Hit (237) M-2229

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

Yazar Adı : Sabri Hizmetli İlim Dalı : Akaid
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Akaid Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2019-02-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

SORU 4:   Ehl-i Sünnet denildiğinde sadece itikadı bir farklılığa mı, yoksa sadece ameli bir farklılığa mı işaret edilmektedir? Buna göre, itikad yönünden Ehl-i Sünnet dışında görülen ve Bid'at Ehli ya da sapık sayılan bir fırkanın amel yönünden 'Dört Hak Mezhep' arasında gösterilmesi, ya da Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat Mezheplerden olmadığı halde 'hak' kabul edilebilecek bir beşinci, bir altıncı mezhebin varlığından sözedilmesi mümkün müdür? Amel bakımından 'Dört Hak Mezhep' diye anılan mezheplerin hepsi de itikad yönünden Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezheplerden midir?
   
     Sabri Hizmetli:
     Ehl-i Sünnet tabirinin ne ifade ettiğini anlayabilmek için, kanaatımca, öncelikle bu tabirin niçin ve kimler için kullanıldığını bilmek icab eder. Başka bir deyişle İslam Tarihinde "mezheb" veya "Fırka" adıyla meşhur olan çeşitli müslüman zümrelerin ortaya çıkışlarından başlamak "Ehl-i Sünnet" tabirinin ifade ettiği topluluğun inanç farklılığından mı yoksa amel farklılığından mı doğmuş olduğunu vuzuha kavuştaracaktır.
     Bilinmektedir ki İslam Peygamberi Hz .Muhammed (s .a.s.) aralarında çeşitli dinlerin ve fikirlerin, şirk ve putperestliğin mevcut olduğu bir topluluğa peygamber olarak gönderilmiştir. Bu devir (m.570 yılları) Arabistan Yarımadasında putperestlik, Mecusilik, Mazdekilik gibi sapık inanç şekillerinden tutun da Yahudilik ve Hıristiyanlığa kadar birçok dine bağlı insanlar yaşıyordu. Yani çok çeşitli, karışık ve çelişkilerle dolu bir itikadî anlayış hakimdi. İşte İslamiyet, böyle bir inanç yapısına sahip bulunan Arap yarımadası halkına "Tevhid İnancı" (Bir Allah'ın Varlığı İnancı ) m getirdi. Ayrıca İslam Dini'nin Kur'an-ı Kerim'den kaynaklanan ve Hz Peygamber'in sünneti ile şekillenen ve uygulama alanına intikal eden inanç esasları ve yeni hayat düzeni, cahiliyye araplarının "değer ölçülerini", hayat felsefelerini, İçtimaî ve ahlâkî yapılarını kökünden alt-üst etmekle kalmıyor, onların fikir ve davranış serbestliği içerisinde inançlı, ahlâklı ve bağımsız bir şahsiyet, bilgili ve salih amel işleyen kimseler olmalarını da temel ilke olarak benimsiyordu. İşte İslamiyet'in getirdiği bu yeni düşünce ve yaşama şekli, fikir ve vicdan hürriyetinin hakim olduğu Müslüman Cemaat içinde iman ve hayat meseleleriyle alakalı birtakım görüşlerin üzerinde, farklı düşüncelerin ortaya atılmasına ve hattâ tartışmaların yapılmasına imkân tanıdı. Ancak inanç, ibadet, ahlâk, iktisat, ticaret ve benzeri konularda, İslâmın ilk yıllarında, müslümanlar tarafından sorulan sorular, istenilen açıklamalar, bizzat Hz Peygamber tarafından, Kur'an'ın ayetlerinin işaret ettiği istikamette, tatmin edici bir şekilde cevaplandırılmış, dolayısıyla müslüman toplum bünyesinde bölünmelere (fırkalara ayrılmaya) sebeb olabilecek farklı fikirlerin ortaya çıkmasına; müminleri tefrikaya düşürecek tartışmaların yapılmasına fırsat ve imkân vermemiştir. Neticede İslam ümmeti birliğini muhafaza etmiştir. Halbuki Hz.Peygamber (s.a.s.)'e sorulan sorular arasında "Muhkem" ve "müteşabih ayetlerin anlamları ile, ameli, içtimai ve fikri hayatla alâkalı olup dana sonraki dönemlerde müslümanların üzerinde münakaşa edip çeşitli fırkalara ayrılmalarına sebep olanlar da vardı.
     Ne var ki, Hz, Peygamber'in vefat etmesiyle birlikte müslümanlar arasında, siyaset sahasında şiddetli tartışmalar, zümreleşme hareketleri görüldüğü gibi, sonraki yıllarda "kader", büyük günah" sahibinin durumu gibi bazı itikâdî ve amelî meseleler hakkında da farklı fikirler ortaya çıkmıştır. 

III.Halife Osman b. Affan'ın 37/656 yılında asilerce öldürülmesi, IV.halife Hz.Ali zamanında müslümanların, Cemel, Sıffîn ve Nehrevan savaşlarında birbirlerinin kanını dökmesi ve benzeri müessif hâdiseler beraberinde, itikâdî ve fıkhî yönden çözümlenmesi gereken birçok problem getirdi. Öldürme ve ölme fiillerinin, ilahi kaza ve kader, insanın fiilleri ve iman-küfür çizgisi yönlerinden değerlendirilip açıklanması, Allah'ın sıfatlarıyla ilgili yorumlar yapılması; "halife" veya "imam" tayininin  Kur'an ve Sünnet'e dayandırılması Müslüman Cemaat bünyesinde itikâdî, siyasi ve fıkhı çeşitli ''mezhep"lerin doğmasına dolayısıyla müslümanların bölünmesine neden olmuştur.
     Öte yandan bizzat, İslâm dini müminleri düşünmeye, tefekküre gerçeği tahkik ve tetebbu ' etmeye sevk etmekte; beşeri muhakemeye, akla fikir ve vicdan özgürlüğüne büyük önem vermektedir. Bir diğer ifadeyle Kur'an ayetlerini doğrudan anlama ve manalandırma selahiyetine sahip olan insanların bilgi ve kültür seviyelerine, akıl ve mantık ölçülerine, anlayış kabiliyetlerine göre, farklı fikirlere ulaşmaları, değişik sonuçlar çıkarmaları gayet tabiidir, üstelik vahyin üslûbu de; yani bazı âyetlerin açık ve çok kolay anlaşılır (muhkem) olması, fakat bazı ayetlerin çok kapalı veya kolay anlaşılamaz (müteşebih) olması da müslümanlar arasında çeşitli "düşünce ekolleri "nin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
     Şüphesiz İslam Bayrağını kısa zamanda üç kıtada dalgalandıran ve özellikle Hz .Osman'ın hilafeti devrinde doruk noktasına ulaşan fetihlerin itikâdi ve fıkhi mezheplerin doğuşundaki tesiri daha az olmamıştır. Sadece Arabistan yarımadası sınırları içerisinde yaşayan saf ve berrak bir inanca, mahdud bir dünya görüşüne sahip olan müslümanlar, futuhat yoluyla çeşitli dinler ve dillerden, milliyet ve renklerden, kültür ve medeniyetlerden olan insanlarla karşılaştılar, karıştılar ve birlikte yaşamak durumunda kaldılar; karşılıklı olarak birbirlerine tesir ettiler, bir şeyler aldılar ve bir şeyler verdiler. Neticede dünyevî görüşler, İslâmî meselelere bakışlar; iman muhtevası, Allah'ın sıfatlan, insanın fiilleri, kelamullah, ru'yetullah, İslam'ın kaynaklan ve benzeri konulan anlayış değişti; bu hususlarda alışılmışın dışında tefsir, açıklama ve değerlendirmeler yapıldı.
     Şu hususu da açıkça belirtmek icab eder; İslam’ın yayılış döneminde geçen yıllar Müslüman Cemaat'ın İçtimai hayatında önemli değişiklikler olmasını intaç ettirdi. Nesiller değişiyordu. Her yeni neslin meseleleri, değer ölçüleri farklı olduğu gibi, din ve dünya görüşleri de önceki nesillerin kin den önemli noktalarda ayrılıyordu. Seleflerinin yaşayış biçimi, zühd ve takva hayatı olarak değerlendirildi. İçtimai hayatı adalet ve hakkaniyet esasları çerçevesinde devam ettirmek, etnik zümreler arasındaki farklılığı gidermek, sosyal yaşayış seviyesini, ekonomik yapıyı düzenlemek, ve geliştirmek önemle üzerinde durulan konulardı. İşte sonraki nesiller İslâmî meselelere bu ihtiyaçlar ve problemler açısından bakıyor ve cevap getiriyorlardı. Ancak ortaya atılan fikirler, bu görüşlere yabancı olan müslümanların tepkileriyle karşılaştığı gibi, cemaat bünyesinde önemli kopmaların meydana gelmesine de sebeb oluyordu.
     Kitleler halinde İslam'ı kabul eden yeni müslümanlar, eski dinlerine ait inanç kalıntıları, sosyal yaşayışları, gelenek ve görenekleri ile müslümanların düşünce yapısına önemli tesirlerde bulundular. Rec’at, mehdi, karizmatik imam, teşbih ve tecsim fikirleri buna misal gösterilebilir.
     İşte bir kısım müslümanlar, Ümmet içerisinde, yukarıda menşelerini göstermeye çalıştığımız fikirleri yaymaya çalıştığı, bilerek veya bilmeyerek saf berrak inançları bozarak çeşitli "mezhep'lerin ortaya çıkmasına neden oldukları gibi, bazı çevrelerden de sert tepkiler gördüler. Ne var ki gerek imamet meselesi merkezinde toplanan siyâsî münakaşalar, gerek Allah'ın sıfatlan, insanın kaderi ve fiilleri, kelamullah ve benzeri itikadi konularda yapılan tartışmalar ve getirilen yorumlar alışılmışın dışındaki değerlendirmeler, İslâm inançları arasına sokulmak istenilen bid'at ve hurafeler gerekse büyük günah sahibinin durumu, ganimet mallarının taksimi gibi hukûkî meselelerde verilen hükümler İslâm Tarihinde birtakım itikadi, siyasî ve fıkhî mezhebin zuhûr etmesini intaç ettirdi. Hâricîlik, Şiîlik, Kaderiyye, Mürcie ve Mu'tezile bunların başlı çalarıdır. Bu mezheplerin taraftarları ya yeni ve alışılmamış bir fikir savunuyorlar ya da İslâm'a ters düşen bir inanç ve görüşü benimsiyorlar yahut da İslami nassların umumî esprisine ters düşen, bazı İslâmî itikad ve amelî esasları tâ’dil eden veya felsefî yönde tevîl eden bir görüş serd ediyorIardı.

     Bununla birlikte müslümanların büyük çoğunluğu, başlangıçtan itibaren, ne Cemaat arasında vuku bulan üzücü hadiselere katılıyor, herhangi bir taraf ve görüşü savunuyor ne de Hz Peygamber'in, ashabının ve bunlardan sonra gelenlerin dalmadıkları kader ve kaza, müteşabih ve muhkem âyetler, sıfatullah gibi meselelere dalıyor ve yeni fikirlere iltifat ediyordu. Aksine inanç, ibadet ve siyaset sahasında Hz Peygamber'in, ashabının ve tabiînin yolunda yürüyor, münakaşalı ve fitneye sebeb olacak mevzularla meşgul olmayı imanlarına aykırı görüyor, müslümanların saf ve berrak inancını bozucu her şeye karşı şiddetle mücadele ediyordu. İşte, müslümanların büyük çoğunluğunu temsil eden, itikad ve fıkıh sahasında Kur'an ve Sünnet'in gösterdiği yoldan ayrılmayan, dinde tefrika meydana getirmeyen bu müslümanlara İslam düşünce tarihinde "Ehli  sünnet" adı verilmiştir. Onlara bu adın verilmesi, Hz Peygamber in Sünneti'ne sımsıkı bağlı bulunduklarını da gösterir.
     Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılmaktadır ki Ehl-i Sünnet denildiğinde sadece itikâdî bir farklılığa değil, fakat aynı zamanda amelî bir farklılığa da işaret edilmektedir.
     Bu durumda itikad yönünden Ehli Sünnet dışında görülen ve "Bid'at ehli" ya da "sapık " sayılan bir fırka amel yönünden "dört Hak Mezhep" diye adlandırılan sünnî-fıkhî mezhepler arasında gösterilebileceği gibi, Ehli Sünnet ve'l-Cemaat diye adlandırılan zümreden olmadığı halde hak kabul edilebilecek bir beşinci ve altıncı mezhebin varlığından da söz edebilecektir. Ancak "dört hak mezhep" içerisinde gösterilme veya beşinci, altıncı hak mezhep olarak kabul edilme her halükârda adı geçen mezheplerle aynı görüşte olma ve aynı esasları savunma anlamında değil, fakat batıl veya gayri İslâmî olmama noktasındandır. Bu görüşümüzü bir -iki misalle açıklayalım. Hâricîliğin kollarından sayılan ve çağdaş itikâdî fıkhî İslam mezheblerinden olan İbâdîlik Ehli Sünnet dışında kalan ve "dört hak mezheb" arasında gösterilmeyen bir mezhebtir. Fakat bu mezhebin itikâdî yönden, yani Allah, peygamber, melekler ve kitaplar, kader ve kaza, ahiret inancı konularında, Kur'an ve Sünnet'e muhalif herhangi bir görüşleri olmadığı gibi, İslâmî nasslara da sıkı sıkıya bağlıdırlar. Aynı şekilde savunduktan itikadî ve fıkhî görüşlerle Ehli Sünnet mezheplerinin kiler arasında, mürtekibul-kebire'nin durumu tahkim meselesi, kıyas, ruyetullah ve benzeri bir-iki konu hâriç, hiçbir önemli ayrılık görülmemektedir. Ayrıca fıkıhta genellikle Hanefî ve Şafiî fıkhını benimserler. Taharet, namaz, oruç, zekat ve benzeri dini vecibelerin anlaşılış ve ifa edilişleri bakımından da İbâdiye mezhebi ile Ehli Sünnet mezhepleri (dört hak mezheb) arasında önemli farklılıklar bulunmamaktadır. Hattâ günümüz İbâdi cemaati, şahsî görüş ve müşâhâdelerime göre, İslam'a bağlılık ve ilahi hükümleri uygulama konularında dört ,hak mezheb müntesiplerinden çok daha iyi durumdadır denilebilir. Bu sebeple olacaktır ki, diğer birçok mezhep salikleri gibi, ibadiyye uleması kendilerinin "hak mezheb" olduklannı ifade etmektedirler. Meselâ el-ibadiye beyne’l Fırakı'l-îslâmiyye (Kahire 1972) isimli kitabın yazarı Ali Yahya Ma'mer şunları söylemektedir: ". Akaid konularında dört (hak) mezheb sahipleri' arasında önemli görüş aynlıklan vardır. Halbuki İbadiye mezhebi ile Eş'ariye mezhebi birbirine, akaid meselelerinde, çok yakındırlar. Hattâ İbadilik Eş'ariliğe Maturidilikten daha yakındır. Zatî sıfatlar va'd ve va'id, asî müslümanlann cehennemde ebedî olarak kalmaması, ef'alu'l ibad, kelam sıfatı, Allah'a imanın şart olması, imanın mahluk olması, huşun ve kubuhun şer'an bilinmesi, imanın artıp eksilmesi, kudret sıfatı ve usûl ve furu' ile alâkalı daha birçok konuda İbadiyye ile Eş'ariyye ittifak halindedir..."(bkz.s.439-450) Öyleyse, İbadilik, bu ve benzeri görüşleriyle Ehli Sünnet içerisindedir ve hak kabul edilecek bir başka mezheptir; dört hak mezhebe muhalif olduğu usul ve furu' konularında da, Ehl-i Sünnet'in ve dört hak mezhebin dışında mütalâa edilecektir.

     Bununla birlikte birçok tanınmış sünnî ulema Ehli Sünnet'i dört mezheple sınırlamadığı gibi, Zahirîliği beşinci hak mezhep olarak göstermektedir. Meselâ Ebu Mansur Abdulkadir el-Bağdadi (429/1037), el-Fark beyne’l Firak isimli eserinde (s.189) Ehl-i. Sünnet'in sekiz sınıftan meydana geldiğini söylüyor; İsmail Hakkı İzmirli (1868-1946) de, Yeni Îlmi Kelam adlı kitabının birinci cildinde (s.141), "Kısaca, günümüzde yeryüzünde İslam'ın sekiz çeşit fıkhı vardır: Hanefî fıkhı, Malikî fıkhı, Şafiî fıkhı, Hanbeli fıkhı, Davudî fıkhı, İbadî fıkhı, Zeydî fıkhı, İmamî fıkhı. Bunlardan ilk beşi Ehl-i Sünnet'in, son üçü de Ehli Bid’atın fıkıhlarıdır." demektedir. Böylece bu iki alim, fıkhı İslâm mezheplerini 'dört' sayısı ile sınırlamamak ta, Ehli Bid'at addedilen mezheplerin de İslâmî mezhepler olduklarını söylemektedirler. 
Ayrıca, itikadi yönden dört hak mezhep olmaz; zira Hz Peygamber’e isnad edilen "Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağına dair hadis sadece bir fırkanın kurtuluşa eren (fırkatu'n-naciye) olduğunu bildirmektedir. Ancak itikadi fırkalar içerisinde mutlak "hak" olan bir fırka olmadığı gibi mutlak batıl olanı da yoktur. Her mezhebin görüşleri içeriğinde hak olanlar da batıl olanlar da bulunabilir. 
Ayrıca her mezheb kendi görüşleri ve delilleri içerisinde haklıdır. Zaten İmam Şafiî başta olmak üzere mezhep imamları Ehli kıblenin tekfir olunamıyacağı kanaatindedir. Bununla birlikte Dört Hak Mezhep diye anılan mezheplerin hepsi de itikad yönünden Ehli Sünnet ve'l Cemaat içerisinde gösterilen mezheplerdir; yani fıkhi prensipleri, içtihadları ve sosyal düzenle ilgili hükümleri itibariyle "geleneksel İslam anlayışı" dairesinde kalan; Kitap ve Sünnet'e aykırı fikirler serdetmeyen fıkıh ekolleridir.
Bk.Aylık Dergi, 66, 67, 68

    
SORU 5 : Ehl-i Sünnet denildiğinde akla gelen belli-başlı akımlar (fırkalar veya mezhepler) hangileridir? Bu Ehl-i Sünnet mezhepler, Kur'an-ı Kerim dışındaki şer'i delillerde ve fıkhî kaynaklarda (örneğin Hadîs kaynaklarında) ittifak halinde midirler? Değillerse bu durumu kısaca nasıl açıklayabilirsiniz?
    
         Sabri Hizmetli:
      Ehl-i Sünnet deyince akla gelen belli-başlı mezhepler Selefiye veya Eseriyye ile Maturîdilik ve Eş’ariliktir. Hanbelî, Malikî, Şafiî ve Hanefî fıkhî ekolleri de bu itikadî mezhepler içerisinde yer alır. Fıkıhta Şafiî ve Malikî mezhebine mensub olanlarla bazı Hanbeliler, itikadda, Eş’arîliğe; Hanefî fıkhına tâbi olanlar da Maturîdîliğe bağlıdırlar.  
İslâm'ın şer'i kaynaklan olan Kitap ve Sünnet, icma ve kıyas hepsinin ittifakla kabul edip sarıldıkları esaslardır. Ancak, fıkhî kaynaklarda aralarında önemli olmayan; dalâleti ve küfrü gerektirmeyen, tefrikaya sebep olmayan bazı farklılıklar vardır. İmam Azam Ebu Hanife, Kitab, Sünnet, icma, kıyas ve istihsan delilleriyle amel eder ve ahad olan haberi de, Sünnet ve kıyasa muvafık olduğunda delil olarak kabul ederdi. Mezhebinin esasları Şafiliiğinkine yakın olan Ahmed b. Hanbel, ilk dört şer'i kaynağı kabul etmekle beraber, mürsel hadisleri kıyasa üstün olan bir delil olarak görürdü. Buna göre, Ehl-i Sünnet fıkhî mezhepleri yalnızca istihsan, mesâlih-i mursele, seddi zerâi gibi delilleri kullanma bakımından fıkhî kaynaklarda birbirinden ayrılmaktadırlar.
Bk.Aylık Dergi, 76   
    
         
SORU 6 : Meseleye bir de bireyler açısından bakacak olursak, bir kimsenin müslüman kabul edilebilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet mi olması gerekmektedir? Ehl-i Sünnet olmadan da müslüman olunabilinir mi, yoksa Ehl-i Sünnet dışında kalanlar kesinlikle sapık ve Bid'at Ehli olarak mı nitelenililir? Bu sapıklık ve Bid'at Ehli olmak küfürde olmak anlamına mı gelmektedir? Bir de şu: Ehl-i Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilemiyecek kişiler ya da fırkalar bulunabilir mi?
     

      Sabri Hizmetli:
      Şüphesiz bir insanın müslüman kabul edilebilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet olması gerekmez. Zaten bunun aksi olan bir anlayış da Müslüman Cemaat arasında rağbet edilen bir fikir olarak mevcut değildir. İslâmiyete göre, müslüman olabilmek için kelime-i şahadet getirmek yeterlidir. Önemli olan bu lafzı ikrar ve tasdik etmek ve bu imanın gereğince yaşamaktır. Ehl-i Kıble'den olan herkes mümindir, müslümandır. Ancak imandan çıkıp küfre düşmeyi icab ettiren bir inancı benimser veya buna sebep olabilecek bir davranışta bulunursa, "müslüman olma vasfını kaybeder. Ehl-i Sünnet mezhepleri dışında bir mezhebe müntesib olan herkesi sapık ve bid'at ehli olarak değerlendirmek fazla katı ve mezheb taassubu sahibi olmanın bir neticesi olsa gerektir. Ayrıca İslâm ulemâsı Ehl-i Bid'at diye adlandırılan herkesin sapık ya da kâfir olduğunu söylememiştir.
      Efendim, Ehl-i Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilemiyecek kişiler ya da fırkalar bulunabilir mi sorusuna gelince; buraya kadar yaptığımız açıklamaların böyle bir hususun bulunamayacağını açıklayıcı mahiyette olduğu kanaatindeyiz. Şu hususu da özellikle ilave etmek isterim ki; İslâmiyet hiç bir kimse veya fırkanın inhisarı altında değildir. Sonra, şu Ehl-i Sünnet'tendir, beriki Ehl-i Bid'attandır, falan dinsizdir, filan mezhepsizdir v.s. gibi bazı etiketlerle müslümanlan çeşitli kamplara ayırmak, biribirlerine düşman zümrelere bölmek aklı başında olan bir müslümanın işi değildir. Zira İslâm dini, iman-küfür çizgisini çok bariz bir tarzda ortaya koymuştur; buna göre kimin mümin kimin de kâfir olduğu açıktır; ayrıca hüküm serdetmeye lüzum yoktur, üstelik böyle bir anlayış Müslüman Cemaat'e faydadan çok zarar verir. İslâmiyet Birlik ve Sulh dinidir.

 

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :