Hit (3607) KUR-234

Darul Kurra Medreseleri

Kurum Türü : Medreseler Kurucusu :
Eğitim Dili : Kuruluş Tar :
Ülke / Şehir : Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye / İstanbul Özellik :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2009-01-24 Güncelleyen : Nurgül Çepni/2009-01-27

Darul Kurra Medresesi

"Yer, mekân, ev" gibi anlamlara gelen "dar" ile "okuyan" anlamındaki "kari" kelimesinin çoğulu olan "kurra" kelimelerinden meydana gelen "Dâru'l-Kurra", Kur'an-ı Kerim'in öğretildiği, bir bölümünün veya tamamının ezberletildiği ve kıraat vecihlerinin talim ettirildiği mektepler için kullanılmıştır.

Bazı Müslüman devletlerde bu müesseselere "Dâru'l-Kur'an" ve "Dâru'l-Huffaz" gibi isimler de verilmiştir.

Bilindiği gibi Hz. Peygamber, daha bi'setin (Peygamberlik ve vahyin gelişi) dördüncü senesinde kendi evinden başka gizlice eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunmak üzere, Safâ tepesinin eteklerinde bulunan ve Beni Mahzûm kabilesinden olan Erkam'ın evini kullanmaya başlar. Hz. Peygamber burada hem Müslümanlara, hem de kendisini dinlemek ve buna göre karar vermek isteyenlere Kur'an okuyup öğretiyordu. Böylece burada özellikle Müslümanlara hem Kur'an öğretiyor, hem de inanç ve sabır konusunda onları eğitiyordu. Bunları nazar-ı itibara aldığımız zaman vahyin başlangıcında kendi evindeki ilk öğretimi bir tarafa bırakacak olursak, İslâm dünyasındaki ilk "dâru'l-kurra"nın Erkam b. Ebu'l-Erkam'ın evindeki bu dâru'l-kurra, ilk hocanın da bizzat Resulullah olduğu söylenebilir.

İslâm yayılış tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen Akabe bey'atlarından sonra Hz. Peygamber, Yesriblilere (Medine) Kur'an muallimi (öğreticisi) olarak Mus'ab b. Umeyr'i göndermişti. Böylece, daha kendisi ve ashabı oraya varmadan, oradaki Müslümanların gerek Kur'an, gerekse bu sayede İslâm'ı öğrenmelerine imkân sağlamıştı.

Mekke'nin fethinden sonra vilayetlere tayin ettiği valilerden bir kısmı, aynı zamanda Kur'an muallimi idi.

Bugün, "Mescidu'n-Nebevî" dediğimiz mescidinde çeşitli vesilelerle bizzat kendisi Kur'an öğretirken, Suffa'da da hem kendisi hem de Ubâde b. Sâmit gibi kimseler bu konuda ona yardımcı oluyorlardı. Bu sayede Suffa ashabı da Kur'an öğrenmiş oluyordu. Keza o, mescidlerde Kur'an derslerini teşvik ediyordu.

Nitekim, Sahih-i Müslim'de belirtildiğine göre Yahya b. Yahya et-Temimî'nin Ebû Hüreyre'den nakledilen uzunca bir hadisinde Resulullah: "Allah'ın evlerinden birinde, Allah'ın kitabını okumak ve kendi aralarında mütalaa etmek (tedârüs) üzere toplanan her topluluğa Allah, sekinet (iç huzuru, rahatlık) verir, onları rahmet kaplar, çevrelerinde melekler toplanır ve Allah, onları meleklerin yanında anar." Gerek bu hadis, gerekse daha başka birçok hadiste Kur'an ve onunla ilgili ilmin öğrenilmesinin önemi üzerinde durulur.

Hz. Peygamber'in, Kur'an öğrenmenin önemli vasıtalarından biri olan okuma yazmaya karşı olan ilgisini ortaya koyan olaylardan biri şudur: Bedir savaşında harp esiri olarak karşı taraftan ele geçen her bir esir için dört bin dirheme kadar fiyd-i necât (kurtulus akçasi) takdir edilmiş iken, bunların okuma yazma bilenlerinden her biri, Medine'li on Müslüman çocuğa bunu öğretmek karşılığında hürriyetlerine kavuşabileceklerdi. Zeyd b. Sâbit, bunlardan okuma yazma öğrenen Ensar çocuklarından biridir.

Dokuz mescidde eğitim ve öğretimin devam ettiği Medine'den başka, fethedilen veya yeni kurulan merkezlerde ashabın kıraatta mahir olanları dersler veriyordu.

Dimaşk (Şam)'da Ümeyye Câmii'ndeki ders halkalarının bir çoğu kıraatla ilgiliydi. Ebu'd-Derdâ burada Kur'an tâlim ettiği için "Muallimu's-Şam" veya "Kâriu's-Şam" ünvanıyla anılmıştı.

Ögrenci sayısının zaman zaman 1500'ün üstüne çıkması,onun derslerine olan rağbeti gösterir.

Ebu'd-Derda vefat etmeden önce, kıraatini takdir ettiği Fedâle b. Ubeyd el-Ensârî'yi yerine hoca olarak görevlendirmesi için Şam Valisi Muaviye b. Ebi Süfyan'a tavsiyede bulunmuştu. Öyle anlaşılıyor ki bu durum (kıraat ilmi ile ilgilenme) burada uzun süre devam etmişti.

Nitekim seyahatleri sırasında Dimaşk'a da uğrayan İbn Cübeyr (539-614/1144-1217), bu şehirdeki Ümeyye Camii'nde bütün gün devam eden Kur'an dersleri hakkında tafsilatlı bilgi verir. Buna göre sabah namazından sonra "Sub'" denilen meclisle başlayan kıraat dersleri, ikindiden sonra "Kevseriye" adı verilen derslerle devam ederdi. Burada kendilerine "Kevserî" denilen ve Kur'an'ı ezberlemede güçlük çeken yüzlerce kişiye el-Kevser sûresinden itibaren namaz sûreleri öğretilirdi.

Birçok merkezde Kur'an dersleri veren ashabtan itibaren, tabiîn ve tebeu't-tabiîn dönemlerinde değişik lehçelere göre okuyuş tarzları şekillenmeye başlar.

Kur'an-ı Kerim'in yedi harf üzerine indirilmesi, onun yedi lehçe ile okunmasına ve buna bağlı olarak kıraat ilminin doğmasına sebep olmuştur.

Bizzat Hz. Peygamber, Kur'an'ı yedi kıraatla okumuş ve bunu ashabına da öğretmişti.

Müslümanlar, hicrî ikinci asrın başlarında, ashabtan nakledilen bu yedi kıraati temsil eden "Kurra"lar etrafında toplanarak onları öğrenmeye başladılar.

Böylece câmilerde veya özel yerlerde kurralar etrafında teşekkül eden halakalarla kıraat ilmi tahsil edilmeye başlandı.

Mekke'de Abdullah b. Kesir (öl. 120/737), Medine'de Nâfi b. Abdurrahman (öl. 169/785), Şam'da İbn Âmir (öl. 118/736), Basra'da Ebû Amr b. Alâ (öl. 154/770) ve Yakub (öl. 205/820), Kûfe'de Hamza b. Habib (öl. 188/803) ile Âsim b. Behdele (öl. 127/744) gibi kimselerin etrafında ilk kıraat halkaları meydana geldi.

Daha sonra bu mevzudaki çalışmalara ilaveten şaz kıraatlarla ondört kıraat (Kıraat-i erbaa aşere) doğdu ki bu konuda birçok eser telif edilmiştir.

Bu mahsuller, "Kurra halkaları", "Dâru'l-Kur'anlar", "Dâru'l-huffaz"lar ve "Dâru'l-kurralar"in müfredatını meydana getirmişti.

Buralarda, Kur'an'daki kelime ve ibârelerin telaffuzu ile okunuştaki ihtilafları, nakledenlere isnad ederek bildiren "İlm-i Kıraat" tahsil edilmiştir.

Anadolu Selçukluları ile Karamanoğulları dönemlerinde bu müesseseler "Dâru'l-huffaz" adını almış olup başlıca Selçuklular devrinde Konya'da Sâhib Atâ, Ferhûniye (700/1300), Sa'duddin Ömer, Nasuh Bey (715/1315); Karamanoğulları döneminde Hacı Yahya Bey, Hoca Salman, Has Yusuf Aga, Kadı İmaduddin ve Hacı Şemseddin Dâru'l-huffazlarıtesis olunmuştur.

Bilindiği gibi İslâm dünyasinda camiler, uzun süre birçok fonksiyonu birden icra eden mekan olma özelliğini koruyorlardı.

Bununla beraber egitim ve ögretim faaliyetleri bakimindan da Kur'an ve hadis tahsilinin merkezi özelligini muhafaza ettiler. Buralarda ileri seviyede Kur'an ögrenimi için olusturulan ders halakalari "subÕ" ve "tasdir" diye anildi. Kiraat hocasina "seyhu'l-kiraa", görevine de "mesihatu'l-kiraa" denildi.

Sehir câmilerinde yürütülen Kur'an okutma faaliyeti "mesihatu'l-mescid", ordugâhlarda yürütülen faaliyetler "mesihatu'l-cünd" ismini aldi.

Bu sonuncunun hocalarina "kâriu'l-cünd" de denirdi.

Öyle anlasiliyor ki, Kur'an egitimi için açilan bu müesseselere Islâm dünyasinin hemen her yer ve bölgesinde büyük bir önem verilmistir. Zira burada hem Kur'an'in okunmasi, hem ezberlenmesi, hem de bazi görevlerin yapilmasi bakimindan böyle bir mekâna ihtiyaç vardi. Kaldi ki bu ilim sayesinde Allah kelâmi ögreniliyor ve bunun karsiliginda da sevab kazaniliyordu. Iste bu sebeple her dönemde oldugu gibi Osmanli döneminde de bu isimle ve özel bir ihtimamla açilan adi geçen müesseseyi görmek mümkün olmaktadir.

Osmanli egitim ve ögretim sistemi içinde yer alan ihtisas medreselerinden biri de dâru'l-kurralardir. Osmanlilardan önce oldugu gibi Osmanlilarda da "kari"ler ile câmi hizmetlileri genellikle bu müesseselerden yetisirlerdi.

Sibyan mektebini bitiren veya o seviyede özel bir ögrenim görmüs olan bir talebe, bu müesseselerde okumak istedigi zaman, önce en alt seviyedeki bir dâru'l-kurraya girer ve orada hifzini tamamladiktan sonra yüksek seviyedeki bir dâru'l-kurraya devam ederdi.

Buralarda "ilm-i kiraat" ve "ilm-i maharic-i hurûf"u ögrenirdi.

Osmanlilar'in, dâru'l-kurralara büyük bir önem verdikleri anlasilmaktadir. Zira gezdigi yerlerdeki dâru'l-kurralarin bazi özellikleri hakkinda bilgi veren Evliya Çelebi (1611-1682), kendi asrinda oldukça fazla sayida dâru'l-kurradan söz etmektedir.

Nitekim onun verdigi bilgiye göre Amasya'da dokuz dâru'l-kurra vardi. Bunlardan sadece Sultan Bâyezid dâru'l-kurrasinda 300'den fazla hafiz bulunmakta idi.

Bunlarin arasinda kiraat-i seb'a, asere ve takribi bilenler de vardi. Ilk bakista abartili gibi görünen bu bilgi, Amasya Tarihi yazari Hüseyin Hüsameddin'in buradaki mevcud sekiz dâru'l-kurra hakkinda ayrintili bilgi vermesi, Seyahatnâmedeki sayinin abartilmamis oldugunu göstermektedir.

Gerçekten, Evliya Çelebi, gezdigi bütün Osmanli sehirlerindeki dâru'l-kurralar hakkinda tafsilatli bilgiler vermektedir.

Nitekim Istanbul, Edirne, Bursa, Erzurum gibi hemen her yerde bir veya daha fazla dâru'l-kurra oldugu anlasilmaktadir.

Nitekim Basbakanlik Osmanli Arsivi'nin sadece Cevdet Tasnifinin "Evkaf" ve "Maarif" bölümlerine bakildigi zaman bile karsimiza sayisiz dâru'l-kurra çikacaktir ki, bunlarin büyük bir kismi halk tarafindan vakif suretiyle yapilmis olanlardir. Halkin, dâru'l-kurralara olan bu ilgisi son zamanlara kadar devam etmis görünmektedir. Biz, örnek olmasi bakimindan sadece iki dâru'l-kurra ile ilgili iki arzdan (dilekçe) bir iki cümle nakletmekle yetinmek istiyoruz:

a. "Der-i devlet mekine arz-i dâi-i kemine oldur ki, medine-i Izmir'de Hasan Hoca Mahallesi'nde Keçeciler sükunda vaki Haci Emine Hatun binti Mustafa Efendi medrese-i dâru'l-kurrasi vakfindan almak üzere bâ berât-i âli vazife-i muayene ile seyhu'l-kurra ve müderris olan..."

b. "Der-i devlet mekine arz-i dâi kemine oldur ki, nezâret-i dâilerinde âsûde evkaftan Istanbul'da merhum Üveys Bey'in dâru'l-kurra vakfindan almak üzere..." diye devam eden belgelerdeki bilgiler, bize dâru'l-kurralarin diger Osmanli medreseleri gibi vakiflara bagli oldugunu da göstermektedir.

Dâru'l-kurralar, oralarda ögretilen ilimlerle alakasi bakimindan daha çok câmiler içinde veya çevresinde tesis edilmislerdir.

Bugünkü bilgilerimize göre Osmanlilarin ilk dâru'l-kurrasi Bursa'daki Yildirim Bâyezid dâru'l-kurrasidir. Bu dâru'l-kurra, Imam Cezerî'nin gelisiyle Ulu Cami'de açilmisti. Evliya Çelebi, Istanbul dâru'l-kurralarindan bahsederken "evvela ne kadar selâtin camileri, vüzera ve gayri ayân-i kibar camileri varsa her birisinde mutlaka birer dâru'l-kurra bulunur" dedikten sonra müstakil dâru'l-kurralarin isimlerini vermektedir.

Böylece Osmanlilarda da, Anadolu Selçuklulari ile Karamanogullari'nin "dâru'l-huffazlari" gibi müstakil binalari bulunan dâru'l-kurralarin mevcudiyetine sahid olmaktayiz.

Osmanli dâru'l-kurralarinda ders kitabi olarak Semseddin Muhammed b. Muhammed el-Cezerî (öl. 833/1429)'nin bizde "Cezerî" diye söhret bulan eseri, ayrica Ebû Muhammed es-Sâtibî'nin "Sâtibî" diye meshur olan "Kaside-i Lâmiye"si okutulurdu. Bundan baska Cezerî'nin Sâtibî'ye yaptigi "Fethu'l-Vahid" adli serhi, Osmanli dâru'l-kurralarinda okutulurdu.

Öyle anlasiliyor ki, Osmanli dâru'l-kurralari, Yildirim Bâyezid devrinde 798 (1395)'de Bursa'ya gelen Imam Cezerî vasitasiyla Sâtibî ve Cezerî tesirinde gelisme göstermislerdir.

XVI. asirda Kanunî Sultan Süleyman'in emriyle Sokullu Mehmed Pasa, Misir'da Kur'an ögretimiyle söhret bulan Seyh Ahmedu'l-Misrî'yi Istanbul'a celb ederek Eyyub Camii imamligina tayin etmis ve bu zat, 1006 (1597) tarihine kadar bu câmide "Teysir Tariki" ile kiraat okutmustu.

Bu zatin yetistirmis oldugu talebeleri, Osmanli Devleti'nin muhtelif sehirlerine dagilarak kiraat ilmini okutmuslardir. Hicrî 1000 (M. 1591) tarihinden sonra "Teysir Tariki", "Islâmbol Tariki" adiyla meshur olmaya baslamisti.

Gerek ezberletilmek istenilen Kur'an-i Kerim'in, gerekse ögretilmek istenilen diger ilimlerin özellikleri bakimindan dâru'l-kurralarda sik sik tekrar ve uygulamaya dayanan bir ögretim metodunun takib edildigi anlasilmaktadir.

Bu uygulamada câmiler, âdeta birer labaratuar olarak kullanilmislardir. Bununla beraber dâru'l-kurra mezunlarinin imâmet ve müezzinlik gibi câmi hizmetleri de yapabilecekleri göz önüne alinarak itikad ve amele müteallik yeterli ilm-i hal bilgilerinin, diger medreselerde takib edilen metodlarla tedris olunmalari gerekir.

Türkiye'deki dâru'l-kurralar, 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayili Tevhid-i Tedrisât Kanunu'nun 2. maddesi geregince bütün diger okullar gibi Maarif Vekâleti'ne baglanmak istenmisse de zamanin Diyanet Isleri Baskani Rifat Börekçi'nin, bu kurumlarin birer ihtisas okulu olduklari için baskanliga bagli olarak ögretime devam etmesi gerektigi yolundaki israrlari sonucu, Kur'an kurslarina dönüserek varliklarini devam ettirme imkâni bulmuslardir.

Adres :
Web :