Hit (48) M-2226

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

Yazar Adı : Süleyman Uludağ İlim Dalı : Akaid
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Akaid Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2019-02-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

SORU 1: Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat tabiri ne anlama gelmektedir; kaynaklarda nasıl tanımlanmaktadır ve günümüzde nasü anlaşılmaktadır? Görebildiğiniz kadarıyla, bu tabirin ilk zamanlardaki kullanımıyla son zamanlardaki kullanımı arasında bir farklılık meydana gelmiş midir yoksa günümüze hiç bir değişikliğe uğramadan mı ulaşmıştır?

Süleyman Uludağ:
     Ehli  Sünnet ve’l Cemaat mezhebi, İslam dairesinde vücut bulmuş olan mezheblerin en büyüğü, taraftar ve mensupları en fazla olanıdır. Bu mezhebin hem doğuşu ve tarihi süreç içindeki gelişmesi ve değişmesi, hem de bugünkü hali incelemeye ve araştırmaya değer bir husustur. Varılacak olan sonuçlar bize bir hayli kolaylıklar sağlar, bazı müşkillerimizi halleder. Fakat ananevi sünni telakkisine olan sıkı bağlılık bir taraftan bu çeşit araştırmaların yapılmasını zorlaştırırken, öbür taraftan varılan sonuçların sağlıklı bir biçimde değerlendirilmesini ve kabulünü adeta imkansız kılmaktadır .Fakat zamanla bu mukavemetin kırılacağı ve en azından aydınlar üzerindeki baskısını azaltacağı muhakkaktır.
     Bazan Ehli Sünnet, ve'l-Cemaat, bazan Ehli Sünnet bazan da sadece sunnilik denilen ve daha başka isimler de alan bu mezhebin tarifi, hadis alimlerince sıhhati şüpheli görülen, ama araştırıcılarca sonraki dönemlerde vaz 'olunduğu hususunda tereddüd edilmeyen aşağıdaki hadise isnad etmektedir: Güya bir gün Hz Peygamber:    — Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak, bunlardan hepsi helâk ve mahv olup cehenneme gidecek, sadece bir tanesi kurtulup cennete gidecek, demiş. Bunun üzerine:
     — Ey Allah'ın Resulü Fırka-ı Naciye dediğin bu cennetlik zümre hangisidir, diye sorulmuş, Hz.Peygamber de:,   — Benim ve ashabımın takibettiği yolu tutanlar diye cevap vermişti. İşte Ehl-i zümredir. Esasen sünnet tabiri de bu manâyı ifade eder. Zira sünnet Hz.Peygamberin zümredir. Esasen sünnet tabinde bu manayı ifade edir. Zira sünnet Hz Peygamberin bütün söz, hal ve hareketlerini içerdiğine göre, Ehli Sünnet, bugünkü ifadeyle sünnetçiler, sonraki gelişmelerin tesiri altında kalmadan, kendi şahsî görüş ve kanaatlarına iltifat etmeden Saadet Asrı'nda şekillenen İslamlığı aynen devam ettiren ve bu dinî ananeye sadakat ve samimiyetle bağlı kalan bir zümre manâsına gelmektedir. Lâkin vakıa ve hakikat-ı hal hiç de öyle değildir. Zamanın getirdiği sosyal gelişmelerin tesiri altında kalmamak, sonradan ortaya çıkan ilim, fikir, kanaat ve telâkkilerin tesiriyle nasları, yani ayet ve hadisleri, diğer bir deyimle ananenin şekillendirdiği ilk İslamlık anlayışına yeni yorumlar ve açıklamalar getirmemek, İslam dinini ilk kalıp ve şekil içinde aynen muhafaza etmek imkansızdır. Yapılan yeni yorum ve açıklamaların bütün sünnilerce aynı şekilde anlaşılması ve kabul edilmesi mümkün olmadığından, bu durum sünnilerin de kendi aralarında muhtelif fırkalara bölünmesini kaçınılmaz kılmış, itikadda Eş'arî ve Maturidi, amelde Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî gibi birtakım sünnî mezhepleri ortaya çıkmıştır. Yani Sünnilik en büyük İslam mezhebidir ama bu mezhep içinde de bir çok tali mezhepler vardır.
     Hz Peygamber ve sahabe çağında me ı hep ve fırka bulunmadığından, Ehli Sünnet ve'l Cemaat tabirinin de bulunmayacağı, doğmadan evvel hiç bir harekete isim verilemeyeceği âşikardır. İç gelişmeler ve dıştan gelen tesirler, zamanla varlıklarını hissettirip bunun sonucunda Mutezile gibi yeni, yorumlara açık ve taraftar birtakım fırkalar ortaya çıkınca İslam'ın bu tarzda yorumlanıp yeniden şekillen- dirilmesine şiddetle karşı çıkan muhafazakâr tabiatlı âlimler ve kitleler, İslâm'ı ilk şeklinde tutmanın ve onu bu biçimde devam ettirmenin lüzumunu, aksi takdirde dinin tahrif edilmiş olacağını hararetle savunmaya başladılar. İslam'ın ilk şeklinde ve ananevi din anlayışında bulunmayan, sonradan ortaya atılan her fikri, ilmi, görüşü ve kanaati, ya bid'at veya dalâlet saydıklarından, bu yolu tutanları bid’atçı ve sapık sayıp İslam camiasının dışına ittiler. Onun için bunlara Ehli Bid'at ve Ehli Dalâlet adını verdiler. Yeni yorumlan savunanlar tabiatiyle başlangıçta küçük bir azınlık teşkil ettiğinden, büyük kitleden kopan bu zümreyi ayrılıkçı olarak görüp ona, Ehli Furkat ismini verdiler. Geniş halk kitlelerinin benimsedikleri ananevi din anlayışına sadık kaldıklarından kendilerine de Cemaat ehli (cemaatçılar) adını verdiler. Sünnetin zıddı bid'at, furkatm (ayrılıkçılığın) zıddı cemaattır. İşte Ehli Sünnet ve'l Cemaat hareketi ve bu hareketin ismi bu şartlar altında bid'at ve furkat hareketlerinin bir tepkisi olarak ortaya çıkmıştır. Çok açık olarak görülüyor ki, Sünniliğin iki temel özelliğinden biri muhafazakarlık ve dinî ananeye sadakat, dinde yeniliğe (bid'ata) şiddetle karşı durmak, diğeri yeni mezheplere karşı tepki göstermektir. Onun için Sünnîlik, geniş ölçüde ananecilikle aksu lamellerden meydana gelen bir mezheptir. Bu hususun daima göz önünde tutulması ve hiç unutulmaması icab eder. Çünkü Sünnîliğin, dinin aslına sadık kalma şeklindeki tavrı, bid'at mezheplerine tepki olarak ortaya koyduğu tavırdan ayırd edilmezse, bu hareketi doğru ve olduğu gibi anlamak mümkün olmadığı gibi, İslamiyet'i dürüst ve gerçekçi bir şekilde anlamaya da imkân yoktur. Zira sünniliğin tepki şeklindeki tavrı, tepki gösterdiği mezheplerin durumları ve o çağda revaçta olan ilim ve telakkilere bağlıdır. Bugün bu çeşit inanç, düşünce ve görüşleri devam ettirmek sünnilik için hiç lüzumlu ve faydalı değildir: Çünkü sünnîlerin reaksiyon gösterdikleri Mutezile, Havariç, Cehmiye v.s. gibi fırkaların büyük bir bölümü artık mevut değildir. Tepki gösterilen mezhepler ortadan kalktıktan sonra da tepki mahiyetindeki fikir ve kanaatlerin, inanç şekline sokularak devam ettirilmesi, Sünniliğe hiç bir şey kazandırmamış, ama çok şey kaybettirmiştir. Onun için Sünnîliğin bugün bulunduğu noktada bir nefs muhasebesi yaparak zaman içinde ona eklenen fikir ve akidelerden sıyrılması ve arınması lâzım gelir kanaatindayım.
     Ehli Sünnet mezhebi ve bu mezhebin adı birdenbire ortaya çıkmamıştır. Zamanla tedrici bir surette çıkmış, son şeklini alması için de birkaç asır gerekmişti, Başlangıçta yeni fikir ve telakkileri benimseyen müslümanları bid'atçı sayan muhafazakâr tabiatlı müslümanlar ananevi- bir din anlayışına bağlanıyor, Selef ve Selefi Salihin dedikleri sahabe, tabiin ve etba'ut tabiinin izini aynen takip etmenin lüzumunu haraketle müdafaa ediyorlardı- Tabiatıyla bu müslümanlar başlangıçta kendilerine Ehli Sünnet, Ehli Sünnet ve'l Eser, Ehli Sünnet vel İstikamet, Ehli Sünnet ve Ehli Hadis gibi isimler vermekteydiler. Zamanla bu isimlerin hepsi unutulup gitti ve Ehli Sünnet vel Cemaat tabiri yerleşip kaldı. İlk zamanlarda Ehli Sünnetin kelam ilmi yoktu. Onun için bütün kelamcılar Ehli Bid'at sayılıyordu. 323'te vefat eden Maturidî, ile 324 veya 333'te vefat eden Eş'arî vasıtasıyla sünnî kelamı kurulunca, bazı sünniler bu kelamı, bilhassa Eş'arî kelamının sonradan aldığı şekli kabul etmedi. Diğer bazıları kabul etti've kabul edenlerin sayısı gittikçe arttı. Böylece Sünnîlikte itikadî bakımdan bir ayrılma ve bölünme hadisesi vukua geldi. Bu suretle önce iki durum meydana çıktı. Birinci durum sünnî kelamının kuruluşundan önceki devirdir. Bu devirde Ehli Sünnet kelâm ilmini red ve Selefi takip hususunda müttefikti, aralarında ayrılık gayrılık yoktu. Sünnî kelâmı kurulup, zamanla son biçimini aldıktan sonra bir kısım sünniler, Ehli Sünnete ait olduğu malum bulunan Eş'arî kelamını, Mutezile "nin kelamıyla aynı hükümde tutarak reddetti ve bu hususta eski sünnîlerin tutum ve davranışlarını hiç değiştirmeden aynen devam ettirdiler. Bunlar, kelâmı kabul eden sünnilerden ayırd etmek için kendilerine Ehli Sünneti Hassa veya Ehli Hadis vel Eser veyahut Eseriye gibi isimler verildi. Sonraki dönemin kelâmı kabul eden sünnilerine de Ehli Sünneti Amme denildi. Bu iki Ehli Sünnet mezhebi arasında bazan hafif, bazan şiddetli bir şekilde kendini gösteren bir takım ihtilaflar ortaya çıktı. Kelâm- cı sünnîler, kelâmın kabul edilmediği ilk dönem sünnîlerine Selef, sonraki kelamcı sünnîlere ise Halef adını vermişlerdi. Zaman Ehli Sünneti Âmme'nin lehinde işlediğinden Ehli Sünneti Hâssa'nın mensupları ve taraftarları gittikçe azaldı, bazı bölgelerde ise tamamıyle silindi. Bu sebeple Ehli Sünnet denilince sadece Ehli Sünneti Âmme dediğimiz sünnîler anlaşıldı. Ehli Sünnet-i Hâssa'nın Sünniliği unutuldu ve yadırganır hale geldi. Selefle Halef arasındaki farkl ilkinin kelam ilmini red, İkincisinin bunu kabul etmesi şeklinde vukua gelmiş olan bir farktır. Ama bu basit bir ihtilaf değildir. Tersine gittikçe derinleşen ve zamanla artıp genişleyen bir ihtilaftır. Bu ihtilaf o kadar büyük ve önemlidir ki, ilk sünnîlerle Mutedile arasındaki fark da aşağı yukarı bu kadardı. Binaenaleyh, sonraki Eş' alîlerin ve sonraki sünnîlerin gerçekten sünnî olduklarını ilk sünnîlere kabul ettirmek için kırk şahit lâzımdır.
     Selef dediğimiz ilk sünnîlerin neye inandıklarını aşikar bir surette biliyoruz. Her hangi itikadî ve kelamî bir mezhebe bağlı olmayan ilk sünniler nasların lügat ve zahirî manalarından anlaşılan şey nesye, te'vil ve tefsire girmeden ona olduğu gibi itikad ediyorlardı. Bu manalar, onları tatmin etmeye fazlasıyla yetiyordu. Onun için bu mananın ötesine gitmeye ve yorumlar yapmaya hiç ihtiyaç duymuyorlardı. Sahabe, tabiin ve etba'ut tabiin alimleri bu manadaki Sünniliğin temsilcileri sayılırlar, ilk zamanlar Haşan Basrî (ölm.H.110)r daha sonra Ahmed b. Hanbel (ölm.H.241), bu manadaki Sünniliğin samimi ve hakiki temsilcileri sayılırlar.
     Sünni kelam mezhepleri teşekkül ettikten sonra ortaya çıkan Ehl-i Sünnet-i Amme'nin inançları çıkış tarihinden günümüze gelinceye kadar epey değişikliklere uğramıştır. îlk sünnî kelamını kuran İmam Eş'arî Selefe ve ilk sünnîlere bir hayli yakınken, hattâ onlarla kaynaşmış bir halde bulunurken İbn Furek, Bakillanî ve Cuveyni gibi kudema kelamcıları, felsefî cereyanların tesiriyle ilk sünnîlerden ve Seleften epey ayrılmışlar, Gazali, Fahri Razî ve Kadı Beyzavî, gibi sonraki Eş' arî kelamcıları bu farkı azamî hadde çıkararak, Selefle sonraki sünnîler arasındaki mesafeyi hem büyütmüşler hem de derinleştirmişlerdir. Böyle olunca da iki zümrenin yekdiğerine yabancılaşması, bunun sonucu olarak da birbirine hâsım ve düşman olmaları kaçınılmaz olmuştur. Esas itibariyle Hanbelî ve SelefT oldu klan halde bazı sert görüşleri ve katı inançları bulunan Hicaz ahalisinin Vehhabilikle suçlanıp mahkum edilmesi,buna karşı onların da ehl-sünnet-i amme'nin önemli bir bölümünü, bilhassa kelamcılan ve mutasavvıflan Islamın özünden kopan zümreler olarak görüp onlara şiddetle hucüm etmesi, tarafların birbirini, bilhassa, tarihî süreç içindeki sünnî doktrinin uğradığı değişmeleri bilmemelerinden kaynaklanmaktadır.
     Ehl-i Sünnet-i Âmme dediğimiz sonraki kelamcı ve mutasavvıf sünnilerin ilk sünnilerden ayrıldıkları noktaları ve onlarda bulunmayan bir takım hususları sonradan ihdas edip bunlan akideleştirmeleri ve İslâmî bir boyaya boyamaları üzerinde durmaya değer bir husustur. Biz burada bu konunun teferruatına inecek durumda değiliz. Ancak bu konuda bir fikir verebilmek için bir iki misal üzerinde durmakta ve maksadımı bu misaller yardımıyla net bir biçimde gözler önüne sermekte fayda görüyorum: H.429’da vefat eden Eş’aıî kelam âlimi Bağdadî,el-Fark beyne’1 -Firak isimli eserinde, sünnîlerin üzerinde ittifak ettikleri noktaları onbeş olarak tespit etmiştir. Ona göre bu noktalarda icma vaki olmuştur. Yani bütün sünni alimleri bu hususlarda birleşmişler ve ortak bir kanaata varmışlardır. Bunlardan birini anlatırken Bağdadî:
  — Bütün Ehl-i Sünnet cisimlerin, en küçük ve bölünmez parçalardan, yani atomlardan meydana geldiğini ittifakla kabul etmişler, bu meselede farklı bir şekilde düşünen Nazzam’ı sapık saymışlardır. Bunun sebebi cisimlerin sonsuza dek bölünmelerinin "Allah her şeyi sayıp tesbit etti." mealindeki ayete (bk.Cin,28) uymamasıdır, demektedir.
     Görülüyor ki, eski yunan filozoflarından Demokritos tarafından ortaya atılan atomun varlığını ve cismin en küçük parçasının bölünemeyeceğini kabul etmek bir sünni akidesi haline getirilmiştir. Eş'ar i atomculuğu dediğimiz bu akide Selefte yani ilk sünnîlerde yoktur, sonraki sünnîlerin Ehl-i Sünnet-i Hâssa dediğimiz kısmında da yoktur. O günün şartlan içinde şu ya da bu yönde atom hakkında bir kanaata sahip olmak gayet tabiidir. Ama bunu dini bir akide ve İslâmî bir esas haline getirmek son derece yanlıştır. Hele buna dayanıp bir müslümana bu fikri kabul etmiyor, diye sapık demek saçmadır. Bundan daha saçma olan, Bağdağdî'nin:      "Dünyanın sabit ve sakin olduğu hususunda Ehli Sünnet'in icmaı ve ittifakı vardır," deyip bu kanaata iştirak etmeyenlerin Dehrîler, yani materyelistler olduğunu söylemesidir. Bu şekilde Sünnîliğin ortak inancı olarak takdim edilen pek çok mesele vardır ki, ilk sünnîlerin ve Selefin bu gibi akidelerle hiç bir ilgileri yoktur. Gerçi bu çeşit sünnî fikir ve inançların büyük bir kısmı unutulmuştur. Ancak bunlann şekillendirdiği bir takım inançlar halâ sünni muhitinde yaygın ve geçerlidir. Bir yandan Sünnîliği:
     "Hz.Peygamber ve Ashabını adım adım takip edenlerin yolu," diye tarif ederken, diğer taraftan;
     "Ehli  Sünnet Arzın sabit ve sakin olduğu hususunda icma ve ittifak etmiştir.” demek açıktan açığa çelişkidir. Selefi de bu inançta imiş gibi göstermesi bakımın- dan da bühtandır. Ama kelamcılar, bu kanaatlara kendilerini mazur görmemizi icab ettiren bir vasat ve bir takım şartlar altında ulaşmışlardır. Gayeleri iyi, niyetleri halis ve sözleri samimi idi. Ancak biz onları mazur görsek de günümüzdeki takipçilerine hak veremeyiz Bu gibi hususlar bize ders ve ibret olmalı, tabii ve aklî ilimlere dini kolay kolay karıştirmamalıyız, bu konularda din adına bir şey söylerken gayet dikkatli olmalıyız. Aksi halde eski kelamcıların düştükleri hatalara biz de düşmekten kendimizi kurtaramayız.
Bk.Aylık Dergi, 45, 46, 47,48


SORU 2 :      Ehli Sünnet tabiri hangi ortamda ve nasıl doğmuştur? Bu tabir, ilk kez ne aman ve kimler tarafından kullanılmıştır? Ehli Sünnet» tarihteki ilk temsilcileri kimlerdir?
     Süleyman Uludağ:
     Ehl-i Sünnet tabirinin ortaya çıkışında başta dînî, siyasî ve felsefî, tesirler bulunmak üzere bir çok amil rol oynamıştır. Bunlardan bazılarına yukarıda işaret ettim. Ehl-i Sünnet'in doğuşunu hazırlayan ve tarih boyunca onu şekillendiren ilmi ve fikrî tesirler felsefeden ve Mutezile'den, siyasî tesirler Şia'dan, İslâm öncesi din ve ruhanî hayata ait tesirler tasavvuftan gelmiştir. Bunlar üzerinde ayrı ayrı durmanın yeri burası değildir. O sebeple bu hususlara sadece işaret etmekle yetiniyorum.

SORU 3:    Ehl-i Sünnet tabirine neden ihtiyaç duyulmuştur ve bu tabirle çizilen çerçevenin mahiyeti nedir? Yani bu tabirle nelere sahip çıkılmak ve nelerden kaçınılmak istenmektedir?

      Süleyman Uludağ:
      Yukarıda da belirttiğim gibi, İslam içtimai hayatında bid'atla nitelenen bir takım mezheplerin ve dini cereyanların ortaya çıkışı, İslâm'ın ilk şekline samimi bir şekilde sadık kalan ve dini ananeyi ilk şekliyle devam ettirmeye kararlı bulunan ekseriyeti, kendilerini öbür hareketlerden ayıran bir isim bulmaya sevk etmiştir. Bu ismin kabul edilmesi de hemen ve birdenbire olmamış, uzun yıllar, hattâ çağlar boyu yoğrula yoğrula bu isimde karar kılınmıştır. Ehl-i Sünnet ve Fırkaı Nâciye gibi tabirlerde belli bir fırkayı övme, Ehl-i Bid’at ve Fırak-ı Hâlike ve Dâlle gibi tabirlerde, muhalif mezhepleri yerme manası bulunduğu için ekseriye öbür mezhepler bu tabirin sünniler tarafından kullanılmasına razı olmamışlar, bilhassa şiiler sünnilere "Yezidiler", tabirini lâyık görerek asıl Fırka-i Naciye'nin kendileri olduğunu savunmuşlardır. Fakat zamanla bütün muhalif mezhepler sünniler hakkında Ehl-i Sünnet tabirini kullanmaya çalışmışlardır.
      Ehl-i Sünnet hareketiyle ayet ve hadislerde ifadesini bulan İslamlığın hiç değiştirmeden aynen devam ettirmek, Bid'at hurafe ve sapmalardan titizlikle kaçınmak amaçlanmış olmakla beraber, bilhassa sonraki sufilerin hakikaten bu gayeye hizmet ettiklerini söylemek çok zordur, bunun aksini söylemek daha kolaydır. Nitekim yukarıda buna örnek teşkil edecek misaller verilmiştir.

Aylık Dergi, 63


SORU 4:   Ehl-i Sünnet denildiğinde sadece itikadı bir farklılığa mı, yoksa sadece ameli bir farklılığa mı işaret edilmektedir? Buna göre, itikad yönünden Ehl-i Sünnet dışında görülen ve Bid'at Ehli ya da sapık sayılan bir fırkanın amel yönünden 'Dört Hak Mezhep' arasında gösterilmesi, ya da Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat Mezheplerden olmadığı halde 'hak' kabul edilebilecek bir beşinci, bir altıncı mezhebin varlığından söz edilmesi mümkün müdür? Amel bakımından 'Dört Hak Mezhep' diye anılan mezheplerin hepsi de itikad yönünden Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezheplerden midir?
    
    
     Süleyman Uludağ:
     Ehli Sünnet tabiri başlangıçta sadece itikadi bir manâ taşıyor ve bilhassa sünniler kendilerini Havariç, Mutezile ve Şia'dan ayırmak için bu tabiri kullanıyorlardı. Bu tabirin ortaya çıkışında siyasi hadiseler de tesirli olmuştu. 
Başlangıçta ortaya çıkan Havariç, Şia ve Mutezile gibi mezheplerin ayrılık çıkardıkları noktalar daha ziyade siyaset ve itikadla ilgili idi. Amel ve fıkıhla ilgisi fazla değildi. Bu sebeple sünnilerin, amel bakımından bid'at mezheplerine karşı tavır ve vaziyet almalarını gerektiren sebepler fazla önemli sayılmazdı. Muhalif mezheplerin amel konularında etkileri ve iddiaları olmadığı için sünnilerin bu sahada gösterdikleri tepkiler ve aksi iddialar olmamıştır. Bu sebeple ameldeki İslam mezhepleri, H.ll. asırda bid'at mezhepleriyle fazla ilgili olmamak üzere tamamiyle değişik içtimai ve coğrafi şartların ve amillerin tesiriyle ortaya çıkmıştır. Yani Sünniliğin itikad sahasındaki görüşleri, bid'at mezheplerine tepki şeklinde ortaya çıkmışken Hanefilik ve Malikilik gibi sünni mezhepleri bu çeşit tepkilerin ürünü değildir. O sebeple itikadî bakımdan Mutezile mezhebinde bulunanların bir çoğu amelî bakımdan ya Hanefi veya Şafiidir. Şiilerin ise Ca'feriye hem itikadî hem de amelî mezhepleridir. Bugün mensupları çok az bulunan Haricîler de böyledir.
     Ameldeki hak mezheplerin dörtten ibaret görüp beşincisinin batıl ve sapık sayılıp reddedilmesi, maalesef sünnî muhitine sonradan giren, ama büyük bir rağbet gören ve sıkı bir şekilde tutulan bir telakki ve inançtır. Dünyanın sabit ve sakin olduğu yolundaki sünnî inancı nasıl asılsız ve İslâmî temelden yoksunsa, Mezheb-i Hâmıs'in batıl olduğu akidesi de Öylece boş ve temelsizdir. 

Biz, bunu yıllarca söylediğimiz halde, gönüllere ve zihinlere iyice yer eden beşinci mezhebin sapık olduğu inancı sebebiyle en yakın çevremiz dahi sözlerimizi ihtiyatla karşılamış ve insaflı olanları dahi bu konuda susmayı tercih edip töhmet altına girmeyi basirete uygun bulmamış, hattâ fırsat buldukça bizi de ikaz etmeyi marufu emr etmenin ve bizi kayırmanın icabı saymış, bu suretle sünnilerin en azından ve en hafif bir tabir ile fikri bir dalalet içinde kalmalarında bir sakınca görmemişlerdir. Fitne çıkarmamakta, ihtiyatı elden bırakmamakta ve bu hususta uyarılarda bulunmakta pek gayretkeş bazı dostlarımız, İran'da Humeyni İslam Cumhuriyeti’ni kurup şer'i bir düzen getirirken bir şiinin bunu nasıl yapabildiğini evvela pek anlamadığı için apışıp kalmışlar, ama kısa bir süre sonra, o güne kadar düşman kesildikleri cumhuriyet rejimine de, rafızi deyip horladıktan Şiiliğe de methiyeler yazmışlar, o güne değin aldıkları tavrı unutarak hak mezheplerin dörtten ibaret olmadığını, hem de bunu ilk defa kendileri söylüyormuş gibi ulu orta ileri sürdürmüşlerdir. Burada bahis konusu etmek istediğim ne Humeynidir ne de onun devrimi ve İslam Cumhuriyeti. Sadece pek mütesennin geçinen, ama sünnetten de Sünnilikten de hiç haberdar olmayan bazı zavallı ve fikir fukarasının içinde bulunduktan zihin perişanlığına dikkati çekmektir. Böyle kişilerin rehberliğinde hareket eden Sünniliğin geleceğinden fazla ümitli olmak sanıyorum hayalperestlik olur.

      Şimdi gelelim dört mezhebe ve beşinci mezhep safsatasına:
 Dört hak ve sünni mezhepler: 1- Hanefî, 2- Mâlikî, 3- Şâfiî, 4- Hanbeli mezhepleridir. Bu mezhepleri kuranlardan Ebu Hanife'nin vefat tarihi H. 150, Mâlikî'ninki H.  …Şafiî'ninki,H. 294, Ahmed b. Hanbel'inki H. 241'dir.
 İlk sünnilerce hak mezhep olduğunda şüphe edilmeyen, sonraki sünnilerce de itiraz edilmeyen İmam Evzaî (ö. 157), Süfyan Sevrî (ö. 161), Leys b.Sa'd (ö. 175) İmam Şafiî ve İmam Ahmed'den evvel mezhep kurmuşlar, bu mezhepler epey zaman da yaşamış, sonradan mensuplan kalmadığından ortadan kalkmıştır. Yine hak mezhep kurucularından Taberî (ö. H. 310) ile Davud b. Ali (ö. 270) Şafiî ile İmam Ahmed’den sonra mezheplerini kurmuşlardır. Bunlardan Taberî'nin mezhebi bir süre devam ettikten sonra ortadan kalkmışsa da Davud-i Zâhiri'nin, Zâhiriye mezhebine bağlı bulunanlara az da olsa hâlâ rastlanmaktadır. Görülüyor ki, hak mezheplerin dörtten ibaret bulunduğu, beşinci mezhebin sapık olduğu yolunda sünni muhitte yaygın bir halde bulunan inanç, tamamiyle saçma ve asılsız bir saplantıdan ibarettir.
      İran’da resmi mezhep olan Caferîlikle Yemen'de resmi mezhep olan Zeydîliğin amelî hükümleri arasında fazla fark yoktur. Bu farklar, Hanefîlikle Hanbelilik arasındaki farklardan ne daha çoktur, ne de daha önemlidir. Daha ziyade itikadda görülen farkların amele yansımasından ibarettir. Hiç bir zaman tasvip edilmeyecek derecede sert bir tutuma ve batı bir davranış biçimine, müsamahasız bir inanç uslu buna sahip bulunan Vehhabî’lerin amel ve itikad itibariyle Hanbelilerden fazla farklı olduklarını sanmıyorum.
   Bk. Aylık Dergi, 73,74


SORU 5 : Ehl-i Sünnet denildiğinde akla gelen belli-başlı akımlar (fırkalar veya mezhepler) hangileridir? Bu Ehl-i Sünnet mezhepler, Kur'an-ı Kerim dışındaki şer'i delillerde ve fıkhî kaynaklarda (örneğin Hadîs kaynaklarında) ittifak halinde midirler? Değillerse bu durumu kısaca nasıl açıklayabilirsiniz?
    
           
      Süleyman Uludağ:
      Ehl-i Sünnet başlangıçta hem itikad hem de amel bakımından yekvücuttu. Mezheplere ve fırkalara ayrılmamıştı. Amâ İçtimaî kanunların zarurî bir neticesi olmak üzere sonradan hem itikadî hem de amelen bölündü. İtikadî bakımdan
1- Selefiye, 2- Eş'ariye, 3- Mâturîdiye, ameli bakımdan Hanefiye, Malikiye, Şafiîye ve Hanbeliye mezheplerine ayrıldı. 
Bundan daha önemlisi tasavvuf da bir bölünmeye yol açtı. Tarikatlar ve tekkelerde esen hava çok daha başkadır. 
Vahdet-i Vücutcu Sufilerle Kelamcılar arasında bulunan zıddiyet, Sünnîlerle mesela Mutezile arasındaki zıddiyetten daha az önemsiz değildir. 
Tabii sünnî mezhepler arasında hem usul hem de füru' yani esas ve tali hususlar itibariyle fark vardır. Meselâ Hanefilerin istihsanı şer'i bir delil saymaları, Şafiilerin: "İstihsan yapan şeriat vaz’ etmiş olur." deyip bunu şiddetle reddetmeleri usûle ait bir ihtilaf, kadına dokunmanın abdesti bozup bozmaması teferruata ait bir ihtilaftır. Buna benzer pek çok ihtilaf vardır, daha fazla örnekler üzerinde durmaya ihtiyaç yoktur.
      

SORU 6 : Meseleye bir de bireyler açısından bakacak olursak, bir kimsenin müslüman kabul edilebilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet mi olması gerekmektedir? Ehl-i Sünnet olmadan da müslüman olunabilinir mi, yoksa Ehl-i Sünnet dış m da kalanlar kesinlikle sapık ve Bid'at Ehli olarak mı nitelenil? Bu sapıklık ve Bid'at Ehli olmak küfürde olmak anlamına mı gelmektedir? Bir de şu: Ehl-i Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilemiyecek kişiler ya da fırkalar bulunabilir mi?
 
Süleyman Uludağ:
      Aslında bu mesele bir bakıma kolay, bir bakıma zordur. Aslına nazaran kolay, meselenin sonradan büründüğü şekline nazaran halli zordur. 
Müslüman olmak için sünnî olmak şart değildir, Hariciler, Şia ve Mutezile de müslümandır. Bunlara ehli bid'at ve dalalet denilmesi, müslüman olarak kabul edilmelerine mani değildir. Bu tabirler, bu mezheplerin ananevî İslâm telakkisine tam olarak riayet etmedikleri, daha ziyade kendi rey ve kanaatlarına göre nasları yorumladıkları manasına gelir. Bu çeşit davranışlar ise asla küfrü gerektirmez.
 Sünnîlikte, "Ehli kıble tekfir olunamaz", ifadesi temel bir kaidedir. Hayatında bir kere bile olsa bedeni ve ruhu ile kıbleye yönelip namaz kıldığına şahid olduğumuz kimseleri, İslâm dinini sarih olarak reddeder bir vaziyette görmedikçe mümin ve müslim sayıp İslam muamelesi yaparız, daha doğrusu buna mecburuz. İç hallerini ve samimiyetlerini Allah'a havale etmekten başka çaremiz yoktur. 

Ben şahsen "Ben müslümanım" diye beyanda bulunan ve İslâm'dan başka bir dine nisbet edilmesinden rahatsız olan kimselerin müslüman sayılmamasının bir Harici bid'atı olduğuna, bunun Sünniliğe dışardan geçtiğine, tekfirin Aforoz gibi bir şey olduğuna inanıyor, İslam dinini bundan tenzih ediyorum. Göğsünü gere gere müslüman olduğunu söyleyen ve bununla iftihar eden bir kimse, amel bakımından ne kadar kusurlu olursa olsun, kâfir değildir, onun söz, hal ve hareketlerini kendimize göre bir değerlendirmeye tabi tutup kendisine küfür ve hattâ dalalet damgasını basmamıza hakkımız ve yetkimiz yoktur. Aylık Dergi, 89

      Ehli Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilmeyecek kişiler olmaz. Ama bir kimse sünni iken bu mezhebi bırakıp şii, batini veya ismailî olmuşsa veya Allah korusun irtidat edip hristiyan olmuşsa ve bu halini de açıkça söylüyorsa, artık ona sünnî denilemez. Zira Sünnilik, alevîlik gibi soy gütmez, babadan oğula miras kalan bir şey değildir.
 Ama bugün marksist doktrini benimsedikleri halde müslüman veya sünni olduklarını söyleyen kimselere sık sık rastlanmaktadır. Bence şuurlu bir marksist sünni olması bir yana müslüman bile olamaz. Lâkin bugün Türkiye’de İslâm'ın beş şartını ifa eden, ama ebeveyni alevi olan bir kimse sünnî kabul edilmezken, Sünnilik bir yana, İslâm'la uzakdan yakından hiçbir alâkası bulunmayan ama ebeveyni sünnî olan kimseler sünnî sayılmaktadır. Bu türlü batıl inanç ve telakkileri değiştirmenin kolay olmadığı bir hakikat. Lâkin yine de dîni gerçekleri söylemek görevimizdir.


SORU 7:  Ehl-i Sünnet anlayışına göre, bir fırkanın ya da kişinin sapık kabul edilmesinin bellibaşlı temel şartları nelerdir ve bu şartlarda kişilere ya da çağlara göre, değişen durumlara göre bir değişiklik olabilir mi? Yoksa bu şartlar kayıtsız şartsız her zamanda ve her yerde geçerli şeyler midir?    

  Süleyman Uludağ:
     Ehli  Sünnet'e göre, yukarıda da izah ettiğim gibi, bir zümrede ve kişide İslâmın şiarı olan hususlardan biri veya birkaç tanesi varsa, aynı zamanda bu zümre ve kişi kendini gayri müslimlere nisbet etmiyorsa müslüman, Sünniliğin dışında kalan mezheplere intisab iddiası yoksa sünnî sayılır. Bundan başka ölçü de yoktur. Dalalet manasına gelen sapıklık müslüman olmaya engel olmadığından Haricîler, Mutezile ve Şia müslümandır, demiştim. 

Burada şunu da ilave etmeliyim: Samîmi bir sünnî olduğunu iddia ettiği halde gerek inanç, gerek fikir, gerekse amel yönünden kısmen sapık olan pek çok sünnî vardır. Lâkin amel bakımından sapık olanlara günahkâr diyoruz. Biz ameli imandan cüz saymadığımızdan günah işlemenin müslümanı Sünnîliğin veya İslâmlığın dışına çıkaracağına inanmıyoruz.     
    
SORU 8 : Günümüz dünyasında İslami bir yönetime kesin olarak hayır diyen ve her vesileyle karşı çıkan taguti düzenler, Ehli Sünnet itikadına sahip çıkmakta, daha doğrusu sahip çıkar görenmektedirler. Acaba sizce bu taguti düzenler Ehli Sünnet'in koruyuculuğu rolünü oynamaktan ne ummaktadırlar? Hem sonra niçin bu tağuti düzenler, gösteriş icabı da olsa, İslam'daki başka akımlara değil de Ehli Sünnet anlayışına sahip çıkıyor görünmektedirler? Bu sahiplenişi, Ehli Sünnet anlayışının pasifliğine, uzlaşmacılığına yormak doğru olur mu? Buna bağlı olarak, Ehli Sünnet mezheplerde 'İslami Hükümet' anlayışı imandan bir cüz sayılır mı; sayılmazsa, bun w bir noksanlık olduğu ve tağuti düzenlerin Ehli Sünnet'e ilgi duyuyor görünmelerinin buradan kaynaklandığı söylenebilir mi?
     

Süleyman Uludağ:
     Bu sorunun cevabı yukarıda kısmen verilmiştir. İslâmî idareye karşı çıktığı halde Sünnîliğe sahip çıkan zihniyet, uzun bir tarih tecrübesinden sonra çok çeşitli faktörlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Kanaatıma göre bu telakkiye Tağutî deyip geçmek meseleyi fazla hafife almak olur, hissi bir davranış sayılır. Bu çeşit hissî ve fevrî tutum hiç bir şeyi halletmez, her şeyi daha kötü yapar. 

Sonra İslâmî idare dendiği zaman kast edilen nedir? Bugün Arabistan'da veya İran'da uygulanan şeriat düzeni kast ediliyorsa, bunun Türkiye için yararlı olacağı tartışılabilir. Bu çeşit düzenlerin Türkiye şartları içinde sakıncalı olduğunu ileri sürerek onlara karşı çıkmak, bence fikir hürriyetinin sınırları içine girmeli, bir tekfir sebebi sayılmamalıdır.
     Bu vesile ile şunu söylemek isterim: Din açısından devlet üzerinde fazla durmanın ve dikkatleri bu noktaya teksif etmenin, daha önemli şeyleri göz ardı etmeye yol açması bakımından mahzurlu olduğuna inanıyorum. 
Bence bir müslümanın serbest seçime dayanan cumhuriyet ve demokrasi idaresine esas itibariyle itirazı olmaması lâzım gelir. Ancak bu sistem içinde görülen haksızlıkları ve yolsuzlukları takip, tenkit ve takbih herkesin en tabîi hakkıdır. Şurası muhakkaktır ki, az çok haksızlıklar ve yolsuzluklar her düzende, bütün idare ve rejimlerde görülür. Bunlardan düzeni ve idare tarzını sorumlu tutmak, gerçek sorumluları kayırmak olur.

     Sünnîliğin, devleti ayakta tutmanın ve güçlendirmenin bir vasıtası olarak görülmesi hadisesi yeni değildir. Şiiliğe dayanarak yayılmaya ve güçlenmeye çalışan İran şiilerine karşı Osmanlılar Sünnîliğe dayanmak istemişlerdi. Aynı şekilde çok erken zamanlarda şii temayüllere karşı Emevîler de Sünnîliğe taraftar görünmüşlerdi. Komünizme karşı set çekmek için İslamiyetten ve müslümanlardan faydalanmayı Hristiyanlar bile düşünürlerse, aynı şeyi İslam ülkelerindeki idarecilerin de düşünmesinden daha tabii bir şey olamaz. Bu çeşit davranışların saiki çoktur, hepsinin ardında kötü niyet, istismar, ve riya aramak son derece yanlış olur. 
Çağımıza sadece İslam açısından bakmak yetmez, çağımıza yine çağımızdan ve onun icablarından da bakmak lâzım gelir. Aksi halde düşüncemizi ve ona dayanan tedbir ve çarelerimiz eksik kalmaya, öyle olunca da başarısızlığa mahkûm olur.
     Sünnîlerin pasifize edilip uysal bir cemaat haline getirildiği inancındayım. Saltanatların bekası ve idamesi ancak bu sayede mümkün olmuştur.
 'Padişah arz üzerinde Allah’ın gölgesidir”,"iyi olsun kötü olsun herkesin ardında namaz kılınır." iyi olsun günahkar olsun herkesin cenaze namazı kılınır", "Zalim de olsa sultana karşı çıkılmaz" gibi sünnî akideler ta Emevîler döneminde ortaya atılmış ve daha sonraki dönemlerde durmadan işlenmiştir. 
Sünnîlerin İçtimaî meselelerde biraz pısırık olmaları en azından fazla müteşebbis, cevval ve faal olmamaları bu türlü akidelerden kaynaklanmaktadır. 
Fakat bugün devlet ve millet meselesine, eski görüşler ve kalıplaşmış telakkilerle değil, yepyeni fikirlerle yaklaşmak icab etmektedir.
Bk.Aylık Dergi, 102


SORU 9:  Ehl-i Sünnet anlayışının, tarih içerisinde Ehl-i Sünnet âlimlerce eleştirildiği olmuş mudur hiç, veya sizce bir Ehl-i Sünnet eleştirisi'nden söz etmek mümkün mü  dür? Mümkün değilse, neden mümkün olmadığını, mümkünse, bu eleştirinin hangi noktalardan başlatılabileceğini gerekçeli olarak açıklar mısınız?
    
     Süleyman Uludağ:
     Sünntler arasında bir nefs muhasebesinin ve otokritiğin yapıldığını bilmiyorum. 
Aslında dinî sahada bu çeşit tenkitler yapmak kolay değildir. Daha ziyade sünnî kelamcılar, sünnî sofileri ve selefîleri tenkit etmişler, sufî ve selefîler de muhaliflerine karşı aynı tarzda davranmışlardır. Bu bakımdan Gazali ve İbn Teymiye gibi sufî ve selefîlerin tenkitleri son derece önemlidir. Bu türlü tenkitler fikir ve inanç tarihimizi aydınlatmaya yetecek kadar bol malzeme ihtiva ederler. İnancın olduğu yerde tenkit ve münakaşa olmaz, inanç konusu olan şeyi tenkit etmek sert tepkilere yol açtığından bundan herkes kaçınır. Tenkit olmayınca da fikir ve ilim olmaz. Onan için, inanç konusu olan hususları lüzumsuz yere genişletip fikir sahasını daraltmamak lâzımdır diyorum.
 Şunu da ifade edeyim ki, eğer tenkitten maksat kötüleme, yerme ve karalama ise umumiyetle sünniler bu alanda cimrice davranmamışlardır. Fakat bu konudaki sahavet müslümanlara sadece ziyan vermiştir. Aslında tenkit zor, kara çalma kolay olduğu için hep İkincisi tercih edilmiştir.
    Aylık Dergi, 107,108
  

SORU 10 .  Ehl-i Sünnet anlayışının günümüzdeki uygulamasına bakarak, bugün hakkıyla temsil edilip edilmediğine veya gereği gibi anlaşılıp anlaşılmadığına değinir misiniz? Bu bağlamda, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat anlayışının tam anlamıyla kavranabilmesi için hangi kaynaklara başvurulması gerekmektedir? Bu kaynakların tümü de Ehli Sünnet âlimlerince ittifakla kabul edilmiş kaynaklar mıdır?
Aylık Dergi, 108

     Süleyman Uludağ:
     Bugün Ehl-i Sünnet de Sünnîlik sistemi de bulunması lâzım gelen noktanın çok aşağısında ve gerisindedir.
 Bence her ne pahasına olursa olsun hür düşünce, bağımsız fikir, serbest olma, İlmî ve ciddî tenkit Sünnîliğe çok şey kazandırır. Açık, hür, makul ve gerçekçi düşüncenin Sünnîliğe verebileceği hiç bir zarar yoktur, temin edeceği fayda pek çoktur.

 

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :