Hit (217) M-2224

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

Yazar Adı : İsmail Kazdal İlim Dalı : Akaid
Konusu : Dili :
Özelliği : Akaid Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2019-02-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Ehli Sünnet Özel Sayısı Üzerine, On Soruda Ehl-i Sünnet Soruşturmasına Üzerine Cevaplar

SORU 1:  Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat tabiri ne anlama gelmektedir; kaynaklarda nasıl tanımlanmaktadır ve günümüzde nasıl anlaşılmaktadır? Görebildiğiniz kadarıyla, bu tabirin ilk zamanlardaki kullanımıyla son zamanlardaki kullanımı arasında bir farklılık meydana gelmiş midir yoksa günümüze hiçbir değişikliğe uğramadan mı ulaşmıştır?

İsmail Kazdal:
     Sünnet Ehli deyimden de anlaşılacağı üzere, sünnete, (son nebi ve Resul Hz. Muhammed Aleyhisselâma ait hayat yaşantısına ve nasihatlarına) uyan, itaat eden kişilere denir. Böyle itikadı olan kişiler de tabii olarak cemaatlaşır ve olur "vel cemaat" Maruf anlamı aşağı yukarı budur. Genel olarak kaynaklarda böyle tanımlanmaktadır "Ehli Sünnet."
--------------     

SORU 2:   Ehli Sünnet tabiri hangi ortamda ve nasıl doğmuştur? Bu tabir, ilk kez ne zaman ve kimler tarafından kullanılmıştır? Ehli Sünnet» tarihteki ilk temsilcileri kimlerdir?

     İsmail Kazdal:
     Bu deyimin ortaya çıkış zamanını açık bir biçimde belirten inanılır bir kaynak görmedim, kulaktan kulağa dolaşan bir hadis dışında. Tatbikat olarak, elbette ki Allah'ın resulune bağlanan ilk insandan sonra, Ehli Sünnet vardır ama, deyim olarak, Müçtehidler dönemi de denilen ve hicri ikinci asrın sonlarına kadar süren dönemde yoğunlaştığı söylenebilir bu deyimin.
     Elbette ki hiç bir büyük müçtehid, "Yalnız benim içtihatlarım Resulunküne uygundur, diğerlerininki doğru değildir" gibi, ayrılık tohumları eken iddiada bulunmamıştır. Fakat her zaman olduğu gibi, her bir müçtehide bağlı olan mukallidler, kendi bağlı bulundukları okulun üstünlüğünü iddia etmekte o kadar ileri gitmişlerdir ki, sonunda uzlaşmaz birer hizib haline dönüşmüştür içtihat farklılıkları.
     Kanaatimce, sünnete uymak, kendisinden başkasını uymamakla itham etmek de bu dönemde mukallidlerin tutumuyla ortaya çıkan bir kötü lokalleşmedir. Bazı küçük konulan bile sivrilterek uzlaşılamaz bir durum meydana getirmişlerdir bu mukallidler. Uzlaşma olsa bile, bu uzlaşma sathi yüzeysel düzeyde kalmıştır.
     Üst kademe, elit insanlar ne kadar titizlik ve dikkat gösterirse göstersin, ki göstermişlerdir, bağlıları ayrılıkta başlarını alıp gitmişlerdir.
     İlk zamanlardaki anlayış ile zamanımızdaki telakkiler arasında pek büyük farklar görmüyorum. Belki sadece, biçimde bir farklılık varsa da, hiç de önemli bir şey değildir bu fark.
 
SORU 3:    Ehl-i Sünnet tabirine neden ihtiyaç duyulmuştur ve bu tabirle çizilen çerçevenin mahiyeti nedir? Yani bu tabirle nelere sahip çıkılmak ve nelerden kaçınılmak istenmektedir?
     
      İsmail Kazdal:
      Bir İlmihal kitabında "Ehli Sünnet nedir?" sorusuna verilen cevap; "Hz.Ebu bekir'in Resulden sonra en büyük müslüman olduğuna inanmak ve mestin hak olduğunu kabul etmek" olarak cevap verilmiştir. Bu cevap da gösteriyor ki, fırkalaşmanın, mezhepleşmenin kökeninde, itikâdî olmaktan daha çok, siyasî sebepler aranmalıdır. Siyasî hizibleşmeler, kendilerine Resul sünnetini destek olarak almaya çalışmışlar ve bu yoldan haklılıklarını geniş halk kitlelerine kabul ettirmeye gayret etmişlerdir. Oldukça etkili bir silahtır halka kendini kabul ettirmek yolunda olanlar için, Resul çizgisinde olduğunu kabul ettirmek. Çünkü, hiç de kolay bir iş değildir İslâm dinini Resul'un sünnetinden ayırmak, farklı görmek. Mukalüd hiziblerin bu yöntemi çok etkili olmuş ve bir çok siyasî hizıb, bu deyimin ifade ettiği pek de net olmayan anlam etrafında birleşmişlerdir.
      Karışıklık, Resulun doğru ya da eğri biçimde yorumlanmasından doğmuştur.
      Bu gerçeklerden daha başkaları da vardır elbette. Meselâ; Islâm dinine bağlı olan topluluklar (ki elbette ilk olarak Arab kökenli olanlar) güçlenip yaygınlaştıkça, zorunlu olarak merkezi otoritenin kontrol gücü de zaafa düşer. Hele de ulaştırma araçlarının iptidayiliğini de düşünürsek, geniş bir alana yayılmış devlette bu otorite büsbütün kaybolabilir. Böyle olunca da her kafadan bir başka ses çıkmaya başlar. Her ne kadar, resmî mahellerde ve başta camiler olmak üzere, devlet başkanı adına hutbe okunur ve fetva makamlarında halife adına fetva verilir ise de, bu durum gerçek manzarayı yansıtmaz. Merkezden uzak bölgelerde, merkezin tayin ettiği valileri ister istemez içine alan, mahalli düşünüş biçimleri ve hayat görüşü, İslâm'ın ayrı ayn yorumlarını ortaya çıkarır ve böylece itikat kargaşası ortalığı sarar.
      Başka başka örf ve adetler, islâm devletinin sınırları içine girmiş, her giren de kendi örfünün büyük bir bölümünü terk etmemiş; kendi örflerini terkedip İslâmlaşacakları yerde, İslâm'ı kendi örflerine uydurmaya çalışmışlardır. Böyle olduğu için de, İslâm'ı mahalli örfler yönlendirmiştir. Sonuçta, beyinler, İslâmi yönlendirme ile değil, başıbozuk ve manasız örflerle, dünyâya, eşyaya, olaylara, hasılı, çevresinde olanlara bakmış ve görüşler, değerlendirişler İslâmi kaynaktan büsbütün kopup uzaklaşmıştır. Birlik ve beraberlik artık düşünce ve itikad hüviyetinden çıkmış, sadece amelde (özellikle şahsi ahvalde) kurulmaya bakılmış, bu uğraşma da fıkıh ilmini en önemli bir plana çıkarmıştır. Aslında bu nokta, beşinci sorunun cevabı içinde olacaktır.
      Nelere sahip çıkılmak istendiği sorunuz kısaca açıklanmıştır.
      
SORU 4: Ehl-i Sünnet denildiğinde sadece itikadı bir farklılığa mı, yoksa sadece ameli bir farklılığa mı işaret edilmektedir? Buna göre, itikad yönünden Ehl-i Sünnet dışında görülen ve Bid'at Ehli ya da sapık sayılan bir fırkanın amel yönünden 'Dört Hak Mezhep' arasında gösterilmesi, ya da Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat Mezheplerden olmadığı halde 'hak' kabul edilebilecek bir beşinci, bir altıncı mezhebin varlığından söz edilmesi mümkün müdür? Amel bakımından 'Dört Hak Mezhep' diye anılan mezheplerin hepsi de itikad yönünden Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat mezheplerden midir?


     İsmail Kazdal:
     Dördüncü uzun sorunuzun içerdiği konuların cevabı da yukardaki ifadelerde bulunmaktadır.
     Yalnız, dördüncü uzun sorunuzun içinde, "Ehli Sünnet camiası içinde gösterilen dört hak mezhebden başkaları da Ehl-i Sünnet itikadı içine girer mi, gösterebilir mi?" gibi nazik bir sorunuza birazcık değinmek gerekmektedir.
     Ehl-i Sünnet deyiminden anlaşılan genel anlamı başlangıç bölümünde belirttik.
     Bize göre, o tanım içine girebilecek her ekol, her topluluk "Ehl-i Sünnet" sayılmaya lâyıktır. Sadece dört fıkhı mezhep değil, Allah Resûlunü kendisi için rehber edinen her itikâdî, fıkhî ve hattâ siyasî mezhebler, Ehl-i Sünnet olarak kabul edilmelidir.
     Zaten herkes de bilir ki, fıkhî mezheb imamları sadece dört değildir. Ehl-i Sünnet alimlerinin de üstün vasıflarına hürmet ettikleri daha bir çok ekol olabilecek muhterem müctehid imamlar vardır. Haşan Basri, Ebu Leyla, İmam Zeyd, Süfyân Sevri ve daha niceleri, bizzat Ehli Sünnet'in dört hak mezheb olarak kabul ettiği, mezheb, ekol olabilecek imam müçtehidler vardır. Hattâ dört büyük Ehli Sünnet mezhebinden biri olan Hanefî mezhebi imamı Numan b. Sabit, İmam Zeyd'e öğrencilik yapmıştır.
     Kanaâtimce, zamanımıza kadar büyük kitlelerde yaşamaya devam eden Ehli Sünnet’in dört mezhebi, en isabetli, en şaşmaz fetvalara sahip olduğu için değil, iyi ve isabetli fetvalarla birlikte siyasî otoritenin benimseyişinden ötürü yaygınlaşmış ve bize kadar ulaşmıştır. Dört mezheb bağlılarının Ehli Sünnet'ten saymadığı ve hatta beşinci ve de batıl mezheb olarak gördüğü, mesela, Caferi mezhebi de, başka bir siyasî otoritenin zamanımıza kadar taşıdığı bir mezhebdir. Ve bu mezhebe bağlı olanlar, yirminci asrın son çeyreğinde, tarihin ender olarak kaydettiği bir İslâm devrimi gerçekleştirmiştir.
     Demek istediğim, santimi bir biçimde umdelerine sarılarak İslam dini üzerinde kafa patlatan ve İslam'ın dünyaya yayılmasına vesile olan bütün İslâm büyükleri ve onlara bağlılıkla isim kazanmış bütün mezheb topluluklarına Sünnet'e bağlı cemaat denilebilir ve de denilmelidir. Zira, İslâm dininin getiricisi Resulu inkar etmek, hatta önemsiz saymak bile, İslam dininin dışına çıkmak olur, öyleyse bir cemaat, topluluk, İslam dini içinde olduğunu söylüyorsa, söyleyebiliyorsa, onu Ehli Sünnet saymak, birleştirici bir din olan İslam'a daha uygun düşer. Elbette bu hüküm, Ehli Sünnet vasfına sahip çıkanların doğru yol üzerinde oldukları kabul edilirse geçerli olur.
     Durum böyle olunca, yani, Ehli Sünnet, birinci soruya verilen cevapta tanımlandığı gibiyse, elbette ki diğer mezhebler gibi, itikadî açıdan, dört büyük fıkhı mezheb de, Ehli Sünnettir.

Bk.Aylık Dergi, 71

 
SORU 5 : Ehl-i Sünnet denildiğinde akla gelen belli-başlı akımlar (fırkalar veya mezhepler) hangileridir? Bu Ehl-i Sünnet mezhepler, Kur'an-ı Kerim dışındaki şer'i delillerde ve fıkhî kaynaklarda (örneğin Hadîs kaynaklarında) ittifak halinde midirler? Değillerse bu durumu kısaca nasıl açıklayabilirsiniz?
    

      İsmail Kazdal :
      Bugünkü Ehl-i Sünnet anlayışına göre, amelî dört, itikadı iki olarak altı mezhep ve sayısız tarikatlar vardır. Tabi ki bunların hepsi kendilerine Kur'anda ve Sünnet'te yer bulmaktadır. Yerlerinin var olup olmadıklarını bulmak, hele de ittifak aramak hayli zor bir iştir. Başta da söylediğimiz gibi, her hizib, her fırka kendisini sağlam kaynaklara dayamak ihtiyacındadır kabul edilebilir duruma gelmek için.
      Burada bir paradoksa işaret etmek gerek. Ehl-i Sünnet'in, kendi içinde gördüğü bir çok ana tarikat, aslında yine Ehl-i Sünnet'in beşinci ve de batıl gördüğü bir mezheb içinden doğmuştur. En azından, Nakşilik hariç, diğer onbir ana tarikat (Rufaî, Yesevî, Bedevi, Mevlevî, Bektaşî vesaire gibi) Şii ve hatta Alevi meşrebli tarikatlardır. Buna rağmen, Şiiliği tel’in eden Ehl-i Sünnet onun içinden çıkan bu tarikatları hak olarak kabul eder ki, bu durumu anlamak bizim için gerçekten de çok zordur.

    
SORU 6 : Meseleye bir de bireyler açısından bakacak olursak, bir kimsenin müslüman kabul edilebilmesi için mutlaka Ehl-i Sünnet mi olması gerekmektedir? Ehl-i Sünnet olmadan da müslüman olunabilinir mi, yoksa Ehl-i Sünnet dışında kalanlar kesinlikle sapık ve Bid'at Ehli olarak mı nitelenilir? Bu sapıklık ve Bid'at Ehli olmak küfürde olmak anlamına mı gelmektedir? Bir de şu: Ehl-i Sünnet olduğu halde müslüman kabul edilemiyecek kişiler ya da fırkalar bulunabilir mi?

 
      İsmail Kazdal:
      Bir kimsenin müslüman kabul edilebilmesi için, mutlaka Ehli Sünnet olması gerekir mi? sorusu, oldukça netameli bir sorudur. Onun için de cevaplanması çok zor bir sorudur.
      Ehli Sünnet, birinci soruya verdiğimiz cevaptaki anlamı taşıyorsa, ki taşıdığına inanmaktayız; yani, Kur'an emirlerini Rasûl söz ve tatbikatında takib etmekse, elbette ki, her müslümanın bu inançta olması şarttır. Rasûlu, hiç karışıksız, apaçık bilinir bütün hareket ve sözlerinde taklid etmek bir müslüman için en emin bir yoldur. Yeter ki, ona ait olduğundan emin olunsun.
      Ama, sorunuz, bugünkü Ehli Sünnet telâkkisine bakılarak sorulmuşsa, bir kişinin müslüman kabul edilebilmesi için Ehli Sünnet'e dahil olması hiç de gerekli değildir. Hatta ve hatta, bazı noktalarda, ayrı olarak daha da emin bir yol gibi gözükmektedir bize.
      Kaynaklarda ittifak mı? Elbette ki yok! Kaynaklarda sadece Allah'ın birliği hakkında bir ittifak var mücerret anlamda. Ayrılığa vesile olan her ifade yanlıştır, batıldır. Mezheb ve tarikatlar, isteseler de istemeseler de birer hizib olmaya mahkum olduklarına göre, hizbe engel olacak hele de ittifakla bir kaynak bulmak hiç mümkün değildir.
      Sünnet dışında kalmak insanı ehli delâlet yapar mı? Yukarlardaki Ehl-i Sünnet tanımlamaları çerçevesinde elbette ki yapar. Tekrar edelim. Sünnet'i taklid ve takib edilen Rasûl, Kur'an'ı, yani, Allah'ın emir ve yasaklarını uygulamış ve bize onun için örnek teşkil etmiştir. Bunu hem kendi uygulamış, hem de çevresine uygulatmıştır. Onun için bir bakıma Rasûl'e uymak, ama gerçekten bilinen yanlarıyla ona uymak, Kur'an'a ve dolayısıyla Allah'a uymak keyfiyetinde olduğu için, onun kesin olarak bilinen sünnetine uymamak, insanı gerçekten bid'aya sürükler.
      Ehl-i Sünnet olduğu halde, müslüman kabul edilemeyecek kişiler ve fırkalar vardır ve de sayısızdır.
      Ölçüsü ise tektir. Her kim Kur'an'da belirtilen biçimde yaşamıyorsa, bu yaşama biçimini en azından kalbinde taşımıyorsa ve istemiyorsa, hele Kur'an dışında tanzim edilmiş bir hayat düzenine kalbi bir red hissi taşımıyorsa, hele bir de üstelik, Kur'an dışı bir hayata razı olarak yan gelip yatıyorsa, rahatına bakıyorsa, bu kişi veya kişiler, grublar, fırkalar, kendilerine Ehl-i Sünnet de dense (ki bunlara zaten Ehl-i Sünnet denmesi yanlıştır) asla müslüman sayılmazlar.

Bk.Aylık Dergi,84
    
SORU 8 : Günümüz dünyasında İslami bir yönetime kesin olarak hayır diyen ve her vesileyle karşı çıkan taguti düzenler, Ehli Sünnet itikadına sahip çıkmakta, daha doğrusu sahip çıkar görenmektedirler. Acaba sizce bu taguti düzenler Ehli Sünnet'in koruyuculuğu rolünü oynamaktan ne ummaktadırlar? Hem sonra niçin bu tağuti düzenler, gösteriş icabı da olsa, İslam'daki başka akımlara değil de Ehli Sünnet anlayışına sahip çıkıyor görünmektedirler? Bu sahiplenişi, Ehli Sünnet anlayışının pasifliğine, uzlaşmacılığına yormak doğru olur mu? Buna bağlı olarak, Ehli Sünnet mezheplerde 'İslami Hükümet' anlayışı imandan bir cüz sayılır mı; sayılmazsa, bunu bir noksanlık olduğu ve tağuti düzenlerin Ehli Sünnet'e ilgi duyuyor görünmelerinin buradan kaynaklandığı söylenebilir mi?
     

     İsmail Kazdal:
     İslamın önerdiği hayat biçimine, hayat görüşüne hayır diyenler, yukarda da söylediğimiz gibi Ehli Sünnet olamazlar. Çünkü, Allah'ın Resulü Kur'an'ın önerdiği hayat nizamını kurmuş ve bu hayat da onun Sünnet'i olmuştur. Bu bakımdan, nizam açısından Ehli Sünnet'i gevşek saymak, deyimin ifade ettiği anlamı değil, bu sıfatı kendilerine ait sayanları ilgilendirir bir meseledir. Ehli Sünnet anlayışını, gerçek yapısını, hiç kimse gevşek, eyyamcı, iddiasız bulamaz. Ehli Sünnet, Allah'ın istemediği bir dünya kurmak adına ve lehine kullanılamaz. Tağutî düzenlerle uyuşanlar, bu kötü dünya gidişine paralel bir durumda olanlar, her şeyden önce müslüman sayılamazlar. Tağutî düzenler, Ehli Sünnet'i değil, onunla ilgisi olmadığı halde ondanmış gibi görünenleri, ona sahipmiş gibi tanınanları kullanmaktadır.
     

SORU 9:  Ehl-i Sünnet anlayışının, tarih içerisinde Ehl-i Sünnet âlimlerce eleştirildiği olmuş mudur hiç, veya sizce bir Ehl-i Sünnet eleştirisi'nden söz etmek mümkün müdür? Mümkün değilse, neden mümkün olmadığını, mümkünse, bu eleştirinin hangi noktalardan başlatılabileceğini gerekçeli olarak açıklar mısınız?         
          

     İsmail Kazdal:
     "Ehli Sünnet” deyiminin ifade ettiği genel ve de geçerli değerler üzerine kimsenin laf ettiğini bilmiyoruz. Ama ona sahip çıkanları terki de tâbi tutanlar oldukça fazladır. Bu da anlayış farklarından kaynaklanan tenkitlerdir ve köklü değildir.
     
         
SORU 10:  Ehl-i Sünnet anlayışının günümüzdeki uygulamasına bakarak, bugün hakkıyla temsil edilip edilmediğine veya gereği gibi anlaşılıp anlaşılmadığına değinir misiniz? Bu bağlamda, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat anlayışının tam anlamıyla kavranabilmesi için hangi kaynaklara başvurulması gerekmektedir? Bu kaynakların tümü de Ehli Sünnet âlimlerince ittifakla kabul edilmiş kaynaklar mıdır?
       
     İsmail Kazdal:
     Bütün sorulara verdiğimiz cevaplardan da anlaşılacağı üzere, Ehl-i Sünnet itikadı yozlaşmıştır, yanlış telakki taşıyanların eline düşmüştür. Birleştirici vasfı onu temsil ettiğini iddia edenlerin eliyle yok olmuştur. Ayrılıklara alet edilmektedir. Yahut da her İslâm dışı iddiayı doğru kabul ettirebilecek bir yapıya sahip hale getirilmiştir.
     Ehl-i Sünnet, Resul’e yeniden ulaşma çabası ile ayağa kalkabilir. Bu da her halde bugünkü şartlarda ve kafalarla mümkün gibi görülmemektedir. Evvelâ Allah'ın hududlarına sığınmakla, sonra da bağnazlıktan kurtulmakla elde edilecek yüksek bir nimettir bu.

Bk.Aylık Dergi, 108 


    

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :