız değildir. Bu anlamları ile bağlantılı olarak icmâ fıkıh usûlünde ana hatlarıyla şöyle tanımlanmıştır: “Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmetinden olan müctehitlerin onun vefatından sonra dinî bir meselenin hükmü üzerinde görüş birliğine varmaları.” [2]

A. İcma’nın Fikrî Temelleri

1- Hz. Peygamber (s.a.v.) hayattayken ashabına çeşitli konular hakkında görüş bildirmelerine, ictihat etmelerine izin vermekte ve böylece onları vefatından sonra karşılaşabilecekleri yeni meseleler üzerinde ictihat edebilme meleke ve yöntemlerini kazandırmaktaydı. [3] Onun vefatından sonra sahâbe, karşılaştıkları yeni meselelerin hukuki çözümlerinde öncelikle Kur’an-ı Kerîm’e, bulamadıkları takdirde Allah Rasûlü’nün sünnetine başvuruyorlardı. Meselenin hükmünü buralarda bulamadıklarında halife, sahâbenin ilim bakımından ileri gelenlerini toplar ve onlarla mesele hakkında istişarede bulunurdu. Görüşleri bir hüküm üzerinde birleştiğinde hemen onu esas alır uygulardı. [4]

2- Tabiî olarak İcma’nın fikri temelleri arasında, İslâm’ın şurayı emretmesi (Bakara 2/233; Âl-i İmran 3/159; Şûrâ 42/38) ve Resûlullah’ın bizzat bu prensibi titizlikle uygulamasının [5] yanında sahâbeye de şûrâ ve istişare fikri kazandırmış olması önemli bir yer tutar. Bunun yanı sıra İslâm’ın alimlere tâbi olmayı emretmesi (Nisa 4/59) ve dolayısıyla bütün alimlerin bir konu üzerinde ittifak etmeleri halinde buna uyma zorunluluğunun öncelikle doğmuş olacağı tarzındaki mantıkî çıkarım, müslüman cemaatten ayrılmama ve birlik prensibiyle ilgili naslar da (Âl-i İmran 3/103; Enfal 8/46; Rum 30/32; Şûrâ 42/13) icmâ fikrinin temelleri arasında sayılabilir. [6]

İstişare yoluyla hükümler üzerinde ittifaka varıldığını sahâbeden nakledilen birçok örnek uygulamada görmekteyiz. Bunların bazıları şöyledir: Meymûn b. Mehrân’ın naklettiğine göre, Hz. Ebû Bekr kendisine bir mesele arzedildiğinde Allah’ın Kitab’ına bakardı. Orada bir delil bulursa onunla hükmederdi, bulamazsa Resûlullah’ın (s.a.v.) Sünnet’ine bakardı ve orada bir hüküm bulursa onu uygulardı. Bulamazsa, mesele ile ilgili Hz. Peygamber’e ait bir hükmün olup olmadığını sahâbeye sorardı ve bu yolla da bir hükme ulaşamadığında sahâbenin ileri gelenlerini toplar ve onlarla istişarede bulunurdu. Görüşleri bir hüküm üzerinde birleştiğinde hemen onu uygulardı. Hz. Ömer’in tatbikatı da bu şekildeydi. [7]

Hz. Ömer Kûfe kadısı Şureyh b. El-Hâris’e (v.78/679) yazdığı bir mektubunda, meselelerin çözümünde takip etmesi gereken yöntemi şöyle açıklıyordu: “Allah’ın kitabında bir şey bulduğunda hemen onunla hükmet, başkasına iltifat etme. Sana Allah’ın kitabında hükmünü bulamadığın bir mesele gelirse, Resûlullah’ın sünnetinde gösterdiği ile hükmet. Allah’ın kitabında ve Resûlullah’ın sünnetinde hükmünü bulamadığın bir mesele ise, insanların (alimlerin) üzerinde ittifak ettikleri görüş doğrultusunda hüküm ver...”. [8] Abdullah b. Mes’ud da böyle davranıyor ve meselenin hükmünü Kur’an ve Sünnet’de bulamayan kimsenin, “salih (alim)lerin görüşleri ile hükmetmesini” [9] söylüyordu.

Sahâbe, icmâ prensibini Kur’an ve Sünnet delillerinden sonra pratik olarak uygulamaktaydı. Hüküm istinbatında takip edilen bu mantıkî hiyerarşiyi, Hz. Ali’nin Peygamber efendifimizden sorarak öğrendiği şu eserde de açıkça görmekteyiz: Saîd b. el-Müseyyib’in Hz. Ali’den naklettiğine göre, o Hz. Peygamber’e: “Ey Allah’ın Resûlü! Hakkında Kur’an’da bir ayet bulunmayan, senin sünnetinde de bir açıklama geçmeyen yeni konularda ne buyurursun (nasıl davranalım)?” dediğinde, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “O konuda mü’min alimlerin veya âbidlerin birleşen görüşlerine uyun, onu aranızda şûra ile çözün ve o konuda bir tek kişinin görüşü ile hükmetmeyin”. [10]

Görüldüğü üzere sahâbe, hükmünü Kur’an ve Sünnet’te bulamadıkları meselelerin çözümünde şûrâ yolu ile icmâı gerçekleştirme yöntemine başvuruyorlar ve o konuda müctehid alimlerin görüşlerini açığa çıkartmaya çalışıyorlardı. İttifak vukû bulduğunda ise, tereddütsüz olarak hemen onu uyguluyorlar ve ona aykırı görüşlere müsaade etmiyorlardı. Bundan dolayıdır ki sahâbe döneminden itibaren önceki tatbikata özel bir önem verilmiş, idarî ve kazâî kararların yanı sıra iftâ faaliyeti esnasında da incelenen konu ile ilgili geçmiş uygulamaların bulunup bulunmadığına dikkat edilmesi öncelikli bir önem kazanmıştır. Nitekim bunun, Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin karar mekanizmasında uygulandığını görmekteyiz. Hz. Ömer bir konuda Kur’an ve Sünnet’te hüküm bulamadığında kendisinden önce Hz. Ebû Bekr’in o konuda hüküm verip vermediğine bakardı. Eğer bir hüküm verilmişse onun doğrultusunda uygulama yapardı, aksi takdirde sahâbe alimlerini toplar, onlarla istişarede bulunur ve ittifak etmeleri halinde onunla hükmederdi. [11] İbn Abbas da bir mesele hakkında soru sorulduğunda Kur’an ve Sünnet’e bakar, bulamazsa o konuda Ebû Bekr ve Ömer’in bir görüş ve uygulaması varsa onunla hüküm verirdi. [12]

Eski uygulamalar arasında, üzerinde herkesin ittifak ettiği hususların bilinmesi toplumda dini hükümlerde birliğin sağlanması ve hukukî konularda istikrarın devamı yönünden büyük önem arzetmektedir. Bunun tabiî bir sonucu olarak mezhep kurucuları olan müctehid imamların tefekkürlerinde, bütün alimlerin üzerinde ittifak ettiği kesinlikle bilinen bir hükmün dışına çıkmama bir prensip olarak bulunmaktaydı. Meselâ, İmam Ebû Hanîfe ictihad ederken önce Kur’an’a sonra Sünnet’e başvururdu. Meselenin hükmünü buralarda bulamadığı zaman sahâbenin ittifak ettikleri görüşlerine bakar, daha sonra da sahâbeden nakledilen farklı görüşler arasından Kur’an ve Sünnet esaslarına en yakın olanı seçerdi. [13] Ebû Hanîfe ictihad ederken de Kur’an, Sünnet ve icmâ esaslarına bağlı kalmaya büyük önem gösterir ve bölgesinde önceki alimlerden ittifak şeklinde nakledilen görüşlere muhalefet etmezdi. [14]

İmam Mâlik b. Enes de kavlî veya amelî, naklî veya ictihadî farkı gözetmeksizin icmâı “vakıî-pratik” anlamıyla, yani Medîne’nin hemen tek ilim merkezi olduğu dönemde alimlerin ileri gelenlerinin fikir birliği, diğer bir ifadeyle önceki ilim ehlinin ittifakı anlamıyla kaynak olarak kabul ediyordu. Bu manada kitabı el-Muvattâ’nın çeşitli yerlerinde birçok meselenin delili olarak önceki alimlerin ittifakını göstermiştir. [15] İmam Şafiî ise, icmâı zati anlamıyla, yani bütün bölgelerdeki bütün alimlerin fikir birliği manasında kabul ediyor ve böyle oluşan icmâya tabi olmanın bir zorunluluk olduğunu ifade ediyor. [16] Ona göre, öncekilerden nakledilen sünnetleri, selef alimlerinin görüşlerini, alimlerin icmâ ve ihtilaflarını, arap dilini bilmeyen bir kimsenin ictihat etmesi doğru değildir. [17] Şafiî icmâı, “Müslümanların üzerinde fikir birliğine vardıkları ve kendilerinden öncekilerden hakkında ittifak olduğunu naklettikleri doğru bilgidir. Onlar bunu, Kitap veya Sünnet’ten bir delil belirterek söylemeseler de, bana göre üzerinde ittifak edilen Sünnet hükmündedir. Çünkü onların ittifakları mücerred re’y (görüş)e dayanmaz” [18], demek suretiyle doğru bir bilgi kaynağı olarak takdim etmektedir. Ahmed b. Hanbel de bu konuda hocası Şafiî gibi düşünmektedir. [19]

Sahâbe döneminden itibaren ictihad ve fetva faaliyetlerinde, Kur’an ve Sünnet’te olayla ilgili bir çözüm bulunmadığı takdirde doğrudan kişisel ictihada başvurulmayıp önceki fetva ve kararların gözden geçirildiği, önceki ilmî ve kazâî ictihadlardan yararlanma yönünde güçlü bir gelenek oluştuğuna işaret etmiştik. Bu tutumun büyük ölçüde sünnete uygunluk veya en azından ona aykırı olmama teminatı sağladığı, ayrıca İslâm’ın iki ana kaynağında birlik ve beraberliğin önemine vurgu yaptığı dikkate alınırsa üzerinde icmâ edilmiş hususların fakihlerin hukukî tefekkürlerini etkileyen önemli bir unsur olduğu anlaşılır. [20] Müctehit imamların icmâ ile ilgili ifadeleri bu açıdan ele alınarak yorumlanabilir. İmam Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin eserlerinde “ecmea’l-müslimûne cemîan lâ ihtilâfe beyneküm (ihtilaf olmaksızın bütün müslümanlar ittifak etti)”, “aleyhi’n-nâsu âmmeten (bütün insanlar bunun –görüş- üzerindedir)”, “ve hâze’l-emru’l-mucma’ aleyh (bu, üzerinde ittifak edilen bir konudur)” [21] vb. ifadeler müslümanların görüş birliğine atıfda bulunması ve fakihlerin genel veya bölgesel ittifak noktalarına karşı kayıtsız kalmadıklarını göstermesi yönüyle önemlidir.

3. Kur’an’ın bir kısım yahudilere yönelttiği tahrif eleştirisinin de icmâ anlayışının oluşumunda önemli bir payı vardır. [22] İslâm alimlerinin izahlarına göre, tahrifin anlamlarından biri de kutsal kitaplardaki ifadelerin yanlış ve sapkın yorumlara tabi tutulması ve bazı din adamlarınca kutsal metinlere bunların söylemediklerinin söyletilmesidir. [23] Bu durum karşısında müslümanlar, özellikle geniş ictihad hürriyetinin tanındığı bir ortamda, kesin ve açık naslarla belirlenmiş hükümler üzerinde oynanmaması ve kendilerinin de Kur’an’da ağır bir şekilde mahkum edilen tahrif faaliyeti kapsamına girmeleri riskinin bertaraf edilmesi için bir önlem olarak [24] icmâ müessesesi üzerinde titizlikle durmuşlardır. Bundan dolayı usûl eserlerinde, sübutunun yanı sıra delâleti bakımından da kesin kabul edilen naslara dayalı İcma’nın inkarının küfür olduğundan, dayanağı meşhur veya zannî türden bir delil ise, inkarını sapıklık ve fasıklık olarak değerlendirmişlerdir. [25]

4. Fıkıh usûlü eserlerinde icmâ düşüncesi ağırlıklı olarak “ümmetin ismeti”, yani korunmuşluğu esası üzerine oturtulmaktadır. Hatta bazı alimler, müslümanlardan daha kalabalık gayri müslim topluluklarının bazı yanlış inançlar üzerinde ittifak etmiş olduklarını söyleyerek, bunun İslâm ümmetine bahşedilmiş bir ilahi lütuf ve onurlandırma olduğuna vurgu yapar. Diğer taraftan bu yaklaşımın, İslâm’da Peygamber dışında bir kişiye günahsızlık izade edilmesi ve onun vahiy alan kimsenin yetkileriyle donatılmış kabul edilmesi düşüncesine ve bu düşünceyi inanç esaslarından biri haline dönüştüren Şîa’ya karşı güçlü bir oluşum olduğu söylenebilir. [26]

İcmâ, fıkıh usûlünün tabiî gelişim seyri ve süreci içerisinde oluşmuş İslâm muhitine özgün bir kavramdır. İcmâ kavramı ortaya atıldığında buna karşı çıkılmamış olması, icmâ kavramının henüz kullanılmadığı dönemlerde de bütün müslümanların aynı biçimde algıladıkları hükümler karşısında aykırı bir tavır veya düşünce ortaya konmasının doğru olmayacağı anlayışının yaygınlığını kanıtlayan açık bir delildir. [27]

B. İcma’nın Dayanakları

İslâm alimlerinin hemen hemen hepsi icmâı şer’î delillerden kabul eder ve ona, şer’î deliller hiyerarşisi içinde Kitap, Sünnet’ten sonra yer verirler. İcmâı kabul etmeyenler olarak genellikle, Mu’tezileden İbrahim en-Nazzâm veya tâbileri ve Kâşânî, Havâric ve bazı Şiî gruplar (Râfizîler) gösterilir. [28] Usûlcüler İcma’nın delil oluşunu Kitap ve Sünnet naslarıyla, ayrıca aklî istidlâl yoluyla ispatlamaya çalışmışlardır. İcma’nın Kur’an’daki delili olarak başta Nisa suresinin 115. ayeti olmak üzere birçok ayet gösterilmiştir (Bakara 2/143, 257; Âl-i İmrân 3/103, 110; Nisâ 4/59, 83; Â’raf 7/181; Tevbe 9/16, 115, 119, 122; Hac 22/78; Lokman 31/15; Ahzab 33/43; Şûrâ 42/10).

Nisa suresi ayet 115 şöyledir: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yol izlerse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” Ayette, “mü’minlerin yolundan başka bir yol izleyenler” ağır bir şekilde eleştirilmiş ve bu, Hz. Peygamber’e karşı gelmek ile aynı derecede tutularak cezasının cehennem olduğu bildirilmiştir. Bilindiği üzere Peygamber’in sözü mutlak anlamda kesin bilgi ifade eden bir delildir; aynı şekilde mü’minlerin ittifakı da böyledir [29], denilerek ayet icmâa delâlet şeklinde yorumlanmıştır. Diğer ayetlerde de daima hak ve adalet üzere bir ümmetin bulunacağının haber verilmesi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinin karanlıklardan aydınlığa çıkarıldığının, itidali temsil ettiğinin ve en hayırlı ümmet olduğunun bildirilmesi, mü’minlere yapılan muamelenin Hz. Peygamber’e yapılmış gibi sayılması, mü’minlerin doğrularla beraber olmaya, hep birlikte Allah’ın ipine sarılmaya ve ihtilafları Allah ve Resûlü’nün öngördüğü yollarla çözmeye çağrılması ve dinde uzmanlaşmanın önemine dikkat çekilmesi gibi hususlar İcma’nın delil olduğunu destekleyen manalar olarak yorumlanmıştır. [30]

İcma’nın kesin bir hukuk kaynağı olduğunu savunan usûlcülerin çoğunluğu, bunu ispat için en kuvvetli delilin Sünnet olduğunu söyleyerek birçok hadis rivayeti nakletmektedir. [31] Bu hadisler incelendiğinde bunların, İcma’nın delil oluşunu göstermesi bakımından üç ana noktada birleştiği görülür:

1- İslâm ümmeti içinde doğru ve hakikat üzerinde bulunacak bir grubun daima varolacağını bildiren hadisler. Meselâ, “Ümmetimden bir grup doğru üzerinde olmaya devam edecektir. Onlara, aykırı davrananların muhalefeti zarar vermez” [32], hadisi gibi.

2- Ümmetin hata ve delâlet üzerinde birleşmeyeceğini ifade eden hadisler. Meselâ, “Benim ümmetim hata üzerinde birleşmez” [33], “Benim ümmetim bir sapıklık (delâlet) üzerinde birleşmez” [34], “Allah’tan ümmetimin sapıklık üzerine birleşmemesi dileğinde bulundum; bana dilediğimi verdi” [35], hadisleri gibi.

3- Cemaatten (topluluk) ayrılmamanın, ona bağlı kalınmasının gerekli olduğunu ifade eden hadisler. Meselâ, “Allah’ın desteği, yardımı cemaat ile birliktedir.” [36] “Cemaatten bir karış olsun ayrılan İslâm bağını boynundan çözüp atmıştır” [37], gibi hadisler.

Bu hadisler tek tek mütevatir olmamakla beraber aynı anlamı taşıyan bu kadar çok sayıdaki hadisin mana yönünden mütevatir sünnet gücünde olduğu ve bunun da bir kaynağın ispatı için yeterli sayılacağı genel kabul görmüştür. [38] İmam Şâfiî de, İcma’nın bağlayıcı kaynak oluşunu ispat etmesini isteyen muhatabına cemaate bağlılığı emreden hadisleri delil olarak zikretmiş ve, “Resûlullah’ın müslümanların topluluğuna bağlı kalınmasını emretmesi, müslümanların İcma’nının bağlayıcı olduğunu gösteren bir delildir” [39] demiştir. er-Risâle isimli eserinin başka yerlerinde de Şâfiî şöyle söylemektedir: “Şunu iyi bilmekteyiz ki onların hepsi birden Resûlullah’ın sünnetinin hilâfına ittifak etmeyeceği gibi hata üzerinde de birleşmez.” [40] “Onların (müslümanların) topluluğuna bağlı kalınmasının, bir konuda helal ve haram şeklinde hüküm vermeleri halinde onların cemaatinin yolunu takip etmek ve bu hususta onlara itaat etmekten başka manası olamaz. Kim müslüman topluluğunun söylediğini söylerse onların cemaatine bağlı kalmış, kim de müslüman topluluğunun sözüne aykırı davranırsa, bağlı kalınması emredilmiş olan cemaatlerine muhalif olmuş olur. Gaflet, yanılgı ayrılıktadır. Bir bütün olarak toplulukta ise Kitap, Sünnet ve kıyas manalarına ters bir yanılgı olması mümkün değildir.” [41] Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimiz’den naklettiği -yukarıda zikrettiğimiz- icmâya başvurulmasını emreden rivayeti de bu hususda önemli bir delil olarak gösterilebilir.

Usûlcülere göre bu hadisler, tek tek ele alındığında zan ifade eden âhâd haber türünden olsalar da mana yönünden tevâtür derecesine ulaşmıştır. Çünkü bu hadisler, lafız farklılıklarına rağmen tek bir manada birleşmektedir ki o da, İcma’nın meşrûluğu ve ümmetin bir bütün olarak hatadan masum (korunmuş) oluşudur. [42] Diğer yönden bu hadisler, sahâbe ve tâbiîn döneminden itibaren meşhur ve açık bir gerçek olarak Hz. Ömer, oğlu Abdullah, Abdullah b. Mes’ud, Ebû Saîd el-Hudrî, Enes b. Mâlik, Ebû Hüreyra, Huzeyfe b. el-Yemân vs. gibi güvenilir râviler tarafından sonraki nesillere aktarılagelmiştir. Aksine, ümmetin bütün alimleri bu hadisleri dinin temel ve fer’î meselelerinin ispatında delil göstermişlerdir. Ayrıca, bu hadisleri sonraki nesillere aktaran sahâbe ve tâbiîn alimleri –muhâlif görüş ortaya çıkıncaya kadar- hiçbir aykırı görüş olmaksızın bunları İcma’nın ispatında delil olarak kullanmışlardır. Halbuki böyle farklı zaman, mezhep ve görüşe mensup bu kadar büyük toplulukların bu şekilde bir konu üzerinde ittifakları genelde mümkün değildir. Bu ittifakın gerçekleşmesi, İcma’nın İslâm’da önemli temel bir kaynak olduğunu ortaya koymaktadır. [43]

İcma’nın kaynak olduğunu ispat için zikredilen aklî istidlâller ise şöyledir: Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusu olarak göndermiştir. İlahi kanunun (dinin) insanlar arasında kıyamete kadar sürmesi bir gerekliliktir ve vahiy de Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefâtıyla kesilmiştir. Öyleyse zorunlu olarak şunu anlamalıyız: Bundan sonra ilahi dinin devam etmesinin yöntemi, Allah’ın ümmeti hata ve sapıklık üzerine birleşmekten korumasıdır. Zira sapıklık üzerine birleşmek, topyekün ilahi dini yok etmek demektir ve bu da dinin varlığını kıyamete kadar sürdüreceği vaadine ters düşer. Bu şekilde ümmetin bir bütün olarak hata ve sapıklık üzerinde birleşmeyeceği anlaşıldığına göre, onların herhangi bir konudaki ittifakı Resûlullah’tan (s.a.v.) nakledilen bir hadis üzerindeki icmâlarından farksız olur ve bunun kesin bilgi ifade etmesi gibi o da aynı şekilde kesin bir bilgi ifade eder. [44]

Ancak birçok usûl alimi aklen, diğer ümmetler bakımından olduğu gibi İslâm ümmeti açısından da hata üzerinde birleşme ihtimalinin bulunduğunu, bu sebeple İcma’nın delil sayılması için ancak naklî delile dayanılabileceği ve naslarla hata ihtimalinin ortadan kaldırıldığının bildirilmesinin müslümanlar için bir onurlandırma ve şeref niteliğini taşıdığını söyler. [45]

Muhalifler tarafından, İcma’nın delil oluşu hakkında Kitap ve Sünnet’ten gösterilen delillerin icmâa doğrudan değil, diğer şer’î delillerde olduğu gibi dolaylı bir göndermede bulunduğu –bir ölçüde- doğru olsa bile ilgili nasların İcma’nın temelindeki düşünceyi bütünüyle desteklediği tartışılmaz bir gerçektir. Bunların, herhangi bir konuda bütün müslümanların dinin temel hükümlerine aykırı bir anlayış üzerinde birleşmeyeceği ve müslümanların benimsediği bir anlayışın dışında kalmanın dinin tasvip etmediği bir davranış olduğu fikrini vurguladığı dikkate alınırsa icmâ kavramının, Kitap ve Sünnet’in ruhundan ve delâletinden uzakta ve bu iki kaynağın fikri dinamiklerinden bağımsız olarak geliştirilmiş olduğu iddia edilemez. [46] Nitekim Şâtıbî, İcma’nın delil oluşunu böyle bir yaklaşımla açıklamıştır. [47]

C. İcma’nın Kaynak Değeri ve Bağlayıcılığı

Usulcüler, mutlak olarak zikredildiğinde İcma’nın ilm-i yakîn (kesin bilgi) ifade edici, kat’î ve nas değerinde bir kaynak olduğu görüşünde birleşirler. [48] Ancak icmâ, özelliklerine göre (sükûtî icmâ, çoğunluğun ittifakı, Medine ehlinin ittifakı gibi) ayrı ayrı ele alınıp incelendiğinde daha farklı bir değerlendirmeye tabi tutulur. Örneğin İmam Şâfiî, şer’î meselenin hükmünü belirlemek için başvurulacak kaynak ve metotları açıklarken icmâı iki anlamda kullanır. Birincisi, sübûtu kesin olup hakkında hiçbir müslümanın farklı bir görüş belirtmediği ve nas hükmü olan icmâ, [49] diğeri ise, kıyas ve istinbata (ictihada) dayanan ve kaynak gücü bakımından haber-i vâhid hadislerinden sonraki sırada yer alan icmâdır. [50]

Hanefî usulcüler de, sahâbenin tasrih yoluyla oluşan icmâı en kuvvetli, sükût yoluyla oluşan İcma’nını ikinci derecede kuvvetli icmâ olarak nitelendirirler ve daha sonra sırasıyla sonraki alimlerin selef alimlerinden ihtilaf nakledilmeyen bir görüş üzerindeki icmâlarını ve seleften ihtilaf nakledilmiş bir görüş üzerindeki icmâlarını zikrederler. [51] Hanefîlerin çoğunluğuna göre sükûtî icmâ da sarih icma gibi kesin ve bağlayıcı bir delildir. Bazı Şâfiî alimler ile İmam Ahmed de bu görüştedir. [52] Hanefîlerden Kerhî, bazı Şâfiî ve Mu’tezilî alimlerine göre sükûtî icmâ zannî delil hükmündedir. Bir rivayette İmam Şâfiî, Hanefîlerden İsa b. Ebân, Zâhirîler ve bazı Mu’tezilîlere göre ise sükûtî icmâ hüccet değildir. [53]

İcma’nın kaynak değeri, İcma’nın inkarının hükmüyle de yakından ilgili olduğundan usûl eserlerinde birlikte ele alınıp değerlendirilir. Bazı usulcüler İcma’nın kaynak oluşunu teyit için onu mutlak olarak inkarın tekfîri gerektirdiğini belirtirse de ayrıntıya girildiğinde bunu net olarak ifade etmekten sakınırlar. Bazı usulcüler bu hususta, mütevatir olarak nakledilen Kitap ve Sünnet derecesinde olan sahâbe İcma’nını inkarın küfrü, meşhurhadis derecesinde kuvvetli kabul edilen sonraki İcma’nın inkarının sapkınlığı (delâleti) gerektireceği ifade edilmiştir. [54] İcma’nın oluşumunda dini esasları tahriften koruma düşüncesinin etken olduğu dikkate alınırsa tekfir müeyyidesiyle üzerinde tabii bir şekilde icmâ oluşmuş bulunan dinin temel hükümlerinin korunmak istendiği anlaşılır. [55]

Sonuç olarak, İslâm hukukunda birçok hükmün temel kaynaklarından birisi kabul edilen icmâ, sağlam fikrî esaslar üzerine oturmasının yanı sıra mana yönünden kesin ve açık delillere dayanmaktadır. Hukukî meseleler üzerinde inceleme ve değerlendirmede bulunacak olan kimselerin önceki, üzerinde icmâ ve ihtilaf edilen konuları iyi bilmesi, icmâ edilen hususlara aykırı görüş beyan etmekten titizlikle kaçınması gerekir. Zira icmâ müessesesinin dinin esaslarını korumak gibi önemli bir fonksiyonu vardır. Serahsî ve Pezdevî gibi bazı usulcülerin şu sözleri bu işlevi açık bir şekilde vurgulamaktadır: “Kim İcma’nın kesin bilgi ifade eden bir delil olduğunu inkar ederse dinin temelini yıkmış olur. Çünkü dinin esaslarının yegane dayanağı ve müslümanların başvuru kaynağı, yine onların icmâlarıdır. Bunu inkar eden dinin temelini yıkma çabası içerisindedir.” [56]

Dipnotlar:

[1] Heyet, el-Mu’cemü’l-vasît, Çağrı yay., İst. 1980, I, 135; Buhârî, Abdülaziz b. Ahmed, Keşfü’l-esrar Şerhu Usûli’l-Pezdevî, Daru’l-kitâbi’l-İslâmî, Kahire ts., III, 226.

[2] Bkz. Buhârî, a.g.e., III, 227; Sadru’ş-Şerîa, Ubeydullah b. Mes’ud, et-Tavzîh şerhu’t-tenkîh, Dâru’l-beyâni’l-arabî, Kahire ts., II, 81; İbnü’l-Hümâm, Kemaluddin Abdülvahid, et-Tahrîr (Teysîr şerhi ile birlikte), III, 224; İbn Abdüşşekûr, Muhibbullah, Müsellemü’s-sübût (Fevâtihu’r-rahamût şerhi ile), Matbaatü’l-emîriyye,Bulak 1322’den ofset Dâru’l-ma’rife, Beyrut ts. II, 211; İbnü’s-Sübkî, Tacüddin, Cem’u’l-cevâmi’, Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Kahire 1937, II, 176.

[3] İbnü’l-Kayyım, Şemsüddin Ebû Bekr, İ’lâmü’l-müvakkıîn an Rabbi’l-âlemîn, thk. Abdurrahman el-Vekîl, Mektebetü İbn Teymiye, Kahire ts., I, 262-263; Hacvî, Muhammed b. Hasan, el-Fikru’s-sâmî fî Târîhi’l-fıkhi’l-İslâmî, Dâru’t-türâs,Kahire 1396, I, 169-171.

[4] İbnü’l-Kayyım, İ’lâmü’l-müvakkıîn, I, 98.

[5] Cessas, Ebû Bekr Ahmed b. Ali, el-Füsûl fi’l-usûl, thk. Acîl Câsim en-Neşmî, Vezâretü’l-Evkâf ve’ş-şüûni’l-İslâmiyye, Kuveyt 1985, III, 240-241; Serahsî, Ebû Bekr Muhammed, Usûl, thk. Ebu’l-Vefâ el-Afgânî, Dâru’l-ma’rife, Beyrut ts., II, 93.

[6] Dönmez, İbrahim Kâfi, “İcmâ”, DİA, XXI, 418.

[7] İbnü’l-Kayyım, İ’lâmü’l-müvakkıîn, I, 98-99; Hacvî, el-Fikru’s-sâmî, I, 228.

[8] Dârimî, Sünen, Mukaddime, 20; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, IV, 543; Beyhakî, Sünen, X, 115; Vekî, Muhammed b. Halef, Ahbâru’l-Kudât, Âlemü’l-kütüb, Beyrut ts., I, 190; İbnü’l-Kayyım, a.g.e., I, 98, 124, 264; Hacvî, a.g.e., I, 228.

[9] İbnü’l-Kayyım, a.g.e., I, 99, 100; Hacvî, a.g.e., I, 228.

[10] Tabarânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XI, 371; Heysemî, Ali b. Ebî Bekr, Mecmeu’z-zevâid, bâbü’l-icmâ, I, 178, 180; İbnü’l-Kayyım, a.g.e., I, 101. Hadis ayrıca, az bir lafız farklılığı ile İbn Abbas’dan da rivayet edilmiştir, bkz. Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, bâbü’l-icmâ, I, 178; Tabarânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XI, 371.

[11] İbnü’l-Kayyım, a.g.e., I, 99.

[12] İbnü’l-Kayyım, a.g.e., I, 100.

[13] Heytemî, Şihâbuddin Ahmed b. Hacer, el-Hayrâtü’l-hısân, thk. Halil el-Meys, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 1983, s. 41.

[14] Mekkî, el-Muvaffak b. Ahmed, Menâkıbü Ebî Hanîfe, Dâru’l-kitâbi’l-arabî, Beyrut 1981, I, 74, 80; Saymerî, Ebû Abdullah Huseyn, Ahbâru Ebî Hanîfe ve Ashâbihi, Âlemü’l-kütüb, Beyrut 1985, s. 25; Heytemî, a.g.e., s. 41, 42.

[15] Bkz. Mâlik b. Enes, el-Muvattâ, thk. Muhammed Fuad Abdülbâkî, Dâru İhyâi’l-kütübi’l-arabiyye, Kahire ts., I, 396, 400; II, 494, 503, 506, 507, 508, 509, 511, 514.

[16] Şafiî, Muhammed b. İdris, er-Risâle, thk. Ahmed Muhammed Şakir, yy., ts., s. 401, 475-476; a.mlf., Cimâü’l-ilm, thk. Muhammed Ahmed Abdülaziz Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut ts., s. 38-39, 62.

[17] Şafiî, er-Risâle, s. 510; a. mlf., Cimâü’l-ilm, s. 25, 29.

[18] Şafiî, Cimâü’l-ilm, s. 37-38.

[19] Bkz. İbn Kudâme, Muvaffakuddin Abdullah, Ravzatü’n-nâzır ve cünnetü’l-münâzır, Mektebetü’l-meârif, Riyad 1984, I, 331 vd.; Ebû Zehra, Muhammed, İbn Hanbel, Dâru’l-fikri’l-arabî, Kahire 1947, s. 199-204.

[20] Dönmez, a.g.makale, XXI, 419.

[21] Bkz. Şeybânî, Muhammed b. Hasan, el-Hucce alâ ehli’l-Medîne, nşr. Mehdî Hasan el-Kilânî, Haydarâbâd 1387/1967,

Yayınlandığı Kaynak : 2006-12-05
Yayınlandığı Dergi : İstanbul Seririyatı Mecmuası
Sanal Dergi :
Makale Linki :