Hit (3045) M-1558

Mesnevi Terbiyecisi ve İnsanlık Alemi II

Yazar Adı : İlim Dalı : Tasavvuf
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-12 Güncelleyen : /0000-00-00

Mesnevi Terbiyecisi Ve İnsanlık Alemi II

Hayâtı boyunca kemâlini ve cemâlini in­sanların üstüne akıtan ve el koyduğu ham malzemeden âbideler kuran bu yüce terbiyeci, bu dilâver kahraman, bu pervasız mücâhid de pek tabiî ki ele aldığı insanlar tarafından ele alınacaktı. Nitekim daha şu gök kubbe­nin altında, cübbesinin etekleri uça uça, evin­den medreseye gidip geldiği günlerde üstüne çevrilen eğri doğru, garazlı garazsız, anla­yışlı anlayışsız hükümler, o zamandan bugü­ne kadar uzayıp gelmiştir. Böylece de yedi-yüz yıldır gerek ilim dünyâsı gerek tasavvuf çevreleri ve hattâ taassubla kararmış dar ka­falar, alâka ve dikkatlerini bu âbidenin üs­tünde tefsir ve terkibini yapmaktan bıkıp usanmamıştır.

Yediyüz senedenberi devam edegelen bu çekip çekiştirme bu meth ve sena ya da isnadları ile devamlı olarak alâkayı üstünde tutan o büyük insanı en fazla anlayanlar ve anladıklarını en rast ve ihlâslı çizgilerle an­latanlar dahî, şüphe yok ki, bizzat kendisi ka­dar kendisini anlayamamış ve anlatamamıştır. Hattâ bütün ömürlerini Mevlânâ'yı tedkîk, tefsir ve şerhe hasredenlerin bile gene ken­dini kendisi gibi beyâna muktedir olamadık­ları bir gerçektir.

Öyle ki Mesnevîhânlığı icazete bağlı bir meslek hâline getirmiş olanlar veya kürsüle­rine, enstitülerine alan ilim çevreleri, onu bi­ze kendi kendini tanıttığı ölçüde ayan ve be­yân etmekten âcizdir. Nasıl ki güneşten nimetlenen yeryüzü ve yeryüzünde yaşamakta olan insanlar, bu aydınlatıcı, ısıtıcı hayat kaynağını ne kadar bilseler ve bildirseler, el­bet güneş olamazlar.

Şu halde Mesnevî denen birlik ve aşk tu­fanı ile beşeriyetin karşısına kâh realist bir sanatkâr, kâh tefekkürü ve imânıyle göz ka­maştıran bir hakîm, kâh işe hikmet ve rahmet olarak çıkan Mevlânâ'yı, bizzat kendi­sinden dinlemek, başkalarından dinlemekten elbet yeğdir. Zîra insanların kulağını büken, dertlerine derman olan Mevlânâ Celâleddîni Rûmî'nin Mesnevî'si, kendisi ile insanlar ara­sında kurulması lâzım gelen köprünün tâ kendisidir.

Hele dünyânın tehlikeli bir hızla mekânikleştiği bu asırda, Âdemoğlunun tasavvuf ve Mesnevî kültürüne ihtiyâcı, şüphesiz; her zamankinden daha fazladır. Zîrâ bugün azgın tabiat kuvvetlerini kontrolü altına almış ve hizmetine koşmuş olan insanoğlu, bir yandan da esîr ettiği bu zorlu kuvvetler tarafından esîr alınmış bulunuyor, öyle ki, teknik araş­tırma ve buluşlarının gururu ve büyüklük hislerinin gafleti, maddesi ile mânâsı arasın­daki kapıyı örtmüş ve onu dış tabiatının zin­danına hapsetmiştir.

Artık yirminci asrın insanları, kendilerini yalnız et, kemik ve kandan ibaret bir mah­lûk olarak görmek ve sâdece etine kemiğine hizmet etmek dalâleti içindedirler. Bu yüz­den de bizzat hâmil oldukları gerçekleri ara­yıp sormaz ve hattâ seçemez olmuşlardır. Ne­tice itibariyle kendi kendine yabancı hattâ düşman kesilen bu insan, sevgiyi unutmuş, imândan, ihlâstan habersiz kalmış, sonunda da üstüne çöken egoizme teslim olarak, onun emrinde, çevresini yıkar döker, ezip perişan eder hâle gelmiştir.

Mademki insan denen bütün, madde ve mânâ olarak ikiye bölünmek suretiyle birbi­rine geçit vermez, birbirinin dilinden ve nefe­sinden anlamaz hâle getirilmiştir. Şu halde ondan zuhur eden hayvânî saldırışları, iğrenç­lik ve bayağılıkları da tabiî bir netice olarak görmek îcabeder. Ama aynı insan, günün bi­rinde maddesi ile ruhunun ayrılığından doğan vahîm neticeleri görerek telâşa düşer de, ha yat felsefesini yeni bir plân ve nizâm üstün­de düzenlemek yoluna gidecek olursa, işte kurtuluşunu sağlayacak tefekkür ve imânı her halde mazinin verimlerinde aramak basireti­ni gösterecektir.

XIII. yüzyılı dölleyip, gelecek zamanla­rın medeniyet zürriyetini hazırlayan dünyâ görüşü, bugün de, ona talip olduğumuz tak­dirde, şu ağzının tadı kaçmış ve benliği şah­lanmış dünyâya da elbet el uzatıp yol gös­terecektir. Yeter ki biz insanlar, O cömert vericinin karşısında iyi niyetli bir alıcı ola­bilelim.

Şüphe yok ki Âdemoğlu, Mesnevi irfa­nını, Mesnevi kültürünü hazmedip bu felse­feyi hayâtına bir solüsyon gibi karıştırarak amel edecek olsa, yine dünyânın yüzü güler, yine, fesat, zulüm ve adaletsizlik azınlık hu­dutlarına çekilerek silinip gizlenir.

Mademki iş böyledir, şu halde ne duru­yoruz? Neden maddemize de mânâmıza da yetecek bu nafakadan kendimizi mahrum edi­yoruz? Aşikâr ki biz, altın hazînesi içinde aç­lıktan ölen adam gibiyiz. Mâzîden devraldı­ğımız öyle bahâ biçümez bir mânevi servete sahip olduğumuz halde, içine hapsolup kaldı­ğımız cehalet ve gaflet yüzünden bu hazîne­nin nimetleri ortasında açlıktan kıvranıp dur­maktayız.

Halbuki bu varlığa yalnız biz değil, bü­tün insanlık âlemi muhtaçtır. Zîrâ ne kadar farklı medeniyetlerin malı olursak olalım, beşer olarak müşterek ihtiyaçlara sahip bu­lunmak bir yaratılış zaruretidir.

Mânevi nafakadan, rûh ijyeninden ve her türlü moral değerlerden mahrum olarak ye­tiştirdiğimiz nesiller, vicdan, ahlâk, vazife ve mes'ûliyet şuurundan da boş olarak hayâta atılıyorlar. Neticede de cemiyetin yüz ağartıcı bir elemanı olacak yerde, bir yüz karası ola­rak kadro dışı ediliyorlar.

Halbuki en azdan, biz de o suçlular ka­dar suçlu sayılırız. Zîrâ insanlık târihi göster­miştir ki, cemiyetleri dört başı mâmur terbi­ye ve formasyona götüren, ne kânunların bas­kısı ne de ceza müeyyidelerinin korkusudur. Bir vicdan ve imân terbiyesinin okşayıcı mü­dâhalesi olmadan hayvani zaafların kisve de­ğiştirip yüksek vasıflar ve faziletler hâline gel­mesi hemen de mümkün değildir. Koruğun şeker gibi tatlanması için güneşin terbiyesine nasıl ihtiyâcı varsa, salkım salkım dünyâyı dolduran ekşi ve buruk kütlelerin de kıvama gelmesi için ısıtıcı ve hayat verici bir mâne­vi güneşe ihtiyaçları aşikârdır.

Ağacın kökü hasta ve çürük olursa, on­dan sağlam meyve beklemek safdilliğin tâ kendisidir. Bu yüzden de asıl alâka ve him­met bekleyen köktür. Yâni kütlenin bütünü­ne hitâb edecek, bütününü içine alacak kül­tür hayâtıdır. Biz ise toprak altında, gözler­den ırak ve kendi dertleriyle başbaşa can çe­kişen kökün hâlini sormuyor, derdine el vur­muyoruz. Ancak onun toprak üstünde ve göz önünde olan çürük ve bozuk mahsullerini gördükçe kızıyor, üzülüyor, öfkemizi alama­yınca da cezaya çarptırıyoruz. Halbuki ka­nunların ezici yumruğu, değil arkadan gelecek nesillere, o yumruğu yemiş olanın kapı komşusuna ve hattâ kendisine dahî bir salâh ve ibret sebebi olamaz. Belki de te'sîri sâde­ce bir göz dağından ibaret kalır. Zîra insan­oğlunun iyiliğe meyletmesi ve ibret gözünün açılması, ancak ve ancak kendine kendinden selen ihtar ile mümkün olur. Kânuna karşı kaçamak aramak, mazeret bulmak, suçlunun başlıca sarıldığı çâredir. Ama aynı aldatma­cayı vicdanına karşı kullanamamak, ancak, bir vicdan dünyâsı teşekkül etmiş ve mesu­liyetlerini kazanmış terazili bir anlayışın kâ­rıdır.

Şu halde beşeriyete kurtuluş, selâmet ve huzur yollarını açan, her kavme, her cins, her mezhep ve topluluğa hitâb eden Mesnevî'ye, neden kulak vermiyoruz? Neden onu, günü geçmiş, işi bitmiş bir kitap olarak, sâdece kütüphanelerimizde saklıyoruz? Artık dünyâ­nın canı boğazına gelmiştir. İnsanlık âlemi, bir uyarıcı, bir oldurucu ve rast sesin, ha­kikate açılmış bir muhabbet kapısının yoklu­ğu ve ızdırabı içindedir. Bilsek de bilmesek de, söylesek de gizlesek de bu budur. Onun için Mevlânâ denen insanlık dostuna sırtı­mızı çevirmiyelim ve Mesnevi denen, âbide eseri tozlu raflardan indirip hayâtımızın içine sokalım ve başımızı elimizin içine alıp on­dan ne türlü faydalanmak lâzım olduğunu düşünelim. Ve nihayet bu yüksek voltajlı ener­ji ile, donmuş katılaşmış ruhlarımıza, basi­ret ve akl-ı selimini aldırmış idrâkimize yine ondan akan hareket ve bereket ile şuurlu bir istikâmet, mânevi bir refah sağlayalım.

Fakat nice zamandır ekilip sürülmekten, ayıklanıp temizlenmekten mahrum kalmış ço­rak ve kıraç dünyâmıza, Mevlânâ gibi bir ölümsüzü yardımcı olarak çağırırken, dikkat edilmesi gerek bir nokta olduğunu unutma­mak lâzımdır. Şöyle ki, büyük velînin adı etrafında söylemiş olduğumuz bütün bu söz­lerden maksat, hâşâ, onu bir pazar eşyası, bir kâr tuzağı, bir ticâret metâı ve dolayısıyle de Konya şehrini bir seyyah uğrağı hâline getir­mek gayreti değildir.

Gerçi Mevlânâ'nın, içinde tatlı acı ömür geçirdiği Konya'sına bütün dünyâ rağbet etse revadır. Fakat, dâva ne Konya'nın bir seyyah şehri olması ne de Konyalı'nın misafirlerini ağırlayıp bir turizm hareketini yüz akı ile ida­re etmesidir. Konya şehrine kafile kafile ko­nup göçmek gerçekten zevk ve bir haz hatta bir nevi sevgi borcudur. Mevlânâ'nın belde­sini ziyaret, karanlıkları yırtan manevî şim­şek misâli, insanın tâ içine işleyen bir aydın­lık demektir. Fakat biz, içinde bulunduğumuz zulmeti, böyle anî ve fânî parıltılarla yenemeyiz. Bir çakıp bir sönecek zevklerden zi­yâde, zifirî karanlık cehaletimizin üstüne do­ğacak bir güneşe ihtiyâcımız büyüktür.

Yüce velinin bizzat dediği gibi, zikir an­cak fikri harekete geçirir. Bizim bu ziyaret­lerimiz de, bir nevi zikir demektir. Fakat ye­ter bir zikir değil. Mesnevisi içinde yediyüz yıldır yaşamakta olan Mevlânâ ile memleket çapında haşır neşir olmak, onun fikriyatı ve maneviyâtı ile bir sistem ve şuur dâhilinde alışverişe geçmek lâzımdır. Bakın Molla Ca­mi ne diyor: «Her kim Mesnevî'yi akşam sabah okursa ona cehennemin ateşi haram ol­sun.»

Bir mânâda cehennem ateşi, gaflet ve cehalettir. Zîrâ insanoğlunu gaflet ve bilgi noksanının sürükleyeceği hatâlar, ıztırabın ve ateşin tâ kendisidir. Şu halde cemiyete so­luk aldırmak ve içine düştüğü gaflet gayya­sından kurtarmak için, aşkı ile, îmânı ile, fel­sefesi üç dünyâ görüşü ile, gelmiş ve gelecek ulular kafilesinin baş tacı Mevlânâ'yı irfan hayâtımıza mâl etmek, kültürümüzün içine

almak, unutmayalım ki beşerî olduğu kadar millî bir borçtur.

Evet, vatan sathına şâmil bir rehbere, etrafında toplanacağımız bir rehbere olan ih­tiyaç, artık inkâr götürmez bir hakikattir. Be­şeriyetin en müşkül zamanlarında gelip yetiş­miş o ulular bugün huy mu değiştirdiler ki bizden kaçsınlar? Kaçan onlar değil, biziz. Eğer sevmesini, inanmasını, bağlanmasını bi­lirsek, bir yeni doğuş, bir taze hayat ile târih kaderimiz içindeki yolumuza devam edebiliriz.

XIII. asır Anadolu'sunun şifasız illetler, cılk yaralar gibi işliyen muzdarip ve huzur­suz haritasını aşkları ve îmânları ile uyandı­rıp istikbâle hazırlayan Mevlânâlar, Yunus­lar neden aynı coğrafyayı, gelecek zaman­ların hikmetli ve şuurlu medeniyetine hazır­lamasınlar. Onlar ki ezelden ebede var olan, buyruk yürüten, sözü geçen âbide insanlardır. Fâniliği yenmiş bu erler, erenler, ulular, avucunu açanı boş döndürmez, kapılarına geleni boş çevirmezler. Yeter ki istemesini, almasını ve her birini irfan hayâtımıza mâletmesini bi­lenlerden olalım.

Türk Edebiyatı Dergisi, sayı:27, s. 15. Mart 1974

Yayınlandığı Kaynak : 1974-03-01
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :