| Künyesi : | Lakabı : |
| Tabakası : 19.Yüzyıl | E-Posta : |
| D.Yeri : Karkın kasabası / Çumra / Konya | D.Tarihi : 1926 |
| Ö.Yeri : ? | Ö.Tarihi : 2004 |
| Görevi : Araştırmacı,Müdür | Uzm.Alanı : Halk Bilimi,Şiir |
| Görev Aldığı Kurumlar : | Mezuniyet : |
| Bildiği Diller : Fransızca, İngilizce | Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak : |
| Ekleyen : /2008-03-02 | Güncelleyen : /0000-00-00 |
Mehmet Önder
İlk ve ortaöğrenimini Konya'da tamamladı (1945).
Ankara Üniversitesi DTCF Sanat Tarihi Bölümünü bitirdikten (1950) sonra Fransa'da müzecilik alanında ihtisas yaptı.
Konya Mevlâna Müzesi Asistanı (1950-53), Konya Mevlâna Müzesi Müdürü (1954-63), Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü (1964-67), MEB Kültür Müsteşarı (1968-71), Başbakanlık Kültür Müsteşarı (1971-76), Kültür Bakanlığı Kültür Müsteşarı (1972-73), Bonn Büyükelçiliği Kültür Müşaviri (1977-83) olarak görev yaptı.
Emekli olduktan sonra da T. İş Bankası Kültür Müşaviri (1987-2004) olarak görev aldı.
İlk yazılan, 1945 yılında Konya Halkevi dergisinde, sonraki yıllarda Hisar, Şadırvan, Türk Folklor Araştırmaları, Türk Sanatı, Hayat Tarih gibi çeşitli edebiyat dergileri ile çoğunlukla Tercüman gazetesinde yayımlandı, önceleri daha çok şiir yazıyorken daha sonra kültürel konular alanında araştırmalara yöneldi. Almanya ve Pakistan devlet başkanları dahil, yurtiçi ve yurtdışından otuza yakın ödül ile nişan aldı.
Çalışma alanı ile ilgili olarak yurtiçi ve dışında çeşitli kongre ve seminerlere katılarak bildiriler sundu.
1973'te Gönüller Sultanı Mevlana adlı eseri, Turgut özakman ve Engin Orbey tarafından Mevlana adıyla senaryolaştırılarak (yön. Atıf Yılmaz) filme çekildi. Ondan fazla kulüp ve derneğin yanı sıra Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kültür Merkezi aslî üyesiydi.
ESERLERİ:
ŞİİR:
DERLEME:
ÇEVİRİ:
YABANCI DİLLERE ÇEVRİLEN ESERLERİ:
MEHMET ÖNDER MEVLÂNA'DA AŞK VE İNSANLIK
"Büyük Tanrı beni aşktan, aşk şarabından yarattı. Ölüm beni ezse bile, ben yine o aşkım." diyen ve ölümünden bu yana 680 yıl geçtiği halde, hararetinden zerresini kaybetmeyen büyük Türk mütefekkiri Hazreti Mevlâna, insan ruhunun tekâmülü için hudutsuz bir aşkı esas koymuş, bu aşkı müzik ve raksla beslemişti.
Mevlâna'ya gelinceye kadar birçok büyük mutasavvıflar ve şairler aşkı, aşk-ı ilâhiyi tarif ve terennüm eylemişlerse de hiçbirisi Mevlâna kadar aşk'ın tâ kendisi olamamış vecd ve istiğrakla dolamamıştır.
O'nun cezbe ve istiğrak dolu hayatı, Şemseddin Tebriz! ile başlar. Bu nereden geldiği ve akıbetinin ne olduğu bilinemeyen derviş. Mevlâna'yı bir barut fıçısı gibi infilâk ettirmiş, ondan sonra Mevlâna aşkla hemhal olmuş, aşkla dolmuştur. "Aşk geldi, adeta damarımda, derimde kan kesildi. Beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep O..." diyordu.
Bu aşk, zaman zaman, cezbe halinde Mevlâna'yı kendinden geçirmiş, (sevgili)ye götürmüş, veya ondan (cüda) kılmıştır. Bu vuslat ve hicran potası içinde, Mevlâna pişmiş, erimiş, yok olmuştur. O'nun bu aşkı şehevî ve beşerî ihtiraslardan çok uzaktı.
Mevlâna: (Ez şehvet tâ be ışk rah bisiyarest...) yani, şehvetten aşka varıncaya kadar çok yol vardır, diyerek cismanî duygulan, kendi ulvî ve ilâhî aşkından ayırmış, bu aşkla dolu olmayanları Ölü saymıştı; (Ey an ki becihan in cihan zinde...) diye başlıyan bir rubaisinde: (Ey bu ciharım cam ile diri olan kimse, utan. Niçin böyle yaşıyorsun. Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşkta öl ki diri kalasın,.} buyuruyordu.
O'nun tuttuğu yol aşk yolu idi. Aşktan doğmuş, aşkla yoğrulmuştu. Nitekim:
Işkest tarik-ı rah-ı peygamber-i ma Ma zade-i ışkım-ü ışk büd mader-i ma.
(Bizim peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz aşk çocuklarıyız. Aşk bizim anamızdır) demişlerdir.
Aşık nefsini köle eden, hakiki aşk ta nefse hâkim olandır. Aşktan nasibini almamış, ham kimse, nefsinin esiridir. Aşkta pişmeli ki nefs öldürülebilsin. M enakıb'ül arifin adlı eser sahibi Eflâki Ahmed Dede (Ölümü: 1360), bir gazelinde şöyle der:
Işk gibi kimya görmedi hiç evliya Aşık olan biriya nefsi gulâm eyledi...
ly nice kâm ademî ışk ile buldu demi Nefse uyan puhteler kendiyu ham eyledi.
* * *
Böyle hudutsuz bir aşk'a müptelâ olan Mevlâna, şüphesiz ki, insanı ve insanlığı sevmiş, daha doğrusu varlığında duyduğu mutlak varlığın kemâlini insan ve insanlıkta görmüş, çekinmeden ona secde etmiştir. O, eserlerinde de gö-
rüldüğü veçhile, insanları ceset itibariyle çok, fakat yaratılış itibariyle maya ve ruh bakımından tek saymıştır.
Onun içindir ki: (Heftad-ü dû Millet sineved sırr-ı hod ezma...) yani "Yetmiş iki Millet kendi sırrını bizden işitir" demiş ve yetmiş iki milletle dost olduğunu söylemiştir. Sırası gelmişken bir hikâyesini de nakledelim: Hazreti Mevlâna'nın bu şekilde, aşikâr her milletle dost olduğunu söylemesi. devrin mutaassıplarını çileden çıkarmış, "Bu nasıl olur, bu söz düpedüz küfürdür", diye galeyana getirmiş, bir grup halk devrin kadılarından Sıraceddin'e baş vurarak bu sözün tahkikini istemişlerdir. Kadı Sıraceddin de bir adamını Mevlâna'ya göndermişti. Bu zat, Mevlâna'yı medresesinde bulmuş: "Sen yetmiş iki milletle dost olduğunu söylüyormuşsun, bu söz doğru mu?" diye sormuş. Mevlâna da: "Evet böyle söyledim" cevabını verince adam ağza alınmıyacak küfürlerde bulunmuştu. Mevlâna sabır ve sükûnet içinde dinledikten sonra, "Sözleriniz bitti mi?" demiş, "Evet" cevabını alınca, "Seninle de dostum." cevabım vermiş. Gelen zat sözlerinden büyük bir pişmanlık duyarak, Mevlâna'dan özür dilemiş ve yakınî olmuştur.
Yine bir hikâyeye göre, devrin ileri gelenlerinden Alameddin Kayser'e, neden Mevlâna'yı bu kadar seviyorsun, diye sormuşlar: Kayser: "Her peygamberi ümmeti, her veli'yi müridleri sever, fakat Mevlâna'yı her millet herkes seviyor. Ben nasıl sevmiyeyim" demiştir;
Eflâkî.Ahmed Dede, bu ve bunun gibi daha birçok hikâyeler anlatarak, Mevlâna'nın Hümanist düşüncelerini yayar. Esasen Mevlâna vefat ettiği zaman ırk, din, mezhep farkı olmadan bütün Konyalıların cenaze merasimine iştiraki, Mevlâna'nın sağlığında herkes tarafından sevildiğini ispat eder. O, bütün dinleri bir görmüş,
"İhtilâf, gidiş tarzındadır, yolun hakikatinde değil (2), demiştir.
Mevlâna'ya izafe edilen ve bugün türbesinde asılı duran şu kıt'a ne kadar manidardır:
Baza baza her ançî hesti baza Ger kâfir-ü ger-ü putperesti baza în dergeh-i mâ dergeh-i nevmidî nist Sadbar eğer tövbe şikesti baza
"Yine gel, yine gel, her ne olursan ol, yine gel. Kâfir isen de, Mecusî isen de, putperest isen de yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş, olsan da yine gel." demektedir.
Bugünkü Birleşmiş Milletlerin gayesini istihdaf eden, dâhi Hazreti Mevlâna, yedi asır önce insan ve insanlığı sevmiş, O'nu terennüm etmiştir. O'nun yüce varlığı karşısında İran şairi Abdurrahman Molla Cami (Ölümü: 1492) gibi:
Men çi.gûyem vasf-ı ân âlî cenab Nist peygamber velî dared kitab
(O yüce dâhinin vasfı hakkında ben ne söyliyeyim. Peygamber değildir ama kitabı vardır) demekten kendimizi alamıyoruz.
(Hisar, sayı: 45. 1 Ocak 1954, s.8)