Hit (111) M-2227

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

Yazar Adı : Süleyman Karagülle İlim Dalı : Akaid
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Akaid Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2019-02-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

SORU 1: Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat tabiri ne anlama gelmektedir; kaynaklarda nasıl tanımlanmaktadır ve günümüzde nasü anlaşılmaktadır? Görebildiğiniz kadarıyla, bu tabirin ilk zamanlardaki kullanımıyla son zamanlardaki kullanımı arasında bir farklılık meydana gelmiş midir yoksa günümüze hiç bir değişikliğe uğramadan mı ulaşmıştır?

     Süleyman Karagülle:

      (Ehli Sünnet vel Cemaat tabiri ne anlama gelir?)
     Kitabı kesin delil, sünneti delil, icmaı kesin hüküm, içtihadı da hüküm kabul edip ona göre kesin delil ve hükümleri ilmen ve amelen kesin olmayan delil ve hükümleri de sadece amelen benimseyen topluluğa ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi denir.

      (Kaynaklarda nasıl tanımlanmaktadır?)
     -Kelamcılar icmaa muhalefeti, sahabilerin kavlî-fiilî icmalarına ilmen muhalefeti delalet kabul etmektedirler. Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebini de sahabilerin icmaı ile sabit hükümlere iman etmek şeklinde anlamaktadırlar.
     Fıkıhçılar ise içtihadı delil kabul etmeyip yerine Talimiyye gibi başka usuller benimseyen kimseleri delalette kabul etmektedirler. İctihadla sabit olanlara imanı da delalet kabul etmektedirler. Yani ictihad için şu görüşler vardır:
     a-İctihad delil değildir.
     b-İctihad ile varılan sonuçlara iman etmek gerekir.
     Bunlar fırka-ı dallenin görüşleridir.
     c-Ehl-i sünnet vel cemaatın görüşü ise ictihad amelen delildir. Herkes kendi içtihadına göre amel etmekle mükelleftir. İlmen delil değildir, kesin doğruluğu iddia edilemez. Ve ictihadla varılan sonuçlar imana konu olamaz.

      (Günümüzde nasıl anlaşılmaktadır?)
     Günümüzde dört mezhep Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebi kabul ediliyor, bunun dışında olanlar firakı dalleden sayılıyor.
      (Anlamında  bir değişiklik meydana gelmiş midir? Yoksa bir değişikliğe uğramadan mı gelmiştir?)
     Bugün Yahudilik ve Hıristiyanlık ne kadar değişmiş ise, Tevrat ve İncil ne kadar tahrif edilmiş ise müslümanların İslam anlayışları da o kadar değişmiştir. 
Bugün artık Ehli Sünnet vel Cemaatın anlayışı içinde bir İslam topluluğu bulmak mümkün değildir. Bunlar olsa olsa yahudi ve hıristiyanlar gibi birer ehl-i kitabtır. Bunların yahudi ve hıristiyanlardan tek farkı, lafzı, luğatları tahrif edilmemiş kitapları ve kitaplarını açıklayan kaynaklan vardır ve istedikleri zaman tekrar yeniden Ehli Sünnet mezhebine dönebilirler. Fakat hıristiyan ve yahudilerin elinde orjinal Tevrat ve İncil metinleri olmadığı için bu imkandan mahrumdurlar. Yoksa hayat ve anlayışı bakımından yahudi ve hıristiyanların içinde islamiyete yakın topluluklar vardır.
Bk.Aylık Dergi 42

SORU 2 :      Ehli Sünnet tabiri hangi ortamda ve nasıl doğmuştur? Bu tabir, ilk kez ne aman ve kimler tarafından kullanılmıştır? Ehli Sünnet  tarihteki ilk temsilcileri kimlerdir?

     Süleyman Karagülle:
     (Ehl-i Sünnet tabiri hangi ortamda ve nasıl oluşmuştur?)
     Peygamber zamanında kafir vardı, mümin vardı. Müminler içinde münafıklar vardı. Fakat Peygambere ve Kitaba doğrudan doğruya cephe alan bir topluluk müminler arasında yoktu.
     İlk ayrılık bir devlet başkanı kabul etmeme temayülünden doğdu. "Biz Kitabı kabul ederiz amma artık Peygamber ölmüştür, bir halifeye ne gerek vardır" diyen asiler çıkmıştır. Halbuki sahabiler bir halife üzerinde ittifak etmişlerdir. Böylece bir devlet başkanı kabul etmeyenlere Ehli-Dalalet denmiştir. Hz.Ebubekirin başkanlığında toplananlara ise Ehl-i Sünnet vel-Cemaat denmiştir. Bu tabirin ilmen tarifi ise Kelam ve Fıkıh ilimlerinin geliştiği üçüncü ve dördüncü asırlarda yapılmıştır.
     (Bu tabir ilk kez kimler tarafından ne zaman kullanılmıştır?)
     Bu tabirin ilk kez Kur'an ve Sünnette geçtiğini görüyoruz. Gerçi Ehl-i Sünnet vel-Cemaat tabiri geçmiyorsa da aynı anlama gelen "Resule isyan edip mü'minlerin yolundan aynlan” tabiri Kur'anda geçmektedir ki en beliğ bir şekilde Ehli Sünnet vel Cemaatı tarif etmektedir. Peygamberin de gerek cemaat ve gerekse ashabı için söyledikleri pek çok sözleri vardır. "Allah’ın gücü cemaatladır" sözü bunlardan biridir.
     Bu tabirin tabir olarak Ebu Bekir’e isyan edenlere karşı kullanılmış olması gerekir. Literatürde ise hadis kitaplarında rastlanacaktır..
     (Ehli  Sünnetin tarihteki ilk temsilcileri kimlerdir?)
     Şüphesiz ilk temsilcileri sahabilerdir. Esasen bu mezhep onlarla tarif edilmektedir. Hz. Ebu Bekirin halifeliğinde bütün müslümanlar ittifak ettiler. Böylece icma gerçekleşti. Aynı icmalar Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz .Ali’nin hilafetleri üzerinde de oldu. Ne var ki Hz.Ali’ye sonradan isyan edildi. Böylece icmaa muhalefet oldu. İşte Firak-ı Dalle ortaya çıkmış oldu. Demek ki sahabilerin ve tabıînlerin yolunu izleyenlere Ehli Sünnet vel Cemaat denir. Sahabilerin ittifak ettikleri hususlarda onlara muhalefet edenlere de Firak-ı Dalle denir. İçtihat üzerinde icma olduğu için, içtihadı inkar edenlerde firak-ı dalledendir.
      Nisa Suresi, 115
Aylık Dergi, 51

SORU 3:    Ehl-i Sünnet tabirine neden ihtiyaç duyulmuştur ve bu tabirle çizilen çerçevenin mahiyeti nedir? Yani bu tabirle nelere sahip çıkılmak ve nelerden kaçınılmak istenmektedir?
  
     Süleyman Karagülle:
     (Ehl-i Sünnet tabirine neden ihtiyaç duyulmuştur?)
     — Devlet başkanlığı müessesesini tanımıyanlar veya gayri meşru da olsa biat edilen bir başkan varken ona isyanı meşru sayanlar olmuş, icmaı kabul etmeyenler olmuş, içtihadı ya kabul etmemiş yahut içtihatla imani meseleleri tesbite çalışanlar çıkmış ve bunlara fırka-ı dalle denmiş ve bunların mukabil olarak asıl müslümanlık üzerinde sebat eden cemaata da Ehl- i Sünnet ve'l Cemaat denmiştir.
     
(— Bu tabirle çizilmek istenen çerçeve nedir?)
     — Kur'an Allah'ın kelamıdır, tahrifattan masumdur. Bunda ihtilaf yoktur. Ancak Kur'an sözlerden oluşur. Sözler çeşitli şekil ve biçimleriyle yorumlanabilir. İstediğimiz manalara çekebiliriz. O halde ne yapmalıyız?
     Kur'an hiç tefsir edilmeyecek midir? Yahut Kur'an herkes tarafından istenildiği gibi mi tefsir edilecek? İşte bu sorularla daha peygamber zamanında karşılaşılmıştır. Kur'an, peygamberin hayatında Kur'an'ı tefsir etmeyi hatta Kur'an'ın manası üzerinde sual sormayı yasaklamıştır. Peygamber dahi kendi kendine Kur'an'ı yorumlamak yetkisine sahip değildi. Kur'an açıklamaların sonra yapılacağını bildirmişti.
     Kitab'ın yorumlanması meselesi diğer dinlerde resmi sözcüler tarafından yapılıyordu. Peygamberden sonra diğer peygamber onu vahye dayanarak yorumlu- yordu. Peygamberler gelmemeye başlayınca papalık ve hahamlık gibi kurumlar icad edildi ve onlar tarafından yorumlandı. Böylece masum veliler tarafından yorumlanması gereği müslümanlar arasında da savunulmaya başlandı. Şiilerin görüşü bu olmuştur.
     Sahabilerin görüşü ise Kur'an'ın icma ve içtihadla yorumlanacağı merkezinde idi. Resmi sözcü yoktu. Her ehliyetli Kur'an'ı kendisi için yorumlar, bilmeyenler ise bunlardan birini seçer ve onu taklit eder. İttifak hasıl olan hususlar ise müslümanları birleştiren husus olur. Bu tabirle çizilmek istenen sınır budur. Kur'an'ı resmi yorum yerine sahabilerin ve peygamberin yorumunu esas alarak yorumlamak ki buna içtihad denmektedir.
     Sonuç: İçtihadsız Kur'an'ı yorumlamak yasaklanmış ve içtihadla Kur'an'ı yorumlamak ise ehil olanlara farz kılınmıştır. Bu görüş Ehl-i Sünnet vel Cemaat'ın görüşüdür.

     (— Bu tabirle nelere sahip çıkılmak istenmiştir?)
     — Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat tabiriyle şunlara sahip çıkılmıştır:
     a) Sahabilerin ittifak ettikleri hususlar Islamiyetin esasıdır ve buna muhalefet küfürdür.
    b) Herkes kendi içtihadına ve müctehidinin içtihadına göre amel etmekle mükelleftir ve bu müslümanlar arasında ayrılığa neden değildir.
    c) Kur’an ictihad ve icma'la kıyamete kadar yorumlanıp devam edecektir. Ictihadsız yorum yoktur.
    d) İctihadla Kur'an'ı, peygamberin ve sahabilerin anladıkları usulle yorumlamak gerekir. Kitabı yorumlamamak ne kadar yanlış ise Sünnet’i ve icma'ı göz önünde bulundurmadan yorumlamak da o kadar yanlıştır.
    e) İcmaa muhalif hükümlerin ictihadlarda yer almamasını sağlamaktır.
 
 (— Bu tabirle nelerden sakınılmak istenmiştir?)
    — Bu tabirle, Kitab'ın lafzan değişmemekle beraber manasıyla tahrifattan korumak istemişlerdir. Bu usullerle, Kur'an Şari'nin maksadına uygun olarak anlaşılmış olur.
      
Bk. Aylık Dergi, 58

     SORU 4:   Ehl-i Sünnet denildiğinde sadece itikadı bir farklılığa mı, yoksa sadece ameli bir farklılığa mı işaret edilmektedir? Buna göre, itikad yönünden Ehl-i Sünnet dışında görülen ve Bid'at Ehli ya da sapık sayılan bir fırkanın amel yönünden 'Dört Hak Mezhep' arasında gösterilmesi, ya da Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat Mezheplerden olmadığı halde 'hak' kabul edilebilecek bir beşinci, bir altıncı mezhebin varlığından söz edilmesi mümkün müdür? Amel bakımından 'Dört Hak Mezhep' diye anılan mezheplerin hepsi de itikad yönünden Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezheplerden midir?

     Süleyman Karagülle:

     (Ehli Sünnet vel Cemaat dendiği zaman kasd edilen sadece ameli mi yoksa sadece ilmi bir farklılık mıdır?)
     Ehli Sünnet vel Cemaat tabiri esasta imani bir tabirdir. Ancak imani tabirin arkasından ameli sonuçlar gelmektedir. İmanda esas icmaın kabul edilip edilmemesidir. Yalnız şunu unutmamak gerekir ki icma ictihadlara dayanır. Müctehidler ayn ayrı ictihadlar yapacaklar sonunda icma hasıl olacak ve ancak bu icma sabit olan hususlara iman edilecek. İşte Ehli Sünnet vel Cemaat tabiri budur, bunu ifade eder. İçtihadı veya icmaı red eden, icma dışındaki inanan veya içtihadına göre sabit olan hükümlere göre amel etmeyen Ehl-i Sünnet olmaktan çıkar.
     Ameldeki en büyük tesiri usuldedir. Her müctehid ictihad edecek ve herkes kendi içtihadına ve müctehidinin içtihadına göre amel edecektir. İctihad etmek ve içtihada göre amel etmek farzdır. Buna inanmak Ehl-i Sünnet olmak demektir.
    
 (İtikatta Ehli Sünnet olmadığı halde amelde ehli sünnet olabilir mi?)
     Başlangıçta icmaa ve içtihada dayalı hükümler az idi. Çünkü çoğu hadislere dayanıyordu. Dolayısıyla Ehli Sünnet usulü benimsenmemiş olsa bile hüküm itibariyle birbirinden çok farklı olmayabilir. Asıl farklar zaman ilerledikçe görülecektir. İcma ve içtihadı kabul etmeyenler zamanla yeni meselelerini başka türlü çözeceklerdir. Mesela hükümdarların emirnameleri ile veya tercüme kanunlarla veya velilerin ilhamlarıyla veya masumların fetvalarıyla çözeceklerdir. Ve böylece Ehli Sünnet mezhebinden çıkmış olacaklardır.
     Burada unutulmaması gereken bir konu vardır. Bizim için sahabilerin ve ondan sonra gelen tabiilerin icmaları önemlidir. Daha sonraki asırların icmaları bizi bağlamaz. Ancak bizi asıl bağlayan asrımızın icmaları, dolayısıyla içtihadları bağlar.

Çünkü biz sahabiler zamanında neye icma edildiğini bugün ancak bugünün icmaı ile bilebiliriz. Bizi bugünün müctehitlerinin içtihadları bağlar. Yoksa bin sene önceki müctehidlerin içtihadları ihtiyaçlarımıza cevap verseydi o zaman peygamberden daha büyük müctehid bulunmaz onun hadisleri yeterdi. Dolayısıyla Ehli Sünnet olmak asrımızın ictihad ve icmalarını kabul etmektir. Asrımızda Ehli Sünnet mezhebi olan cemaatlar olmadığına göre sorulan soruları cevaplamak zordur.

     (İtikatta Ehl-i Sünnet olduğu halde amelde Ehl-i Sünnet olmayan mezhebler var mıdır?)
     Bugün dört mezheb ilmen Ehli Sünnet'tirler. Ancak icma kapılarını kapatıp eski müctehidlerin ictihadlarını taklid etmeye başlamalarıyle amelde Ehli Sünnet olmaktan çıkmışlardır. Dolayısıyla mümkündür. Ancak ne var ki Ehli Sünnet mezhebinden olmak demek imanda ve amelde Ehli Sünnet'ten olmak demektir Bunların birbirinden tefriki mümkün değildir.
     
(Dört mezheb dışında bir beşinci bir altıncı ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi olabilir mi?)
     Burada dört mezheb Ehli Sünnet vel Cemaat mezhebi kabul edilmektedir. Bugün bunlara sünnî deniliyor. Gerçekten ataları sünnî idi. Bunların ise Ehli Sünnet ile bir ilgileri yoktur. Çünkü bunlar İslamiyetin temel delillerinden olan icma ve içtihadı terk ettiler. Taklide ve fetvalarla amel etmeye başladılar. Başka ülkelerden kanunlar tercüme ederek tatbikata başladılar. Bunların Ehli Sünnetten olduklarına dair bir emare bile kalmamıştır. Hele dört mezhebe inhisar etmek gülünçtür. Ehli Sünnet mezhebinin dört olduğunu kim söylemiş, nerede yazılmış, ve bulunmuş. Geçmişte dört mezhebin ortaya çıkıp diğer mezheblerin ortadan kaldırılması başka bugün kendisinin de ortadan kalkması ve yeni mezheblere şiddetle ihtiyaç duyulması başkadır, ölüler diriltilemez. İslamiyet yeniden yeni müctehid ve yeni mezheblerle ortaya çıkacaktır. Bunun için sınırlı bir sayı yoktur
     (Dört mezhebin hepside itikadi yönden ehl-i sünnet midir?)
     Eğer ilk kuruluş tarihlerinde soruluyorsa evet dört mezhebin dördü de ve başka mezheplerde Ehli Sünnet mezhebinden idiler, hem itikatta hem de amelde. Dördüncü asırdan hattâ üçüncü asırda Ehli Sünnet mezhebini bunlar temsil ediyordu.
     Bugün ise bunların hiç biri Ehli Sünnet mezhebi değildir. Bunlar ismen müslüman olup gerçekte birer Ehli Kitap'tırlar.
     Burada şunu belirtmek gerekir ki, bugün birçok yeni cereyan vardır. Bunların hiçbiri ictihad ve icmaı diriltmiş değildir. Dolayısıyla bunların hiçbirini Ehli Sünnet içerisinde mütalaa etmek mümkün değildir. Eski mezheblerden amel olarak hanefilere çok yakın olan Caferilerle yine yakın tarihlerde ortaya çıkan ve hanbeli mezhebine çok yakın olan Vahhabilerin durumları bu dört mezhepten farklı mütalaa edilemez. Çünkü bunların hiçbiri içtihad ve icmaı diriltememiştir ve diriltemez de. Bu mezheplerin tarihi fonksiyonlarını ikmal etmiş olduğunu kabul edip onların üzerinde tartışmayı bırakıp yeniden ictihad ve icmalara yönelmek gerekir. Bizi gelecekte birleştirecek ve diriltecek bu olacaktır.
     
Bk. Aylık Dergi, 69

SORU 5 : Ehl-i Sünnet denildiğinde akla gelen belli-başlı akımlar (fırkalar veya mezhepler) hangileridir? Bu Ehl-i Sünnet mezhepler, Kur'an-ı Kerim dışındaki şer'i delillerde ve fıkhî kaynaklarda (örneğin Hadîs kaynaklarında) ittifak halinde midirler? Değillerse bu durumu kısaca nasıl açıklayabilirsiniz?
    
Süleyman Karagülle:
      (— Ehl-i sünnet denildiğinde akla gelen belli başlı akımlar hangileridir?)
      — Ehl-i sünnetin dört dönemi vardır. Her devirde akla gelenler başka başka şeylerdir. Ve karşılaştığı meseleler de farklıdır. Şöyle ki:
      a) ilk devirlerde devlet başkanlığı mefhumunu reddeden asi gurupları teşkil ederler. Bunlar Ebu Bekir'i tanımazlık etmekle yetinmemişler tüm devlet başkanlığını kabul etmeyip tekrar eski kabileler tipi yaşamayı istemişlerdir.
      b) İkinci devrede ise mütegallibenin iktidarı ele alıp meşru hilafet devrinin ortaya çıktığı devirdir. Bu devirde üç çeşit görüş ortaya çıkmıştır. Şiiler devlet baş kanını tamamen gayrı meşru saymışlar ve isyan etmişlerdir. İsyan etmeyenleri de tekfir etmişlerdir. Muâviye veya Emevilerle çarpışmayanı Yezidî saymışlardır. Bir gurup da mütegallibenin tegallübünü meşru kabul etmiş, hilafetin iktisabını meşru kabul etmişlerdir. Bunlar gerçekten yezidî diyebileceğimiz kimselerdir. Sahabi ve müslümanların büyük çoğunluğu ise Emevileri mütegallibe kabul etmiş iktidarlarını meşru saymamış ancak İslam âleminin birliği nedeniyle iktidara itaat edilmesini ve zalim de olsa otoriteyi sağlayana isyan etmeyi meşru görmemişlerdir. Böylece itikatta Şiilerle, amelde ise Yezidilerle beraber olmuş orta yolu tutmuşlardır. Bunlara Ehl-i Sünne vel Cemaat mezhebi denmiştir.
      c) Üçüncü devrede ise mezhepler ilmi olarak tarif edilmiş ve itikatta icmaı ve icma ile gelen hükümleri itikat konusu yapan, icma dışına çıkanı fırak-ı dalle mezhebi kabul eden tanımlar getirilmiştir. Bunların başlıca temsilcileri Maturidî ve Eş’arî olmuştur. Eş’arî aklı sadece anlama aracı kabul edip doğrudan doğruya delil saymaz ise de içtihadı ve icmaı kabul eder. Bu itibarla Ehl-i Sünnet'ten sayılır. Amelde ise Kitap, Sünnet, İcma' ve Kıyası dört delil kabul edip herkesin ictihad etmesini azimet kabul eden, ictihad edemiyenlere ise bir müctehidi taklide ruhsat tanıyan görüşleri kabul edip icmaa muhalif içtihatları reddeden görüşlerdir. Bunların başlıca temsilcileri Medine ve Küfe ekolleridir. Birinci Malik, diğerini Ebu Hanife kurmuştur. Ebu Hanife'nin ekolunu Ebu Yusuf ve Muhammed, Medine ekolunu Şafii ve Ahmed b. Hanbel geliştirmiştir. Medine ekolünde büyük farklar doğduğu için ayrı mezheb telakki edilmiş, Küfe ekolü ise mezhep içi ihtilaf olarak görülmüştür. Bu ekollerin dışındaki ekoller sonraları bunların tesiri dışına çıkamamışlardır. Medine ekolü İcma ve Sünnet'i, Küfe ekolü Kitap ve Kıyas'ı daha çok işlemiştir.
      d) Dördüncü devrede ise îslamiyetin çöküş devridir. Yukarıda sayılan dört mezhebe mensub olduklarını iddia eden kimseler kendilerine göre Ehl-i Sünnet'i oluşturmuşlardır. Bunlar icma ve içtihadı terk ettikleri için kendilerine sadece Ehl-i Sünnet demek suretiyle yetinmiş ve böylece Ehl-i Sünnet vel Cemaattan olmadıklarını da itiraf etmiş görünüyorlar.
    
  (— Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebleri Kur'an-ı Kerim dişındaki kaynaklarda ittifak halindemidirler?)
      — Islamda deliller dört devir geçirmiştir:
      a) Sadece Sünnet'in delil olduğu devirdir. Kitap ise peygambere delil olup
cemaate doğrudan doğruya hitap etmiyordu. Onlar Kur'an'a inanıyor ama onu yorumlamıyorlardı.
      b) Kitab ve Sünnet'in delil olmaya başladığı birinci asırdır. Bu devirde sahafa iler, önce Sünnet olmak üzere Kitab'ı da Sünnet'i de delil kabul ediyorlardı. Sa- habiler devrinde henüz icma sözkonusu değildi. Çünkü daha icma teşekkül etmemişti.
      c) Kitab ve Sünnet’in eşit görülmeye başlandığı müctehidler devrinde kıyas ve icma da delil olarak ortaya çıktı ve bu üçüncü asır en verimli yüzyıl oldu. Kitabı bunlar Sünnet'e muvafık olarak anlamışlardır. Böylece onlar için Sünnet kitab gibi delil kabul ediliyordu.
      d) Bundan sonra ise Kur'an birinci delil olup Sünnet sadece usul meselelerinde önemini sürdürmüştür. Esas kaynak usûlü fıkıh ışığında Kur'an teşkil etmiştir. Bu görüş daha semerelerini vermeden ictihad kapısının hükümdarlar tarafından kapatılması sonucu İslamiyet duraklama geçirmiştir.
      Dört mezhebin dördü de Kitab ve Sünnet’i eşit seviyede görür. Bununla beraber bazı usûl farkları vardır. Bu fark Kitap ile Sünnet'i tefrik etme, icma ve kıyası kabul etmeme şeklinde olmayıp usûldeki farklılıklardan meydana gelir.

      Bu mezhebleri tanıma bakımından özetliyelim:
      İtikattaki mezhebler aklın delil olması bakımından fark gösterirler. 
Mu'tezile iyilik ve kötülük Allah'ın var etmesiyle değil, kendiliğinden mevcuttur, akıl bunu idrak eder diyor. 
Ehl-i Sünnet mezhepleri iyiliği ve kötülüğü Allah var etmiştir, Allah kötüye iyi, iyiye de kötü demiş olsaydı iyilik kötülük, kötülük iyilik olurdu. Allah inekleri kurban etme yerine çocuklarımızı kurban etmemizi emretseydi o sevab olurdu, diyorlar.
      Yalnız Ehl-i Sünnet mezhebi de ikiye ayrılıyor. Bunlardan Matüridi, iyilik ve kötülük Allah'ın iyi veya kötü demesiyle iyi ve kötü oldu, ancak Allah insanlara öyle akıl vermiştir ki kendisine vahiy gelmese bile kısmen iyiyi ve kötüyü ayırt edebilir diyor. Bu mezheblerden her ikisi Ehli Sünnet vel Cemaat mezhebinden sayılmıştır. Çünkü burada icmaa muhalefet yoktur.

      Bu ara Medine ekolu, Medinelilerin icmaını icma saymış, buna karşılık sükuti icmaı icma saymamıştır. Küfe ekolu ise Medinelilerin icmaını icma saymamış buna karşılık sükuti icmaı ameli bakımdan delil saymıştır.
      Medine Ekolü, tahsis ve takyidi açıklama kabul etmiş Küfe Ekolü ise takyid ve tahsisi de yani ifadelerin manalarını daraltıp genişletmeyi nesh kabul etmiştir. Mütevatir ve meşhur olmayan hadislerle kitabı açıklamamıştır, ifadeleri kendi içinde uygulamıştır.
      Böyle usûl farkları dışında esasta dört delil dört mezheb içinde ayni derece de önemli delil kabul edilmiş, İslamiyetin rüknü telâkki edilmiştir. Bunun anlamı şudur ki bunlardan birini inkâr eden veya terk eden Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden çıkmış olur.    
     
 (— Kısaca bunu nasıl açıklarsınız?)
      — Ehli Sünnet mezhebleri dört delilin delilliğinde ittifak etmişlerdir. Ancak ictihadlarda muhalefeti de kabul etmişlerdir. Herkesin kendi reyine göre ameli esas almışlardır. Dört delilden birini esasta kabul etmeyen veya içtihadına göre ameli gerekli görmeyen veya icmaa muhalefeti caiz gören Ehl-i Sünnetden değildir. teferruatda ise hadisin sıhhatinde ayetin manasında, icmaın olup olmadığında ve kıyaslarda, illetlerde ihtilaf olacaktır. Esasen ictihad da bu ihtilaf söz konusu olduğu için vardır. Meşruiyeti ihtilafa dayanır. Tüm ülkelere ve çağlara İslamiyet böylece uygulanır olabilmektedir. İçtihadı inkâr edenler İslamiyeti tarihe gömerler.
Bk.Aylık Dergi, 77, 78

SORU 6 : Meseleye bir de bireyler açısından bakacak olursak, bir kimsenin müslüman kabul edilebilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet mi olması gerekmektedir? Ehl-i Sünnet olmadan da müslüman olunabilinir mi, yoksa Ehl-i Sünnet dış m da kalanlar kesinlikle sapık ve Bid'at Ehli olarak mı nitelenilir? Bu sapıklık ve Bid'at Ehli olmak küfürde olmak anlamına mı gelmektedir? Bir de şu: Ehl-i Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilemiyecek kişiler ya da fırkalar bulunabilir mi?


      Süleyman Karagülle:
      (Bir kimsenin müslüman olarak kabul edilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebinden mi olması gerekir?)
      — Bir kimsenin müslüman olarak kabul edilmesi iki anlama gelir. Biri dünyevi hükümlerde müslüman kabul edilmesi demektir. Diğeri ise Allah'ın indinde müslüman kabul edilmesi demektir. Bu ikinci iş bizi hiç ilgilendirmez. Bu hususta biz bir şey söyleyemeyiz. Peygamberler dışında herkes cehenneme gidebilir ve yine cennet yolu herkese açıktır. Herkes hesabım Allah'a verecektir. Biz dünyevi hükümlerle ilgili olarak karar veririz. Dünyevi hüküm bakımından bir İslam devleti içinde insanlar aşağıdaki guruplara ayrılırlar:
      a) Muharip vatandaşlar. Bunlar askere giderler ve vergiyi zekât ve öşür olarak verirler.
      b) Zımmi vatandaşlar. Bunlar askere gitmezler, savaşmazlar. Vergilerini haraç ve cizye olarak verirler. Bu iki vergi sisteminde önemli fark, cizye ve haraçta kazanç olsun olmasın, baştan tekeffül ettiği miktarı devamlı olarak temin edip verecektir. Zekâtta ise kişinin geliri nisabın üzerinde ise vergiyi verecektir. Cizyede askerlik bedeli de dahildir.
      Şimdi kimler muharip vatandaştır ve kimler zimmidir. Bunu tesbit işi ise kişilerin kendilerine aittir. Eğer devlet Ehl-i Sünnet devleti ise kişileri siyasi haklara sahip kılmak, onları askere alabilmek ve onları müşavereye ithal edebilmek için ictihad ve icmaı kabul etmeleri gerekir. Bunu kabul etmeyenlerin müslim sayılıp zimmi sayılmamaları mümkün değildir.
      
Burada bîr soru sorulabilir. Bugünkü icmaları kabul edip sahabilerin icmalarını kabul etmeyenlere ne muamele yapacağız, onları da müslim kabul edecek miyiz?
      Bugün bu konuda Şiilerle ayrılığımız vardır. Onlar sahabelerin hilafet üzerindeki icmalarını kabul etmiyorlar. Biz ise kabul ediyoruz. Ehl-i Sünnet halifelerin hilafet sırasında icma etmiştir. Ancak uhrevi fazileti de içermez. Bu konuda Şiilerin bitmez muhalefeti Ehl-i Sünnet olmalarına mani değildir.
     
 (— Bidat veya dalalet ehli kâfir midir?)
      Sorunun dünyevi ve uhrevi olarak tevcih edilmesi gerekir. Uhrevi kafirlik hükmü yalnız Allaha aittir, onu biz bilemeyiz. Evliya zannettiğimiz tağut olabilir, bizim kafir zannettiğimiz cennete gidebilir. Dünyevi muamelede ise esas, herkesin kendini nerede saymasıdır. Ben sizdenim diyen hiç kimseye sen bizden değilsin diyemeyiz. Ancak icmaa muhalefet ederse onu icma ehlinden saymayız. Ve onun bize uymayan reyi icmamızı bozmaz.

      (— Ehl-i sünnet içinde müslüman kabul edilmeyecek fırka bulunabilir mi?)
      — Şüphesiz bu soru da yine dünyevi bakımdan sorulmalıdır. İçtihadı ve icmal kabul etmeyen fırka veya kişi, Ehl-i Sünnet'tenim dese de Ehl-i Sünne'den olmaz ve onun muhalefeti icmaı bozmaz. Bunun dışında Ehl-i Sünnet olsun olmasın, müslüman olsun olmasın herkesi kendi mezhebi ilzam eder. Bu konuyu bu hükmü anlamadığımız müddetçe İslâm düzenini anlamamız mümkün değildir. İslamiyet akit dışında hiçbir şeyle hiçbir kimseyi ilzam etmez. Akidde de rıza şartı arar, Zorla yapılan akidleri geçersiz sayar. Ekseriyette irade vardır, ancak rıza yoktur. Bundan dolayıdır ki ekseriyet sistemi yerine biat sistemini esas alır ve biat değiştirmeyi ve hicreti meşru sayıp insanlığın tabii hakkı olarak kabul eder.

Bk.Aylık Dergi, 82

SORU 8 : Günümüz dünyasında İslami bir yönetime kesin olarak hayır diyen ve her vesileyle karşı çıkan taguti düzenler, Ehli Sünnet itikadına sahip çıkmakta, daha doğrusu sahip çıkar görünmektedirler. Acaba sizce bu taguti düzenler Ehli Sünnet'in koruyuculuğu rolünü oynamaktan ne ummaktadırlar? Hem sonra niçin bu tağuti düzenler, gösteriş icabı da olsa, İslam'daki başka akımlara değil de Ehli Sünnet anlayışına sahip çıkıyor görünmektedirler? Bu sahiplenişi, Ehli Sünnet anlayışnın pasifliğine, uzlaşmacılığına yormak doğru olur mu? Buna bağlı olarak, Ehli Sünnet mezhepleplerde 'İslami Hükümet' anlayışı imandan bir diz sayılır mı; sayılmazsa, bunu bir noksanlık olduğu ve tağuti düzenlerin Ehli Sünnet'e ilgi duyuyor görünmelerinin buradan kaynaklandığı söylenebilir mi?
     
Süleyman Karagülle:

     (İslam düşmanlan neden Ehli Sünnet mezheblerine sahib çıkmaktadır?)
     Allah insanı yarattı ona şeytanı ve meleği musallat etti. İnsanlar içinde şeytan hizbi ve Allah hizbi olmuştur. Kıyamete kadar bunların cidalleri devam edecektir. Şeytan hizbinin başlıca metodu doğrudan doğruya yanaşamadığı bir iyiliği parçalamak için kendisinden görünüp münafıkça yaklaşır. Ondan görünür onu saptırır. Tefrite götüremeyince ifrata götürür. Daha iyi yapayım der ve onu hepten vazgeçirme yollarına sürükler.
     İslam düşmanları içtihadı yasaklarken mutlaka kötü niyetli olduklarını iddia edemeyiz. Ancak böyle şeytanın oyununa düşmüşlerdir. Geçek İslamiyetin hayatiyet kazanmaması için gerçek olmayan İslamiyeti gündeme getiriyorlar. Dünyayı geri bırakıp onlara yardıma kisvesi altında esir alıp sömürüyorlar.

     (Bunlar neden yalnız Ehl-i Sünnet mezhebine sahip çıkıyorlar?)
     Bunlar aslında bütün mezhep taassuplarını besleyip kışkırtmaktadır.
Böylece aralarında çıkacak savaş onların hakimiyetini sağlayacaktır. En çok sünni mezheplerin desteklenmiş görünmesi onların kalabalık olması ve en çok gerçeklik bakımından tehlikeli görülmesidir. Gerçek sünni mezhebin yeniden ortaya çıkmasını önlemek için sahte sünni mezhepçiliği yapılmaktadır.

     (Bu sünni mezheplerin pasifliğine ve uzlaşmacılığına hamledebilir miyiz?)
     Ehli Sünnet mezhebinin pasifliği onun mazisinden gelmektedir .Mazide güçlü olup kendisine tam güvenmiş ve başarıya ulaşmış akımlar zamanla yaşlanır ve revahet çöker. Düşmanları da onun haline alışırlar. Ses çıkarmazlar hattâ yaşamını sürdürmesini isterler. Ona karşı gelerek değil onun yanında olup, onu tahrif ederler. Bugünkü hıristiyanlık da böyle değil mi? Bükemiyecekleri eli öpmüş sonra o eli tutup istedikleri yere götürmüşlerdir. Temel nokta şudur: Uyanışın olmaması için uyuyan bu mezhebi uyutmak için ihtimam göstermektedirler. Uzlaşmacılığına gelinirse çöken her cereyan ister istemez uzlaşma durumundadır. Ehli Sünnet uzlaşmacı değil barışçıdır. Ehli Sünnet hakkı kılıçla değil fikirle getirir. Kılıç Ehli Sünnet'te sadece savunma aracıdır. O da haklı olduğunu ispatladıktan sonra. Asıl Ehli Sünnet gücü ve onlar bakımından korkunçluğu bundan ileri gelmektedir. Batının insan haklan ve demokrasi teraneleri İslamiyetin haklılık ve devlet anlayışının kopya edilmesidir. Amma başaramamışlardır.

     (İslami hükümet imandan bir cüz müdür?)
     İslami hükümetden' ne kast ettiği belirtilmelidir. İslami hükümet deyince müslümanlarm hükümeti mi yoksa ben müslümanım diyenlerin hükümeti mi? Bugün yeryüzünde İslâmî hükümet yoktur. Yok olduğu gibi ne olduğu da bilinmemektedir. Dört halife devrinden sonra İslâmî hükümet olmamıştır. Asıl bugünkü perişan halimiz buradan gelmektedir. Tağut modeli hükümet şekilleri İslâmî hükümet diye ortaya konuyor, ona uyuluyor. Bugün İslâmî hükümeti samimi olarak kurmak isteyen İran vardır, fakat başaramıyor. Anayasaları batı modeli bir anayasadır.
     Burada İslâmî hükümet modeline kısaca temas etmek isterim. İslamiyette biat demokrasisi vardır. Ekseriyet demokrasisi yoktur. İslamiyette ictihad sistemi vardır, kanun sistemi yoktur. İslamiyette adım adım ademi merkeziyet sistemi vardır, merkezi yönetim yoktur. İslamiyet'te müdahalesiz bir ekonomi vardır, devletçilik yoktur. İslamiyet'te idare yoktur, başkanlar vardır ve tüm ehliyetliler kamu hizmetini serbestçe ifa ederler. İslamiyet'te polis yoktur, tanıklar vardır. İslamiyet'te hakim yoktur, hakemler vardır. İslamiyet’te savaşa isteyenler gider, kitleleri zorla savaşa sürüklemek yoktur. İslamiyet'te başkanların sadece sürme yetkisi vardır. Bunun dışında bir ceza uygulama haklan yoktur. Ta’zir cezalan şeriat dışı uygulamalardır.
     Gömülülerden oluşan ordular, düşmanla savaşırlar. Kendi halkını disipline etmek âkile denilen kuruluşlara ait olup ayrıca bir zaptiye teşkilatı yoktur. Hâsılı bugünkü devlet düzeni ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir düzendir.
     Ehli Sünnet tarihte mütegallibe İran ve Bizans taklitçisi sultanlarla baş edemeyince onlarla uzlaşmış ve binlerce yıl öyle kalmıştır. Bu diğer mezhepler için de aynıdır. Ancak İslam düşmanlarının İslam devlet şeklinden haberi yoktur. Dolayısıyla bu konu onlar için gündemde değildir İran'da bir inkilab beklenebilir, ilmi araştırma yaparak İslâmî hükümet şekline dönebilir. Böylece yarışı şiiler kazanmış olur. Amma bizim için İslami hükümet şekline dönülsün de kim dönerse dönsün. İsterse Ruslar, ester Çinliler, isterse Japonlar, isterse Amerikalılar, Almanlar veya Fransızlar... İslami devlet şeklinin nerede ortaya çıkacağını şimdiden sezmek pek mümkün değildir. Belki de Amerikan siyahileri Afrikaya el atacak orada bir İslâmî hükümeti kuracak ve dünya bin yıl siyahilerin yönetiminde olacaktır, hiç bilinmez. Türkler İslamiyeti dünyaya yaymışlardır, amma hiçbir zaman İslâmî bir hükümet kurmamışlardır. Bugün lâiklik ve cumhuriyetle en çok İslâmî hükümet şekline yaklaşmışlardır. Halbuki resmen en çok uzaklaştırıldığı iddia edilmektedir.

Bk.Aylık Dergi, 98,99

SORU 9:  Ehl-i Sünnet anlayışının, tarih içerisinde Ehl-i Sünnet âlimlerce eleştirildiği olmuş mudur hiç, veya sizce bir Ehl-i Sünnet eleştirisi'nden sözetmek mümkün müdür? Mümkün değilse, neden mümkün olmadığını, mümkünse, bu eleştirinin hangi noktalardan başlatılabileceğini gerekçeli olarak açıklar mısınız?
    
    
     Süleyman Karagülle:
     (Tarihte Ehl-i Sünnet anlayışı eleştirilmiş midir?)
     — Ehl-i Sünnet anlayışı icmalara dayanır. İcma denilen hususlarda icmadan sonra eleştiri bir şey ifade etmez. Ancak Ehl-i Sünnet'in genel anlayışı kendileri tarafından eleştirilmemiştir. Zaten eleştirilemez. Bu da icma ve ictihad anlayışıdır. Bu imanın merkezidir. Bu şuna benzer: Müslüman olacak ama Kur'an'ı eleştirecektir, bu olamaz. Çünkü müslüman olmak demek Kur'an'ı Allah kelâmı kabu etmek demektir. Dolayısıyla Kur’an’ı eleştiren bir müslümana raslanamaz. Ancak ictihad devrinin fiilen terkinden sonra zaten Ehl-i Sünnet diye bir mezheb fiilen kalmamıştır. Kendi içindeki görüş ayrılıkları ise her zaman tartışılmıştır ve bütün kelâm ve fıkıh kitaplarında bu tartışmalar teferruatıyla yer alır. Ehl-i Sünnet demek açık rejim demektir. Görüşlerin sınır tanımadan serdedilmesi ve herkesin her görüşü bilme imkânına sahip olması demektir. Fikirde yasağın olmaması demektir.
     Bugün yapılacak şey çok basittir. Fıkıh ve usulü fıkıh ilimleri öğrenilmelidir. Yanlız fıkhın, delilleri ile hükümleri bilmek olduğunu unutmamak gerekir. Yoksa sadece hükümleri bilmek fıkıh değildir. Buna göre çağımızın meselelerini Kur'an’a dayanarak yeniden çözmemiz gerekir. İctihad ve icma müesseselerini ihya etmeliyiz. Her müslüman müctehid olmaya çalışmalıdır. Bu farzdır, bugün farzı ayındır. Çünkü başka yapanlar yoktur. İleride müctehidler çoğalır yeni mezhebler oluşursa o zaman farzı kîfaye olur ki o zaman bir kısım müslüman müctehid olmaktan vazgeçebilir. Tarihi mezhebleri öğrenmeliyiz, onların yardımı ile yeni mezhebler oluşmalıdır. O zaman sünni ve şii kavgası ortadan kalkabilir. Çünkü bu mezhebler itikad ayrılıklarından çok siyasi ayrılıklara dayanmıştır. O siyasetin günümüzle bir ilgisi yoktur. Artık şiilerle tam barış içindeyiz.

    Bk. Aylık Dergi, 105,106

     SORU 10 .  Ehl-i Sünnet anlayışının günümüzdeki uygulamasına bakarak, bugün hakkıyla temsil edilip edilmediğine veya gereği gibi anlaşılıp anlaşılmadığına değinir misiniz? Bu bağlamda, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat anlayışının tam anlamıyla kavranabilmesi için hangi kaynaklara başvurulması gerekmektedir? Bu kaynakların tümü de Ehli Sünnet âlimlerince ittifakla kabul edilmiş kaynaklar mıdır?

Aylık Dergi, 108
        
       Süleyman Karagülle:
       — Bugün Ehl-i Sünnet yoktur. Çünkü ictihad ve icma yoktur. Bu şu demektir: Biz geçmişte cereyan eden olayları bugünkü izleri ile bilebiliriz. Bunun için de ilmi araştırma gerekir, bu ictihaddır. Diyelim ki Ebu Hanife her şeyi ictihadları ile çözdü, bize bir şey bırakmadı. Ne istersek onun ictihadlarında bulsak bile, bu bizim ictihad yapmamızı gereksiz kılmaz. Bu sefer Ebu Hanife’nin ictihadlarının neler olduğunu tesbit için de ictihad gerekir. Biz daima yanılabileceğimiz için Ebu Hanife'nin ictihadlarının o olduğunda bugünkü araştırmalar icma ederlerse ancak emin olabiliriz. Yoksa belki Ebu Hanife başka görüşte idi de biz onu başka türlü anlamış olabiliriz. Esasen Kuran da her şey vardır. Amma yine de ictihad ve icmaa gerek vardır. Çünkü onu anlamak söz konudur. İslamı usûlle araştırmak Ehli Sünnet yoludur. Bugün ise bununla uzaktan yakından bir ilişki yoktur ve kesinkes Ehl-i Sünnet vel Cemaat bugün mevcut değildir.

       (- Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebini kavramak için hangi kaynaklara baş vurmak gerekir?)
       — Bu soruyu bugünkü müctehid neler bilmelidir şeklinde ifade edilmelidir. Buna cevap vermek için şu hususu tamamen ayırmak gerekir. Bir müctehid talebesi olmak başkadır, bir müctehid olmak başkadır. Müctehid talebesi serbesçe gücü yettiği kadar denemeler yapar. Böylece müctehid olmak için eksersizler yapmış olur. Ancak bununla amel etmez, başka müctehidi taklid etmeye devam eder. Seviyesi ictihad yapacak mertebeye gelince artık kendi ictihadları ile amel etmeye başlar. İşte ilk yapılacak iş herkesin. ictihad etmeye çalışması ve bununla ilgili eser vermesi ve verilen eserleri okumasıdır. Ancak bu eserlerle katiyyen amel edilmemelidir. Bugün böyle türemiş birçok alim vardır. Hep İslamiyet hakkında ictihad yapmaktadırlar. Ben bunların çalışmalarını takdir ediyorum, ancak bunların tümü henüz İslâmî yönetim şeklini bulmuş değillerdir. Görebildiğim kadarıyla bunların bir kısmı ya bin sene evvelki ictihadları tekrar etmekte veya batı modellerini İslamiyet diye yutturmaktadırlar. Görevimiz bunları susturmak değil bunların eserlerini okuyup cevaplandırmaktır. Böylece içtihada doğru yürümüş oluruz.

      Benim bu hususta bir çok çalışmalarım var, bana hiç muhalefet cevabı gelmedi. Kimse görüşlerimi tenkid etmedi. Kitaplarımın ve makalelerimin yazılmaması ve okunmaması için her türlü menfi propaganda yapılmış ve böylece bana zarar verilmeye çalışılmıştır. Halbuki ben kendileri için faydalı olacağını zannettiğim şeyleri Allah rızası için yazdım ve görevimi yapmaya çalıştım. Onlar dilediğini yapabilirler. Tabi bu tartışmaların doğamamış olmasının başlıca mes'ûlü neşir organlarıdır. Dış ajanların propagandasıyla fikri öldürmek için görevli neşriyat hizmetlerini lâyıkı ile yürütmekte ve İslâm ülkelerini karanlıklar içinde bırakmaktadır. Halk da kendi neşriyatını desteklemektedir. Çünkü halk Ehl-i Sünnet mezhebinde değildir.
      Serbest tartışma ve içtimai hamle olmadıkça hangi kaynağa başvurursanız vurun hiçbir sonuç alamazsınız. Herkes her kaynağı kendi kör gözüyle görür ve ona taassupla saplanarak diğerleriyle körü körüne savaşır. Benim gördüğüm şudur ki bu bataklıktan kurtulmak için haftalık bir dergi neşr edilmelidir. Bu dergide her türlü görüş serbest kılınmalı, okuyucuları tartışma zeminine çekmeliyiz. Bunu ancak aynı sahifelerde zıd fikirler yer alırsa başarılabilir. Orada kaynaklar kendiliğinden ortaya çıkar. Ben kendi kaynaklarımı belirtmekde yarar görüyorum.
      1- Benim asıl kaynağım Kur'an'dır. Tefsirlere onu anlamak için yardımcı olacaklarından başvururum. Ama ben Kur'an’ı kendim anlamaya çalışırım.
      2- Benim ikinci kaynağım hadislerdir. Bunun için Tac'ı ikinci temel kaynak kabul ederim, önce orada bulduğum hadislerden yararlanırım. Daha derin araştırma yapmam gerekiyorsa o zaman Kütüb-ü Sitte'ye gider ve onun şerhlerine bakarım.
      3- üçüncü kaynağım mezheblerin fıkıh kitablarıdır. Gerekli gördüğüm konularda ictihad devri kapanmadan önce yazılmış fıkıh kitablarına baş vururum.
      4- Dördüncü kaynağım arapça yazılı kitablardır. Bunlardan sadece batılılaşmadan önce yazılmış eseslere değer veririm.
      5- Bunun yanında batıda gelişmiş matematiğe ve matematiğe dayalı fen ilimleri de benim başlıca kaynağım teşkil eder. Kur'an'ı bu ilimleri bilmeden anlamak mümkün değildir. Batının hukuk gibi sosyal ilimlerdeki görüşlerine önem vermem. Çünkü bunların tümü çarpık düşüncelerden oluşmuştur.
      Bence bugünkü araştırmacı kendisini bu beş kaynakdan mahrum edemez. Bunlar üzerinde araştırma yapmak zorundadır.

Bk.Aylık Dergi, 109    
     

     

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :