Hit (123) M-2228

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

Yazar Adı : Said Tekin İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Akaid Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2019-02-03 Güncelleyen : Fıkıh Dersleri/2019-02-04

      Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

SORU 1: Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat tabiri ne anlama gelmektedir; kaynaklarda nasıl tanımlanmaktadır ve günümüzde nasıl anlaşılmaktadır? Görebildiğiniz kadarıyla, bu tabirin ilk zamanlardaki kullanımıyla son zamanlardaki kullanımı arasında bir farklılık meydana gelmiş midir yoksa günümüze hiç bir değişikliğe uğramadan mı ulaşmıştır?

Said Tekin :
     RAHMAN ve RAHİM OLAN ALLAH'ın İSMİYLE BAŞLIYORUZ
     Çok muhterem okuyuculara mühim olan birkaç noktayı beyan etmekte fayda düşünüyorum.
     BİRİNCİ NOKTA : Ehli sünnet ve cemaat'ın karşısına çıkan ayrı görüşlü mutezile, şia, murcie, Neccariye ve benzeri fırkalar şimdi yerlerini dine zararlı, iktisadi doktrine dayalı kapitiizm, sosyalizm, kominizm ve Siyonizm gibi mezheplere terk etmiş görünümündedir.
     İKİNCİ NOKTA : Bir müslümanın temel inançlarından biri kainatı yaratan kainatın idaresi için adil bir nizamda ve kanunda göndermiştir. Gönderdiği bu nizamla bütün kainat içindeki cüzilerin görevleri tayin edilmiştir. Beşeri parmak bu adil nizama karıştırılacak olursa nizamın adaletine halel gelecektir.
     ÜÇÜNCÜ NOKTA : Müslümanım diye iddiada bulunan en azından islamın ana maddelerini bilmesi lazımdır.
     DÜRDÜNCÜ NOKTA : Bilinmelidir ki islamiyetin inanç ve ibadete müteallik temel unsurlarında değişiklik yapmak mümkün değildir. Peygamberimiz zamanından şimdiye kadar devam edegelen temellerin aynen olduğu gibi kalması dinin gereklerindendir. Müçtehitlerin arasındaki ufak tefek değişiklikler temeldeki ittifaka zarar vermez. Misal olarak 24 saatte beş vakit namaz farz kılınmıştır. Bu namazların herhangi bir sebeple mesela yolculuk sebebiyle keyfiyetlerinde değişiklik olması müçtehitlerin içtihatları neticesidir. Namaz ibadetinin aslına hiçbir zararı olmadığı gibi ümmet4 Muhammed için faydadan hali değildir.
     BEŞİNCl NOKTA : İslam fıkhı, hususen muamelat kısmına zaman ve zemine göre kaideler konulabiliyor. Yeter ki konulan kaideler dinin usulüne uygun olsun. Bu hususu bir misalle aydınlatmakta her halde fayda vardır. Şöyle ki: Fıkhın müdarebe ismiyle bilinen bir babı vardır ki para sahibi parasını çalıştıran adama verir, gelen kazanç her ikisinin arasında paylaşılır. Fıkıhda buna hususi bir bab ayrılmış ve cevazına hüküm verilmiştir. Günümüzde kişinin yerine bir kuruluşun geçerek (İslami bankaya) aynı muamele ile para verilip kazancın paylaşılmasında hiçbir mahzur yoktur. İşte bu ve benzeri konulardan anlaşılıyor ki dinde muamelat babı geniş bir kapsama sahiptir. Kıyas yolu ile birçok günlük meseleyi dine uygun şekle getirmek mümkündür.
     Bundan sonra Allah’ın izni ile sorulan 10 sorunun cevabına başlıyacağız. Yalnız daha Önce bilinmelidir ki bu sorular aynı konuya yönelik olduğu için verilen cevaplarda tekerrür görülecek, bu hususta mazur görmenizi istirham ediyorum.
     1. Cevap-  Ehli sünnet vel cemaat tabiri Peygamberimizin (S.A.V.) sünneti seniyesi ile etrafındaki sahabilerin inançtan kendi inançlarına esas olan kimselerin inançlarına ehli sünnet ve cemaat inancı denilir. Bu tabir arapça bir tabir olup terkib-i izafidir. Terkibin birinci bölümü "ehil”in arapçada en çok kullanıldığı manalar şunlardır: Kişinin çevresi, ehli olduğu sanat onda ehliyet kazandığı ilme izafe olunur. Ehl-i İslam, ehli ilim ehli ticaret gibi. Şu halde inançta Hz.Resûlullah'ın sünneti ve onun etrafındaki sahabi cemaatını esas alan kimselere de ehli sünnet ve cemaat tabiri kullanılır. Bu konu ile ilgili bütün kaynaklar ehli sünnet vel cemaatı tarif ederken yukarıda gördüğümüz şekilde tarif etmişlerdir.
     Günümüzde ise fer'i mezheplerin içindeki hanefi, şafîi, hanbeli, maliki mezheplerine mensup olan kişilere ehli sünnet vel cemaat denilir. İster hakikaten sünneti seniye ile hazreti peygamberin cemaatına inançta tabi olsun ister olmasın. 
Görülüyor ki "ehli sünnet vel cemaat tabiri başlangıçta ile şimdiki tabirin arasında fark vardır. Gelecek sorularda bu fark açıkça anlaşılacaktır. Çünkü ehli sünnet vel cemaatın hem de karşı fırkaların prensipleri ve ihtilaf maddeleri izah edilecek dolayısıyla soruların cevapları aydınlatılacaktır.

SORU 2 :      Ehli Sünnet tabiri hangi ortamda ve nasıl doğmuştur? Bu tabir, ilk kez ne aman ve kimler tarafından kullanılmıştır? Ehli Sünnet  tarihteki ilk temsilcileri kimlerdir?

     Said Tekin:
     Peygamberimiz (S.A.V.) daha hayatta iken fikri hareketler ve ufak tefek inançla ilgili mücadeleler meydana gelmişti. Ancak nur-u nübüvvet daha hayatta olup ve vahyi semavi devam ettiği için ihtilaflara sebebiyet veren konular Peygamberimiz tarafından aydınlatılmak suretiyle ihtilafa meydan kalmamıştır. Çünkü Cenab-ı hak ile ilgili vacip, caiz ve mümkün olan konular Peygamber (S.A.V.) tarafından açıklanmıştır. Fikirlerin arasındaki çatlaklıklara meydan verilmemiştir. Peygamberimizin vefatından sonra bir asra kadar bazı konularda mücadeleler meydana gelmiş ise de Peygamberimizin ortaya koyduğu kuvvetli metod sayesinde ciddi ihtilaflara engel teşkil etmiştir.
     Bu Asra asr-ı saadet ismi verilmiştir. Bu asr-ı saadet içinde yaşayan inanç sahiplerine dinde ilk büyük alimler anlamında "Selefiye" ismi verilmiştir. İkinci asrın başlangıcında yakın İslamiyet çok gelişmiş çeşitli kültür örf ve adetlere bağlı insanlar İslam dairesine girmişler ve gittikçe genişleyen dairenin içindeki insanların arasına özellikle kültür değişikliklerinden dolayı ihtilaflar gelişmiş ve bu gelişme sonucu da meşhur Hasan Basri (R.A.)(hicri 110) Halka i tedrisine dahil olanlardan talebesi Vasıl B. Ata  arkadaşları arasına bir fikir ortaya atmıştır. Talebe arkadaşlarına hitaben: İnanıp salih amel işleyen cennete müstahaktır. Kafir olan ise cehenneme müstahaktır. Acaba inanıp da büyük günah işleyen ve tövbe etmeden ölene ne dersiniz? Ehli sünnet vel cemaat prensiplerine bağlı arkadaşları şöyle cevap verdiler: Böyle bir kimse imanlı bir asi, günahkardır. Şu halde Allahü Teâlânın affına uğradıktan sonra veyahut isyanın cezasını çektikten sonra cennete gidecektir, demişler ise de Vasıl bin Ata, Hayır, benim görüşüme göre böyle bir kimse mümin olmadığı gibi kafir de değildir. Ve bu suretle iman ile küfrün arasında üçüncü bir makam isbat etmeye çalışmıştır. İlmi kelam kitaplarında buna "Menziletün beynel menzileteyni" tabiri kullanılmıştır. Bu hâdise Ehli Sünnet vel Cemaat ile Mütezile fırkasının arasında bir açık mücadeleye tarih ve sebebi olmuştur. Bundan sonra değişik görüşlere sahip olan İslâm gurupları sekize ayrılmışlardır. O tarihe kadar devam edegelen selefiye mezhebini müdafaa edenlere ehli sünnet vel cemaat tabiri verilmiş, diğer görüş sahiplerine de "Ehli bid'a" tabiri kullanılmıştır.  Şu halde ehli sünnet vel cemaatı da ilerde iyice açıklanacağı gibi şu guruplarda inceleyebiliriz:
1.gurup Selefiye, 2. gurup Eşariye, 3. gurup Maturidiyye guruplarıdır.
 Selefiye gurubu yukarıda açıklanmıştır. Selefiyeden sonra onun en kuvvetli müdafii olan Eşariye gurubunun başkanı İmam-ı Eşari'dir. O daha evvel Mütezile fırkasının bir alimi olup, aralarında epeyce kalmıştır. Meşhur üç kardeş hadisesine kadar İmamı Eşari Mutezile olarak görülmüştür. 
Üç kardeş hadisesi: Mutezileye göre ilerde açıklamamızdan da anlaşılacağı üzere Allahü Teala (Celle Celalühü) daima kul için yararlısını yapması gerekir. İmam-ı Eşari'ninin fikrine takılan bu yanlış görüşün yanlışlığını ispatlamak için Hocası Ebu Ali el Cebbai'ye şu soruyu tevcih etmiştir: "Ey Hocam! Üç kardeş var farzedelim. İkisi büluğa erdiler, biri mü'min, cennete müstahak, diğeri kâfir, cehenneme müstahak oldu. Üçüncüsü buluğa ermeden öldü. Bunların durumuna ne diyorsun?" Cebbai: "Mü'min olanın yaşayıp buluğa ermesi kendisi için daha yararlı olduğundan Cenab-ı hak buluğa erdirdi. Ve ona cenneti hak ettirdi. Küçüğü buluğa erseydi Küfre gidip cehennemi hak edeceğini Allahü Teala bildiği için önada en yararlı olan odur ki buluğa ermeden ölsün ve cennet ile cehennem arasında Araf'ta yer alsın" dedi. Eşari "şu halde buluğa erip küfre giden ve cehennemi hak eden adam kıyamet günü mahkeme-i kübrada yarabbi benim için en yararlı o idi ki buluğa ermeden canımı alırdın. Cehennemden kurtulup bende küçük kardeşim gibi Arafda yer alırdım. Niçin buluğa erdirdin? Halbuki o bana yararlı değildi diye itiraz ederse Allah (C.C.) ona ne cevap verir?.. Cebbai, Eşari'nin (R.A.) bu sorusuna karşı cevap bulamadı ve donup kaldı.
     Bu hadiseden sonra İmam-ı Eşari var kuvvetiyle Selefiyenin inancını savundu ve onunla bidatçı fırkaların arasındaki kuvvetli fırka olan Mutezile fırkasının arasındaki şiddetli mücadele daha da şiddetlenerek devam etti.
Bk.Aylık Dergi, 54,55


SORU 3:    Ehl-i Sünnet tabirine neden ihtiyaç duyulmuştur ve bu tabirle çizilen çerçevenin mahiyeti nedir? Yani bu tabirle nelere sahip çıkılmak ve nelerden kaçınılmak istenmektedir?
   
      Said Tekin:
      İnançla ilgili olan maddelerde biribirine muhalif olan sekiz İslami fırkalar vardır. Bu fırkaların her birini diğerinden ayırmaya sebep olan isimleri de vardır ki her birisi kendine has ismi ile diğerinden ayrılmış olarak bilinmiş olsun.
 Ehli sünnet vel cemaate muhaliflerden en büyük fırkayı temsil eden Mutezile fırkasıdır. Bu tabirin nedenine Vasıl b. Ata hadisesini yazarken işaret edildi. Çünkü o hadisenin nihayetinde Hasan Basri hazretleri "İ’tezele Vasıl anna: Vasıl bizden ayrıldı.”   cümlesini kullandı. Bu cümleden doğma Mütezile tabiri meydana geldi. 

Mutezile mezhebine mensup olan kimseler Ehli Sünnet vel Cemaate 7 maddede muhaliftirler.
      1- Büyük günahı işleyen onlara göre mümin de değil kafir de değildir. İman ile küfrün arasındaki bir mertebenin varlığına inanırlar.
      2- İnsanlar ihtiyarla işledikleri fiili kendiler yaratıyorlar. Şu halde onların ef'ali ihtiyarlarında Cenab-ı Hakkın kaderinin rolü yoktur, diye inanırlar. Bundan doğma bir isimleri de Kaderiye denilmiştir.
      3- Allah'ın yalnız zatının varlığına ve kadim olmasına inanıyorlar. Sıfatların varlığına inanmıyorlar. Allah Kadim ve tek bir zattır. O zat değişik mahluklara göre değişik isimler ile isimlenmiştir, diyorlar. Mesela bir adam vali olsa ve aynı zamanda aynı adam hem bir din alimi, hem tıp alimi ve hem de matamatik alimi olsa bu adam tek bir zat olup valilik yürüttüğü zaman vali ismi ile anıldığı, doktorluk görevini yürütürken de doktor ismi ile anıldığı, matamatike ait bir görev yaparken de Matematikçi tabiri ile anıldığı gibi Allah’ü Teala da tek bir zat olup yarattığı zaman Halikiyet, rızk verdiği zaman razikiyet, işittiği zaman işitici anlamımda Sem'i, gördüğü zaman görücü anlamında Basir isimleri ile anılmaktadır, diyorlar.
      4- Kur'an Allah'ın kelamı olduğu halde mahluk olduğuna inanıyorlar.
      5- Ahirette Allah görülmiyecektir. Çünkü görmek mekân ve zamanı ve diğer görmeye vasıta olan şeyleri ister. Cenabı Hak da bunlardan pâk ve münezzehtir diyorlar.
      6- Çirkinlik ile güzellik akıl ile bilinir. Dinin fiilleri ya güzelleştirme veya çirkinleştirmede bir rolü yoktur diyorlar.
      7- Kul için en yararlısını yapmağa riayet etmek Allah'a vaciptir, diyorlar.
      İşte Mütezile gurubu bu maddelerde Ehli Sünnet vel Cemaata tamamen muhalif gitmişlerdir. Şu halde bu inancın tümüne veya bir kısmına sahip çıkan kişi ya tamamen veya kısmen Mutezilidir. Mutezile fırkası bu yedi maddede müttefik olduklan halde bu maddelerin teferruatında yirmi bölüme bölünmüşlerdir. 

İslami fırkanın İkincisi Şia'dır. Bunların da mezheblerinin özeti şudur:
      Peygamberden sonra halifeliği hak eden ancak Hz. Ali’dir. Ve ondan sonra kıyamet gününe kadar halifelik onun sülalesinde olacaktı. Bunlardan bir kısmı da Kur'an'ın zahiri ve batini iki manası var olduğuna inanmaktadırlar. Kur'an'ın zahiri manası ile ictihad yapmak caiz değildir, diyenler de vardır. Bu görüşte bulunan kişi de şia mezhebinden sayılır. İster bilerek ister bilmeyerek adı geçen görüşleri paylaşanlar Ehl-i Sünnet vel Cemaat olduğunu idda etse bile onlardandır.
      
İslami fırkaların üçüncüsü Havaric'dir. 
      1- Bunlar önce Hazreti Ali'ye tabi olup Hazreti Muâviye ile muharebe ettiler. Sonra Hz. Ali Hz. Muâviye ile arasındaki çekişmenin çözümü hükme havale edince ondan ayrıldılar. Çünkü o hususta Hz. Ali'nin hatalı olduğuna inandılar.
      2- Dinin hükümlerini tafsilatlı olarak bilmiyenin kafiriyetine inandılar.
      3- Çocukluk zamanında vefat edenin küfür ve imanda babalarına tabi olduğuna inandılar.
      4- Allahü Teala daima hayrı isteyip şerri hiç istemediğine inanmaktadırlar. Şu halde şer olarak işlenilen bütün fiiller Allah'ın iradesi dışında olur. Havariçler de bu temel maddelerde müttefik oldukları halde yirmi fırkaya bölünmüşlerdir.
     
İslami fırkanın dördündücüsü Mürcie'dir. Bunlann mezheplerinin özeti: Nasıl ki küfür ile beraber hiçbir ibadetin faydası yoktur, öylece de imanla beraber ve Allah'ı bilip onu muhabbet ettikten sonra isyanın da bir zararı yoktur. Asıl odur ki Allah'ı seversin ve Allah için kullara karşı da tevazulu olursun. Sağlam bir inançla inandıktan sonra ibadeti terk etmekle veyahut günahı işlemekle kimse azaba müstahak olmaz görüşündedirler. Bu inançta bulunan kimseler de Mürcie'dir. Bunlar da beş fırkaya ayrılmışlardır.
     
İslami fırkalardan beşincisi Neccariye fırkasıdır. Bunlarda kulların fiillerini Allah yaratıyor görüşünde Ehli Sünnet vel Cemaatle beraber oldukları halde Allah'ın sıfatlan nefi etmekte Mütezile ile beraberdirler. Bu görüşte olanlar da Neccariye'dir. Bunlarda kendi aralarında üç fırkaya ayrılmışlardır.
     
İslami fırkanın altıncısı Ceberiye'dir. Bunlann mezheplerine göre kul tam cansız bir madde gibidir. Asla kudret sahibi değildir. Allah'ü teala da bir şey vuku bulmadan evvel o şeyi bilmiyor, şu halde Allahın ilmi sonradan oluyor. Cennet ve cehennem ehli her birisi müstahak olduğu makam dahil olduktan sonra hepsi de yoka, fenaya gider görüşündedirler. Bu görüşü paylaşanlar da Cebriye'dir.
     
İslami fırkanın yedincisi Müşebbihe'dir. Bunlann ise mezheplerinin hülasası : Allahü Tealaya cisim olup hareket ve intikal ve cisimlerin içerisine sızdığı gibi âzâ sahibi olduğuna da inanırlar. Bunlar Allah'ı mahluklara benzetme cihetinde birleştiklerinde bir tek fırkadır.
     

İslami fırkanın sekizincisi Ehli Sünnet vel Cemaat tabiri ile anıldığı gibi Ehli Hak veya Fırka-i Naciye tabiri ile de anılan mezheptir.
Ehl-i Sünnet vel Cemaatın temel maddeleri de şunlardır:
      1- Kainat hayalden ibaret olmayıp onun öz ve hakiki manasının mevcut olduğuna inanmak.
      2- Kainat bütün eczaları ile yaratılmış bir şeydir. Onun mutlak olarak bir tek yaratıcısı vardır.
      3- Allah'ü tealanın zatından ayrılmıyan nasıl ki kadimi-bizzat ise o zatın sıfatlan kadimi bil-gayr olarak sıfatları kamil sıfatlardır. Haşa noksanlık şaibesinden pâk ve münezzehtir.
      4- Allah'ü teala bu dünyada keyfiyeti bilinmiyecek bir şekilde ahirette müminlere görünecektir.
      5- Kader haktır. Fakat Cebriye'nin anlayışı gibi insan cansız, camit gibi değildir. Onun irade-i cüziyesi var. Kader de icbar edici değildir.
      6- Peygamber ve mucizeleri, veliler ve kerametleri haktır.
      7- Allah'ın kelamı kadimdir. Ancak o kelama delalet eden lafz ve yazı hadistir.
      8- Ahiret ve ahvaline cennet cehennem, sırat, hesap, mizan şefaat haktır. Cennet ve cehennem sakinleri ile beraber sonsuzdur.
      9- Peygamberimiz S.A.V.den sonra hiçbir peygamber gelmez son peygamber Hz. Muhammed'tir.
      10- Halifeler beşeri anlayışa göre faziletleri halifelik sırasına göredir. Ama hakikatte faziletlik derecelerini tayin etmek Allah'a mahsustur.
      11- Ehli kıble tabiri ile bilinen ve Allah'a inanıp kıbleye karşı namaz kılana hiçbir kimseye küfür isnad etmek caiz değildir. İsnad edenin küfründen korkulur.
      12- Muntazam şekilde ilahi hükümleri icra ve meriyetini temin etmek için bir imama ihtiyaç vardır. İşte Ehl-i Sünnet vel Cemaat bu ana maddelerde müttefiktirler. Ehli Sünnet vel Cemaatteyim iddiasında bulunan kimse bu görüşte olması şarttır. Aksi taktirde sözü kuru iddiadan öteye gitmez.

      
Ehli Sünnet vel Cemaat bu sözü geçen ana maddelerinde ittifak halindedirler. Kendiler de üç tabir kullanılır. Veyahut üç fırkadır denilebilir.
      1- Selefiye 2- Eşariye 3- Maturidiye fırkalarıdır. 
Aralarında kayda değer bir ihtilaf yoktur. Yalnız Eşariye ile Maturidiye felsefe ve yunan mantığından gelen itirazlara karşı bazı ayet ye hadisleri tevil etmişlerdir. Daha o zamanda bu tevile karşı çıkanlar olmuştur ve halen de karşı çıkanlar mevcuttur. Çünkü kulun akıl ve fikri kainat sahibi olan Allah'ın sıfatlan gereği gibi bilemediği ve hattâ ahiret ile ilgili bir çok şeyleri hakkı ile bilemiyor. Çünkü içinde yaşadığımız âlem ile ahiret âlemi arasında çok fark vardır. Şu halde kıyasa alışkın olan akıl ve fikir ahireti dünyaya kıyas ederse muhakkak ki yanlışlığa gider. Gözü kör, ayağı sakat kulağı sağır olan bir kimse gördüm, işittim, yürüdüm derse asla inanmıyacağız, ve inanmam azlığımız, içinde yaşadığımız âlemin gereğidir. Halbuki yanımızda uykuda olan bir kimsenin gözü yumuk, ayakları ve kulağı uyuşuk olduğu halde uyanırken ben şu kadar mesafeden falanı gördüm, hattâ çoğu zaman gördüm diye iddia ettiği şahıs hayatta da değildir, falan şeyi işittim diyor halbuki yanında konuştuğumuzu bile işitmiyor. Binlerce kilometre mesafedeki kimseyi veya ölmüş olan kimseyi gördüm diyor. Halbuki gözleri yumuk olduğundan yanındaki olanları dahi göremiyor. Bununla beraber biz iddiada bulunan kimseyi yalanlandıramıyoruz. Çünkü o uyku âlemindeki gördüklerinden haber veriyor. Acaba ahiret alemi bizim yaşadığımız olan âleme nisbeten nasıldır? Âlemin yapısına göre verilen fikir ve akıl ile ahiret âlemi nasıl hakkı ile idrak olunabilir. Şu halde her iki dünyayı yaratanın sıfatları tevil yolu ile bildirmeye çalışmak bu âlemdeki kısa fikir ve akla yakınlaştırmak için olabilir. İşte Selefiye'nin tevil cihetini beğenmedikleri bu söylendiğimiz nedenlerden dolayıdır. Aczi beşeri itiraf etmek manasına gelir.
    Bk.Aylık Dergi, 61, 62

SORU 4:   Ehl-i Sünnet denildiğinde sadece itikadı bir farklılığa mı, yoksa sadece ameli bir farklılığa mı işaret edilmektedir? Buna göre, itikad yönünden Ehl-i Sünnet dışında görülen ve Bid'at Ehli ya da sapık sayılan bir fırkanın amel yönünden 'Dört Hak Mezhep' arasında gösterilmesi, ya da Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat Mezheplerden olmadığı halde 'hak' kabul edilebilecek bir beşinci, bir altıncı mezhebin varlığından sözedilmesi mümkün müdür? Amel bakımından 'Dört Hak Mezhep' diye anılan mezheplerin hepsi de itikad yönünden Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezheplerden midir?

      Said Tekin:
     Ehli Sünnet denildiğinde sadece itikadi bir farklılık akla gelmelidir. O fark da üçüncü sorunun cevabında açıklanmıştır. Her bir fırkanın ana maddeleri zikir edilmiştir. Kişi hangi fırkanın ana maddelerine tabi olursa onlardandır, diye yukarıda geçmiştir.
     Ehli Sünnet vel Cemaatın dışındaki yazdığımız yedi fırka bütün ilmi kelam kitaplarında İslam fırkaları tabiri ile zikredilmişlerdir. Bazen de ehli kıble veya ehli bid'a tabiri ile anılmışlardır. Onlara küfrü isnat etmeye asla cevaz verilmemiştir. Ancak açık küfür görülürse o ayrı olabilir. Kaldı ki Ehli Sünnetin büyük alimlerinden bazıları mesela Mütezile mezhebine ait bazı konuları desteklemişlerdir. Aynı zamanda onların ilimce ileri gelenlerinden bazıları Ehli Sünnet'in bazı maddelerini benimsemişlerdir. İnanç ve itikattaki mezhepleri ile fıkıh ve füruattaki mezhepleri biribirine karıştırmamak lazımdır, üçüncü sorunun cevabında belirttiğimiz mezhepler hepsi de inançla ilgili olan mezheplerdir. Çünkü füruat konularına değinmemişlerdir. Aralarındaki ihtilaf hepsi inanca aittir. Yalnız Hanefi mezhebine müntesip olan müslümanların çoğu Maturidiye inanç mezhebini taklid ediyorlar. Maliki ve Safii de ekseriyetle Eşariye'yi taklid ediyorlar. Selefiyeyi de temsil edenlerden en çoğu Hanbeli mezhebine müntesip olan kimselerdir.

Bk.Aylık Dergi, 72,73


SORU 5 : Ehl-i Sünnet denildiğinde akla gelen belli-başlı akımlar (fırkalar veya mezhepler) hangileridir? Bu Ehl-i Sünnet mezhepler, Kur'an-ı Kerim dışındaki şer'i delillerde ve fıkhî kaynaklarda (örneğin Hadîs kaynaklarında) ittifak halinde midirler? Değillerse bu durumu kısaca nasıl açıklayabilirsiniz?

Said Tekin:
      Ehli Sünnet vel Cemaat denildiğinde akla gelen fırkalar Selefiye Eşariye ve Maturidiye olmak üzere üç fırka olduğu yukarıda anlatıldı. Hepsi de Kur'an Hadis ve benzeri dini kaynaklarda itikat bakımından ittifak halinde sayılmışlardır. Aralarında ufak tefek ihtilaf var ise de füruatta olduğu için pek ehemmiyet verilmemiştir.

 SORU 6 : Meseleye bir de bireyler açısından bakacak olursak, bir kimsenin müslüman kabul edilebilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet mi olması gerekmektedir? Ehl-i Sünnet olmadan da müslüman olunabilinir mi, yoksa Ehl-i Sünnet dış m da kalanlar kesinlikle sapık ve Bid'at Ehli olarak mı nitelenilir? Bu sapıklık ve Bid'at Ehli olmak küfürde olmak anlamına mı gelmektedir? Bir de şu: Ehl-i Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilemiyecek kişiler ya da fırkalar bulunabilir mi?

     Said Tekin:
      Meseleye bireyler açsından bakacak olursak itikadi yönden yukarıda belirtilen ana maddelerden hangisini kabullenirse o fırkadan olmuş olur. Şayet bazı maddeleri bir fırkadan diğer bazı maddeleri ise ayrı bir fırkadan kabul edecek olursa kısmen ondan kısmen de ötekinden sayılmış olur. Dikkate değer bir konu var ki: Tek şahıs eğer mezhepleri kaynak ve delilleri ile beraber inceleyip anlayabilecek güçte ise seçmiş olduğu mezhebe müntesip sayılır. Bu da mahir alimin işidir. Şayet o güçte değilse onda "ami" tabiri kullanılır. Usul ilminin kaidesine göre de "Ami" nin mezhebi yoktur. Buna binaen tek kişi veyahut zümre düşünüp inceledikten sonra herhangi bir mezhebi ister fer'i isterse akide mezhebi olsun seçerse mezhebin müntesibi sayılır. Aksi takdirde mezhebi delil ve kaynaktan değil de çevresinden öğrenen kimsenin mezhebi yoktur. Yalnız mezhepler karmasından çıkan bir mukallit mümin olabilir. Şu halde kişinin sadece iddiası hiç itibar edilmez. Onun usulü dinde inancına ve fıkıhta da ameline itibar edilir.
        
SORU 7:  Ehl-i Sünnet anlayışına göre, bir fırkanın ya da kişinin sapık kabul edilmesinin belli başlı temel şartları nelerdir ve bu şartlarda kişilere ya da çağlara göre, değişen durumlara göre bir değişiklik olabilir mi? Yoksa bu şartlar kayıtsız şartsız her zamanda ve her yerde geçerli şeyler midir?
       
     Said Tekin:
     Ehli  Sünnet anlayışına göre bir fırkanın yada kişinin sapık kabul edilebilmesi için üçüncü sorunun cevabındaki yazılan ehli sünnetin belli başlı temel şartlarına bağlı olmamaktadır. Çağlar ve kişiler hangi durumda olursa olsun akidede değişiklik meydana gelmesine dinen müsaade edilmemiştir. Ancak bir müminin hayat tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu zaman dili ile inancının dışına çıkmaya bazı maharetli alimlerce Kur'ana dayanarak müsaade edilmiştir. Çağların değişmesi ile İslam'ın muamelat kısmında değişme değil selahiyetli kimseler tarafından muamelata ait fıkhi kaidelerde genişletme selahiyeti verilmiştir. Ama inançla ilgili olan ana maddelerde değişiklik kabil değildir. Eşari ile Maturidi'nin yaptıkları gibi ilim ile tam tesbit edilen ve şüphesiz duruma gelen her hangi bir konu İslam'ın Nassına ters düştüğü taktirde Nass'ın tevil cihetine gidilir.
             

SORU 8 : Günümüz dünyasında İslami bir yönetime kesin olarak hayır diyen ve her vesileyle karşı çıkan taguti düzenler, Ehli Sünnet itikadına sahip çıkmakta, daha doğrusu sahip çıkar görünmektedirler. Acaba sizce bu taguti düzenler Ehli Sünnet'in koruyuculuğu rolünü oynamaktan ne ummaktadırlar? Hem sonra niçin bu tağuti düzenler, gösteriş icabı da olsa, İslam'daki başka akımlara değil de Ehli Sünnet anlayışına sahip çıkıyor görünmektedirler? Bu sahiplenişi, Ehli Sünnet anlayışının pasifliğine, uzlaşmacılığına yormak doğru olur mu? Buna bağlı olarak, Ehli Sünnet mezheplerde 'İslami Hükümet' anlayışı imandan bir diz sayılır mı; sayılmazsa, bunu bir noksanlık olduğu ve tağuti düzenlerin Ehli Sünnet'e ilgi duyuyor görünmelerinin buradan kaynaklandığı söylenebilir mi?
     
  
     Said Tekin:
     Günümüz dünyasında îslamî bir yönetime kesin olarak karşı çıkıp İslam dışı düzenlere tabi olan kimse her ne kadar dili ile Müslümanım dese de çarpışık ve karışık görüşlere sahip olduğu için değil Ehli Sünnet vel Cemaat, İslam'ın hatalı mezheplerinden birisine de nisbet edilmesi yanlıştır. Fakat geçen soruların cevaplarında da işaret edildiği gibi günümüz dünyasında ve bilhassa Müslümanlar arasında bir çok dinle çelişen görüşler türemişlerdir. Mezhebi din bilenler ve o mezhebin dışındaki mezheplere müntesip kişilerin dinsiz olduğuna inananlar gözden kaçmazlar. Geçen maddelerde özellikle üçüncü sorunun cevabındaki ihtilafları dikkatle inceleyecek olursak meydana gelen ihtilafların hepsinin tevhidi ispatlamak olduğu anlaşılır. Evet, dünyanın yaratılışından beri Hz .Muhammed'in asrına ve hattâ dünyanın sonuna kadar devam edecek bir tek inanç vardır ki bütün mahlûkat tek bir Allah tarafından yaratılmıştır. Gelen peygamberlerin hepsi de bu inancı ümmetlerine telkin etmişlerdir. İşte bu tek Allah yaratıcı her şeyinde zatında, sıfatında tek olan halikın vahdaniyetini ispatlamak için çalışanların arasında meydana gelmiş değişik görüşlerden en seçkini Ehli Sünnet vel Cemaatın görüşü olmuştur. Çünkü ifrat'la tefritin arasında orta yolu takip etmişlerdir. Ne Mütezile gibi misal olarak sıfatların nefyine ne de müşebbiheler gibi Allah'a mahlûklara benzetme cihetine gitmişler (Durumların en hayırlısı orta olandır) hadîsi şerifine tabi olmuşlardır. Şimdiki ihtilaflara göre göz atarsak hepsi de madde ile ilgilidir. Maddi yönden kalkınmayı hedef alıyorlar. Bu uğurda karşı tarafı hangi hile ile olursa olsun iknaa çalışıyorlar. Avrupadan bize ithal olunan (Uydurana aşk olsun) kaidesine uyuyorlar. Halbuki İslam'ın nazarında bu kaide bütün ahlâksızlıkların ana maddesi olduğu için çirkindir. Makbul değildir. Buna binaen şimdiki ihtilafla yukarıda adı geçen eski ihtilafın arasında büyük fark meydana gelmiştir. İçtihat meselesi iki şekilde incelenebilir: Birincisi inançla ilgili olan içtihattır ki buna hem de Usul’de içtihat da denilmektedir. Bu tür içtihattan şimdiye kadar epeyce söz edildi. İkinci çeşit ictihad fıkhi veyahut furuatta içtihat denilir. 

Bu ictihatle ilgili Abdülvahhab Şer'ani   adındaki büyük alim Mizanü’l-Kübra adındaki kitabında şöyle bir temsil ile anlatmıştır. Temsilde bir çeşme resmini çizip o çeşmeden 18 kanal açtığını her kanalın dışında bir fıkıh mezhebinin isminin olduğu görüyoruz. Sonradan bu tabiri kullanmıştır: Çeşmenin kaynağı vahyi ilahi kendisi ise Hz .Muhammet, kanallarda müçtehitlerin Hz.Muhammetten aldıkları bilgileri temsil etmiştir. Hangi kanaldan gelen suyu kullanırsan aynı kaynağın suyu olduğunu söylemiştir. Durum böyle iken bugün hakikatte yarım yamalak müslüman olduğu halde birçok islami vasıflara sahip ve hattâ maneviyatçı geçinenler vardır ki büyük bir taasupla çevresinden aldığı mezhebi ki buna mezhep denilmez, savunarak onun kendilerine göre Ehli Sünnet vel Cemaatın rolünü oynamakta iseler de ya bilerek dalkavukluk yapıp kendilerini aldatıyorlar, veyahut cehaletlerinden ve dar görüşlü olduklarından bu gibi kuru iddialarda bulunuyorlar. Cahilden tabii ki gayri meşru şeyler her an beklenilir. Hakikatına gelince Ehl-i Sünnet vel Cemaatten olabilmek için inançta onların ana maddelerine bağlı kalmakla beraber dünya hayatlarının düzeni de onların düzenlerine uygun şekilde düzenlemekle mümkündür. Başka yollara baş vurmakla o nurani zümreden ayrılmaktan başka bir şey olamaz.
Bk.Aylık Dergi, 101,102

SORU 9:  Ehl-i Sünnet anlayışının, tarih içerisinde Ehl-i Sünnet âlimlerce eleştirildiği olmuş mudur hiç, veya sizce bir Ehl-i Sünnet eleştirisi'nden sözetmek mümkün müdür? Mümkün değilse, neden mümkün olmadığını, mümkünse, bu eleştirinin hangi noktalardan başlatılabileceğini gerekçeli olarak açıklar mısınız?
     
    
     Said Tekin:
     Ehli sünnet anlayışının tarih içerisinde kendi alimleri tarafından eleştiriye maruz kalması yukarıda da işaret edildiği gibi hakiki Selefiyelerle Eşari ve maturidinin arasında Nass’ların tevil edilip edilmemesi hususunda vuku bulmuş ise de asılda ittifak halinde oldukları için bu eleştiri önemsenmemiştir. Ancak miladi 766 ile 890 arasında dünyaya gelen ve Abbasi halifelerinin en muazzamlarından sayılan Harun Reşit zamanında Yunan felsefesi Arapçaya tercüme edildi. Bir çok Müslüman alimleri tarafından adı geçen felsefe incelendi. Bazı dinin Nass'ları bu felsefeye karşı sarsılmamak için tevil cihetine gidildi. Eleştiri daha da kızıştı. Amma son zamanlarda İslam'ın selahiyetli alimleri ve Özellikle İmam Gazali tarafından adı geçen felsefenin mahiyeti incelikleri ile beraber tetkik edildi. Bu itibarla İmamı Gazali Ehli Sünnet vel Cemaatın son mahir ve dahi alimlerinden sayılmaktadır. Hattâ birçok ehl-i ilim tarafından Gazali’nin yerini dolduracak alim gelmediği ifade edilmektedir.
    
        
SORU 10 .  Ehl-i Sünnet anlayışının günümüzdeki uygulamasına bakarak, bugün hakkıyla temsil edilip edilmediğine veya gereği gibi anlaşılıp anlaşılmadığına değinir misiniz? Bu bağlamda, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat anlayışının tam anlamıyla kavranabilmesi için hangi kaynaklara başvurulması gerekmektedir? Bu kaynakların tümü de Ehli Sünnet âlimlerince ittifakla kabul edilmiş kaynaklar mıdır?

Bk.Aylık Dergi, 108
       
     Said Tekin:
     Ehl-i Sünnetin anlayışına günümüzdeki bağlı olmak söz konusu olursa iddiada hemen hemen bir çok müslümanlar bağlıdırlar. Uygulamada ise bağlı olanlar azınlıkta görünmektedirler. Çünkü hakkı ile temsil edenler pek azdır. Sebebine gelince zaman ve zemin uygulamasına tamamen mani olmuştur. Çünkü maddeci mezhepler imkanlara sahip olmuşlardır. Yukarıda temas ettiğimiz gibi maneviyat yerini çoğunlukla maddiyata terk etmiş durumdadır. Halbuki Ehl-i Sünnet vel Cemaata göre madde ancak manaya hizmetkâr olabilir. Ondan daha önemli asla sayılmadığı gibi seviyesine de çıkmaz. Günümüzde durumun aksine dönüştüğü bütün ehl-i basiretçe malûmdur.

KAYNAKLAR:
1- Şerh-i Akaid Nesefiye ve Tertezani haşiyeleri ile
2- Davudi Karsî Şerhi Sultan Fatih'in Hıdır bey ismindeki Hocasının Nuniye’si üzerine.
3- Akaidi Hayri Vehbi Efendi'nin tercümesi
4- Husun el-hamidiyye -Hüseyin Cisrî
5- el-Musamere Şerhu’l-müsayere, Kemâl b. Human'ın eseri ve diğer bazı eserlerden istifade edilmiştir.

 

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :