Hit (5711) M-765

İslam Öncesi Türk Tarihinin Kaynakları Üzerine

Yazar Adı : İlim Dalı : Bibliyografya
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-04-18 Güncelleyen : /0000-00-00

İslam Öncesi Türk Tarihinin Kaynakları Üzerine

Tarih ilminin yapılmasına, yani tarihin yazılmasına aracı olan her şeye kaynak diyoruz. Bu bakımdan eski Türk tarihinin kaynaklarını üç kısma ayırıyoruz.

A-Sözlü Kaynaklar

B-Arkeolojik Buluntular

C-Yazılı Kaynaklar (Kütüphane malzemeleri)

Şimdi sırasıyla bunlar üzerinde duracağız.

A-Sözlü Kaynaklar

I-Mitoloji, Efsane, Destan ve Eski Türk İnançları

Sözlü olarak günümüze gelen tarihi kaynakların başında mitoloji, eski Türk inançları, örf ve adetleri gibi unsurlar gelir. Dünyanın en çok din değiştiren toplumlarından biri olan Türkler, zaman içerisinde bu dinlerin bazı taraflarını kendi gelenek ve görenekleriyle de birleştirerek günümüze kadar taşımıştır.

Türk örf ve adetleriyle beraber, töre adını verdiğimiz toplumsal düzenin gereği olan yasalara ait ilk kayıtları Çin yıllıklarıyla, Orkun kitabeler,, Divanü Lûgat-it Türk ve Kutadgu Bilig gibi yazılı kaynaklarla, destanlarda görebilmekteyiz. Ayrıca Türk yurtlarını gezen seyyahların eserlerinde de bu töre ve geleneklere rastlanılır. Mesela 585 yılında, Kök Türk Kaganlığının başında bulunan Işbara Kagan, içeriden ve dışarıdan vurulan darbeler yüzünden bunalmış ve Çin imparatorluğundnn yardım istemişti. Onun bu dileğine olumlu cevap veren Çinliler, buna karşılık Işbara Kagan'dan "Çin âdetlerini benimsemelerini" talep ettiler. O da; "bizim adet ve geleneklerimiz çok eski çağlardan beri devam ede-gelmiştir. Bundan dolayı onları değiştirmeye benim gücüm yetmez. Bizim topraklarımızda idare edilenlerle, yönetenler arasında kurulmuş olan düzeni yaralamağa ben cesaret edemem", diyerek herşeye rağmen törelerinden vazgeçemeyeceğini söylüyordu.

Türk töresine verilen önemi bu şekilde Çin kaynaklarından öğrendiğimiz gibi, Kök Türkçe yazıtlardan da kanunların yerinin Türk devlet yapısına nasıl tesir ettiğini görüyoruz. Kitabelere göre, iyi bir kagan ülkesinin törelerini, yani kanunlarını düzenlemeli ve yaymalıdır. Bumın ve İstemi kardeşler kaganlığın başına geçer-geçmez ülkeyi ve töreyi düzenlediler2. Çünkü kuvvetli bir devletin varlığı için gerekli olan şartlardan birisi de kanunlara sahip olmadır.

Her ne kadar Türk milleti kanunlarını yazılı olarak saklamadıysa da, yüzyıllardan beri sözlü olarak gelen töre hükümleri herkes tarafından bilinmekte ve kayıtsız-şartsız uyulmaktadır. Töre hükümlerine aykırı davrananlar ise en ağır şekilde cezalandırılırdı. Bütün Türk sülaleleri gibi. Çingiz Han'ın kurmuş olduğu hanedanlıkta töreye dayanıyordu.

Bilindiği gibi Türk düşüncesinde önemli bir yer teşkil eden otoriter devlet anlayışının iki dayanağından biri töreye sıkıca bağlılık, biri de devlet kuruluşlarının işleyişine damgasını vuran bu nizamda dikkatli ısrardır. Kanunlardan mahrum bir devletin yaşaması zaten düşünülemez..

Araştırmacıların bazılarına göre, tarih sözlü bir ortam içerisinde başlamış ve ifade edilmiştir. Sözlü kaynakların içerisinde saydığımız mitolojinin kadrosuna ise, "tarihte adı geçmeyen veya artık unutulmuş büyük kahramanlara ait efsaneler" girer. Bu açıdan konuya bakacak olursak, tarihimizde gerçekle hikayenin karışmış olduğu pekçok efsaneye sahibiz. Bunların başında, Türklerin şimdilik tarihi kaynaklardan öğrendiğimiz ilk devletleri olan Hunların hükümdarı Mo-tun'un hayatı gelir. Malumdur ki, Mo-tun'un gençliği ve mücadeleleri Çin kaynaklarında renkli bir şekilde anlatılmakta ve bunlar Türk tarihine ait ilk destanı materyaller olarak göze çarpmaktadır. Bunun yanı-sıra Mo-tun ile Oguz Kaganıın aynı kişi olduğunu iddia edenlerin de varlığından bahsetmekte fayda vardır. Hun birliğinin en kudretli ve meşhur hükümdarı olan Mo-tun (M.Ö. 209-174), babasının kendisini varis göstermemesi üzerine, emrinde bulunan ve kendisinin eğittiği bir tümen asker ile babasını bir sürek avında suikast sonucu öldürmüş ve Hun birliğinin başına geçmişti. O sırada ülkede birtakım karışıklıklar olduğundan zayıf bir halde bulunan Mo-tun'dan komşuları olan Tung-hular, babası Tuman’ın hiç durmadan 1000 mil koşabilen atını istemişlerdi. O da bir kurultay toplayıp, durumu vezirlere sormuş, devlet ileri gelenleri bu atın verilmemesi yolunda karar verdikleri halde, Mo-tun bu atı gelen Tung-hu elçisine vermişti. Bu olaydan kısa bir müddet sonra hiçbir töre ve gelenek tanımayan Tung-hular bu kez de Mo-tun'un hatununu istediler. Devlet meelisi derhal savaş ilan etmeyi teklif ettiyse de, Mo-tun kendi eliyle hatununu verdi. Herne pahasına olursa olsun Türklerle savaşıp, onların ülkesini ele geçirmeyi planlayan Tung-hu hükümdan ordusunu toplayarak, sınırda bulunan terkedilmiş, çorak bir araziye girdi. Hükümdar elçi gönderdi ve Mo-tun'dan bu toprağı istedi. O da, hemen kurultayı topladı ve devlet ileri gelenlerinin görüşünü sordu. Onlar da Mo-tun'un daha önceki kararlarını göz önünde bulundurarak, "bu toprak parçasını ha terketmişiz, ha terketmemişiz, ne fark eder" dediler. Bunun üzerine Mo-tun kızarak şöyle kükredi: "Toprak devletin temelidir. Biz onu başkasına nasıl verebiliriz" dedikten sonra, toprağı verme taraftarı olanların başını hemen kestirdi.

Türk tarihi için son derece önemli olan bu efsaneyi vesika Çin'in ilk resmı tarihi sayılan Shih-chi adlı yıllığın 110. bölümünde kaydedilmiştir.

Bundan başka efsaneyi unsurların içinde bulunduğu Türklerin türeyişleriyle alakalı sözİü kaynakların içerisinde Kök Börü ve Ergenekun efsaneleri gelir ki, bunların da Türk tarihi açısından önemi; milletimizin karakterini ve millî yapısını yansıtmasıdır. Bu efsaneleri de şöyle özetleyebiliriz: "Her şeyin sahibi olan Tanrı birgün yukarıda mavi gökleri yarattı. Sonra bu muazzam uzay boşluğu içerisine dünyaları yerleştirdi. Önce göğü, sonra da yagız-yeri yaratmıştı. Bütün bunlara rağmen eksik olan birşey vardı. Bu yaratmış olduğu evrene öyle birşey eklemeliydi ki, hem kendisinin yarattıklarının en üstün varlığı, hem de bu dünyanın bir anlamı olmalıydı. Böyle düşünürken kendisinden de birşeyler kattığı insanı vücuda getirdi. Ye "yukarıda mavi gök, aşağıda yagız yer kılınmış; ikisinin arasında da insan oğlu yaratılmıştır. Fakat Tanrı, insanlan farklı farklı yarattı. Onları çeşitli ırklara, kabilelere böldü. O, insan ırklarının bu şekilde birbirlerini tanımalarını ve karışmamalarını istiyordu.

Binlerce yıl geçtikten sonra insanoğlu yeni yeni şeyler öğrendi, başka başka özellikler kazandı. Irklar zamanla birbirlerinden tefrik edilmek için çeşitli adlar almaya başladılar.

İşte bunlardan birisi vardı ki, o zamana kadar yaratılmış olan hiçbir ırka, hiçbir soya benzemiyordu. Tanrı, bu ırka o vakite kadar meydana getirdiği hiçbir soyda olmayan meziyetler ve hünerler bahşetti. Bu ırk dünyanın en savaşçı, en zeki, en dürüst, en güzel ahlaklı ırkıydı. Bulunduğu coğrafyada ona korkuyla karışık bir saygı hissi vardı. Bu ırk zayıfların ve haklıların koruyucusu, zalimlerin ve haksızların düşmanıydı.

Yukarıda her ırkın kendini diğerlerinden ayırmak için adlar almaya başladığını söylemiştik. O zamanlar, bahsetmiş olduğumuz bu ırkın başında tıpkı kendisi gibi çok cesur, yiğit ve akıllı bir kişi vardı. Herkes onun sözünü dinler, yap dediğini yapar, yapma dediğini yapmazdı. Bu kişinin adı Türk’tü. Türk "güç, kudret, erdem" demekti. Onun soyundan gelen kişiler de bu özelliklerinden dolayı o öldükten sonra, bu adı almayı uygun buldular.

Türk'ün yeryüzünde bu kadar sevilmesi, bu ırkın üstünlükleri yüzünden dünyada bazı ayrıcalıklara sahip olması, çevredeki toplumların ve ülkelerin bazılarının ona düşman olmasına sebep oldu. Onun bu düşmanları aralarında gizli planlar yaparak; Türk milletini birgün tuzağa düşürerek büyük bir bozguna uğrattılar. Bu korkunç baskından bir çocuk haricinde kimse kurtulmamıştı. Düşman askerleri bu çocuğu öldürmemişler, fakat kol ve bacaklarını keserek bir bataklığa atmışlardı.

Yeryüzünde olup-biten bu işleri Tanrı makamından seyrediyordu. Kendi yaratmış olduğu, bu kutlu ırkın yok olmasına razı olmadı. Onun için bu çocuğun yanına bir dişi kurt gönderdi. Bu dişi börü, çocuğa et ve yiyecek getiriyordu. Bunlarla beslenen çocuk ölümden kurtuldu. Biraz büyüyen bu çocuk kurtla birleşti ve kurt ondan gebe kaldı. Etrafta kurt gibi yaşayan bir çocuğun olduğunu duyanlar, onu öldürmeye geldikleri zaman, kurt Tanrı'dan gelen buyruğu dinleyerek, çocukla birlikte yaşadıkları göl kıyısının kuzeyinde bulunan bir dağa kaçtı. Bu dağın içerisinde çok büyük bir mağara vardı. Börü çocuğa yol göstererek mağaranın içerisine girdi. Ortasında otları, ağaçları, nehirleri ve gölleri olan bir ova bulunuyordu. Bu ovanın genişliği onlarca km2 idi. O kadar güzel bir yerdi ki, Tanrı bu Türk çocuğunu adeta cennetin dünyadaki bir eşi olan bu yere özellikle getirmişti. Onun burada çoğalmasını, güçlenmesini ve yeniden kendi adaletini uygulamasını istiyordu. Börü burada on erkek çocuk doğurdu. Bu on çocuk büyüyünce, bu dağı binbir güçlükle geçip, on tane kız kaçırarak buraya getirdiler ve burada çoğaldılar. Bunlardan birisi kendisine Aşina soy adını alarak, çadırının önüne kurt başlı bir sancak astı. Daha sonra bunların hepsinin başı oldu.

Aradan yıllar geçti, Türkler buraya sığmaz oldular. Artık Ergenekun (Kunların çoğaldığı, ergenleştiği yer-Halkın çoğaldığı yer) adı verilen bu kutlu yurttan çıkmak gerekiyordu. Çünkü onlar yıllarca atalarından çeşitli hikayeler dinlemişlerdi. Yaşadıkları, çoğaldıkları bu yurdun dışında bir zamanlar atalarının hükmettiği çok geniş ülkeler vardı. Burada durup, oturmak onlara yakışmazdı. Türk'ün yaradılışının bir gayesi bulunuyordu. O sadece ok çekip, kılıç sallayan bir kavim değildi. Tann onu yeryüzünde adaleti ve düzeni sağlasın diye göndermişti. Dürüstlüğün ve iyi ahlakın timsali olması için vazifelendirmişti. Bu görevlerini icra etmesi için yeniden dünyanın içine dalmalıydı. Fakat buna bir engel vardı. Bu geniş ovadan çıkmanın bir yolunu bilmiyordu. İçlerinden akıllı bir demirci Çıkıp, kendisinin bir planı olduğunu söyledi. O, dağın bir yerinde demir madeni olduğunu ve burayı eriterek dışarı çıkabileceklerini söylüyordu. Buna herkes yürekten sevindi. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç herkes elinden geldiğince çalıştı. Kimi odun toplayıp-yığdı, kimi körük dikti. Dağın birçok yerinde sıra sıra kömür dizildi. Yamaçların sağına-soluna bir sıra odun, bir sıra kömür kondu. Dokuzyüz deve derisinden yapılan körükler çalıştı; en yaşlı Türk odunları ateşledi ve ellerini göğe kaldırarak ulu Tanrı'ya yalvarmaya başladılar. Tanrı yeryüzüne göndermiş olduğu bu kavmin dualarını işitti. Demir dağ eridi. Türkler hep bir ağızdan "Tanrı Türk'ü korusun" diye bağırıyorlardı ve O'da yeryüzünün efendisi bu kavmi esirgedi. Yol açıldı. Ancak onların bu günü unutmalarına imkan yoktu. Bu kutlu gün bayram ilan edildi. Hayatlarının yeniden başlangıcı, yeni yılın ilk günü olarak kabul gördü. Bütün Türk boyları yaşadıkları müddetçe bu günü unutmadılar. Ergenekun Bayramı'nda çeşitli oyunlar, eğlenceler ve spor müsabakaları düzenledikleri gibi, atalarının yeniden çoğaldıkları bu yere her sene giderek kurbanlar kestiler. Buraya "Ata sini" yani "Kutlu Atalar Mezarlığı" adını vererek, orada kurultaylar düzenlediler. Yeni yılı karşılarken, burada merasim yaptılar, hanedanlar devletin başına geçerken halkın da katıldığı, kaganlık seçimlerini burada yaptılar".

Hun ve Kök Türk döneminin efsanelerinden sonra biraz da Uygurlarınkinden bahsedelim. Bilindiği gibi, Kök Türklerden sonra Türk devletinin başına Uygurlar geçtiler. Çin kaynaklan Uygurların, Kök Türkler gibi Hunların neslinden oldukları yolundaki haberlerde hem-fikirdirler ve onların da kurttan türediğini söylerler. Hatta Çin yıllıklarında Uygurların sesinin kurda benzediği zikredilmektedir. Uygurlara ait iki önemli efsane mevcuttur: Bunlardan birisi Türeyiş, diğeri Göç Efsanesidir ki, konulan kısaca şöyledir: "Hunlann eski tanhularından birinin o kadar güzel iki kızı vardı ki, Tanrının onları insanoğulan ile evlendirmek için yaratmış olduğuna inanmıyordu.

Böylece kızlarını daha yüce biriyle evlendirmek için memleketinin kuzey taraflarında yüksek bir kule yaptırdı. İki konçuy buraya hapsedildiler. Bir börü, Hun konçuylarının yaşadığı kulenin etrafında gece-gündüz dolanıyordu. Kulenin dibinde kendine bir in yaptı. Küçük kız, bu kurdun babalarının kendileriyle evlendirmek istediği varlık olduğuna inanarak, kuleden aşağıya inerek kurtla evlendi. İşte bunlardan olan çocuklar Uygur halkının atalarıdır. Söylendiğine göre Uygurların sesleri kurtlarınkine benzer5.

Uygurların eski yurtlarında Karakurum adında bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir çıkardı. Birinin adı Selenge, diğeri Togla. Bu iki nehir arasındaki bir ağaç üzerine birgün kutlu bir ışık indi. Bu ışık dokuz ay boyunca devam etti ve ağacın gövdesi şişti. Dokuz ay on gün sonra bu ağacın içinden beş çocuk çıktı. En küçüğünün adı Bugu idi. Memleketini çok iyi idare ettiği için han oldu. Kendisinden sonra gelenlerde Uygurların kaganı oldular.

Daha sonra onlar Çinlilerin T'ang sülâlesiyle birçok savaşlar yaptılar. Uygur prensesleri Karakurum'daki kutsal bir dağda oturuyorlardı. Çinliler, Uygurların zenginliğinin buradan geldiğine inandılar. Onun için, "siz bizim prensesimizi aldınız, buna karşılık sizin kutlu dağınızdaki taşlan biz alıp kullanmak istiyoruz" dediler. Devlet ileri gelenleri buna karşı çıktılarsa da, kaganı kandırdıklarından dağı parçalayarak Çin'e götürdüler. Bu taşların götürülmesinden sonra bütün hayvanlar göç, göç diye bağırmaya başladılar; kagan öldü ve Uygurlar Turfana göç etmek zorunda kaldılar. Böylece "Uygurların Göç ve Türeyiş" efsanelerini de özetlemiş olduk.

Zaman içerisinde meydana gelen destanlar yukarıda görüleceği üzere birçok mitolojik unsuru bünyelerinde toplamıştır. Türk dili ve edebiyatının en mühim bakiyelerinden olan destanlar Türk tarihi açısından da kaynak özelliği taşır. Destanlar Türk milletinin tarih sahasına çıkışıyla başlar, günümüze kadar gelişen edebiyatımızda ise üzerinde sıkça söz edilen bir tür olarak görülür. Geniş zaman çizgisi içerisinde bazan tarih, bazan da almış olduğu unsurlar icabı bir hayat hikayesi anlamındadır. Destanlar milli ülkülerle donanmış manzum eserlerdir. Çağlardan beri sürüp-gelen bu destanlar, milli ruhu ifade eder. Milli ruhu hayatta tutabilmek, hatta milli tarihi yaratabilmek için pekçok milletin uydurma destanlar bile yazdığına tarih şahit olmuştur. Mesela bugünkü Fars milletinin bir ırk olarak ayakta kalabilmesi milli şairleri Firdevsi'nin yazmış olduğu Şehname'ye bağlıdır.

Türk destanlarına bir nevi halk tarihi de diyebiliriz. Türk destanları üzerinde çalışan ilk Türk ilim adamı Ziya Gökalp'tir. Ziya Gökalp'in vaktiyle ilkokul çocukları için çıkan "Çocuk Dünyası" adlı haftalık dergide "Türk Tufanı" başlığı ile yazdığı bir manzume Oguz Kagan Destanı'nın değiştirilmiş bir şeklidir. Sonra bir Başkurt Türkü olan Z. Velidi Togan, Türk destanlarının sözlü olarak yaşadığı coğrafyayı ve lehçeleri bilip, aralarında bulunmuş olmanın avantajını da kullanıp, destanlarımızı tasnif etmeye çalışmış ve bazı karanlık noktalan aydınlatmıştır.

Milli destanın meydana gelmesi için üç merhalenin geçmesinin lazım geldiği kabul edilir:

1-Destani ruhlu bir milletin çeşitli devirlerdeki maceralı hayatını halk şairleri ufak parçalar halinde söyler,

2-Milletin bütününü ilgilendiren bir hadise, bu çeşitli destan parçalarını bir merkez etrafında toplar,

3-Sonunda, millette büyük bir medeni hareket olur ve o sırada çıkan aydın bir halk şairi bu parçaları toplayarak milli destanı yaratır.

Destanlarımızı bir de nazma çekme çalışmaları oldu, Bunu yapanlar da daha önce söylediğimiz Ziya Gökalp’tan başka, Rıza Nur ve Basri Gocul'dur. Oguz Kagan Destanı'nı nazım şekline sokan Rıza Nur 6100 mısrayı aşan büyük bir eser meydana getirdi?. Son olarak bu hususta gayret gösterenler kişilerden birisi N. Yıldırım Gençosmanoğlu oldu.

Ancak sayısı yüzün üzerinde olan Türk destanlarının tasnifi, incelenmesi, yorumlanması hala tamamlanmış değildir. Bu ortak destanlarımızın bazıları ve konuları şöyledir:

1-Abılay Han Destanı, bugünkü Kazak Türklerine aİt olup. 15. yüzyıldaki Kazak boy birliğinin teşekkülünün izlerini taşır.

2-Alp Er Tonga Destanı'na ait ilk bilgileri Kaşgarlı Mahmut vermektedir. Divanü Lûgat-it-Türk'de Afrasyab olarak geçen Turan hükümdarı Alp Er Tonga ile birleştirilmektedir. Afrasyab, Turan-İran savaşları sebebiyle ilk önce Şehname'de zikredilir. Ancak, Kaşgarlı'nın bahsettiği Alp Er Tonga'nın, Şehname'de geçen Afrasyab ile bir olduğu yolunda şüpheler vardır. Bize göre Alp Er Tonga, 714 yılında Beş-Balık'ın kuşatılması sırasında tuzağa düşürülerek öldürülen, Kapgan Kagan’ın büyük oğludur. Kişilik olarak Köl Tigin'e benzeyen, Kök Türkler arasında çok sevilen ve bütün ömrünü Türk milleti için harcamış olan Tonga Tigin'in kahramanlıkları ölümünden sonra da Türkler arasında yaşamış ve bir efsane olarak Kaşgarlı'nın çağına kadar gelmiştir8. Kaşgarlı Mahmud'da Türkler arasında yaşayan bu destanı duyduğu için eserinde zikretmiştir.

3-Alpamış Destanı'nın ençok Kara-Kalpak varyantı meşhurdur. Dede Korkut hikayelerinden, "Bay Böre Bek-oglu Bamsı Beyrek" hikayesi Türk dünyası içinde en bilineni olup, Kara-Kalpakların ve Kazakların Alpamış veya Alpamsı, Başkurtların Alpamış, yahut Alpamşa adlı hikayeleri Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek hikayesinin değişik coğrafi bölgelere göre işlenmiş varyantlarıdır.

4-Çingiz Han Destanı. Çingiz Han, bazıları sevsede, sevmese de, Türkleri bir bayrak altında toplayan, dünyanın en büyük hükümdarlarının başında yer alan, emrindeki küçücük bir kuvvet ile milyonlarca km2'lik topraklan ele geçiren bir kişidir. Hem Türkler için, hem de Mogollar için son derece önemli bir insan olan Çingiz'in hayatı ve mücadeleleri zaten bir destan gibidir. Onun destanlaşmış hayatına ait bilgileri yazılı olarak biz, Moğollar'ın Gizli Tarihi'nden, Reşidüddin'in Camiü't-Tevarih'inden ve Cüveyni'nin Tarih-i Cihangüşa'sından öğreniyoruz. İşte bu kaynaklardaki bilgiler Türk ve Mogol halkı arasında yüzyıllardan beri sözlü olarak anlatılmaktadır. Daha sonraları geçirilmiş olan Çingizname'nin çeşidi nüshaları bulunmaktadır. Bunların arasında Paris, Berlin, British Museum nüshalarını sayabiliriz9.

5-Çora Batır Destanı, Kazan'ı son Rus saldırısında müdafaa eden Çora Batır'ın kahramanlıklarını ihtiva eder. Bilindiği gibi Çora Batır ve Koçak Oglan Kazan'i kahramanca savunmuşlar ve onların yiğitlikleri Kazan Türkleri arasında sonradan destanlaşmıştır. Çora Batır Destanı, Sovyet-Rusya zamanında yasaklanan Türk destanlarındandır.

6-Dede Korkut Hikayelerinin nakilcisi olan, Dede Korkut'un adındaki Dede'nin Korkut kadar eski olmadığı ve bunun efsanevi Korkut'un yaşlılığını nitelemek için asıl ada sonradan eklendiği şüphesizdir.

Dede Korkut Kitabı'nın önsözünden anlaşıldığına göre Korkut Ata, Hz. Peygamber zamanına yakın bir vakitte yaşamıştır. Birçok tarihi kaynaklar ve hemen hemen bütün rivayetler, Korkut Ata'nın keramet sahibi bir kişi olduğu noktasında birleşirler. Bazı kaynaklar ve söylentiler, Dede Korkut'u 295-300 yıl yaşamış gibi gösterirler.

Dede Korkut Kitabında onu vezir veya devlet adamı karakteri ile değil, ozanlar başı olarak görüyoruz. Destani hikayelerde ona bağlanıp, mal edilen başlıca işler şunlardır: Güzel sözler, hikmetler söylemek, Oguzların türlü yönlerine ilişkin hikaye ve rivayetler anlatmak, hanların ve beglerin methiyelerini söylemek, eğlence ve törenlerde şarkılar çalmak, iyi insanlara hayır-dualar etmek, kötüleri kınayıp, ayıplamak... Hayatı hakkında olduğu gibi, ölümü hakkında da bilgi yoktur. Mesela Kazak Türkleri arasında kopuz ve dombranın yapıcısıdır.

Asıl adı "Kitab-ı Dede Korkut ala Lisan-ı Taife-i Oguzan" olan bu eser Oguzların Azerbaycan ve Kuzey doğu Anadolu yörelerindeki yaşayışlarını dile getirir ve İslam öncesi Türk hayatından da önemli izler taşır. Dede Korkut'un 1950 yılına kadar tek nüshası biliniyordu. Dresten Kütüphanesindeki bu yazmadan ilk olarak bir Alman (Fleischer) söz etmiştir. Türkçe ilk baskısı Kilisli Rıfat tarafından yapıldı (1916). 1938'de O. Ş. Gökyay, bu nüshayı esas tutarak Türkiye'deki en mükemmel neşirlerinden birini yaptı. 1950'de Vatikan Kütüphanesinde E. Rossi ikinci bir yazmayı buldu ve 1952'de bazı eklerle yayımladı. Dede Korkut hikayelerinin her biri başlı-başına bağımsız gibi görünüyorsa da, hepsi birden bütünlük meydana getirmektedir.

7-Kalaç Destanı olarak biz Şu Destanı'nı görmekteyiz. Şu Destanı'nı araştırmacılar Türklerin eski devirlerine, yani Saka çağına mal ederler. Bu da, Kaşgarlı Mahmud'un Türkmen kelimesini açıklarken verdiği kayıtlara dayanmaktadır. Destanın ana teması şöyledir: İskender Doğu ülkelerine sefere çıkıp, nihayet Türk topraklarına dayanmıştı. Bugünkü Hocent'in bulunduğu yerde otağını kurmuş olan Şu adındaki Türk hükümdarı İskender'in gelişine hiç aldırış etmemiş, fakat İskender’in ordusu pek kalabalık olduğundan dolayı Türkistan'ın içlerine çekilmişti. Ancak onun tebasından 22 bey geç kaldıkları için orada kalmışlardı. Sonradan oraya ordunun izini takip eden iki kişi daha geldi. Yorgun ve bitkin olan bu iki kişi, diğer yirmi iki kişiyle tanıştılar, konuştular. İki kişi İskender'in buralardan da gelip-geçeceğini ve kimseye dokunmayacağını söylediler. Bunun üzerine diğer 22 kişi onlara "Kal aç" dediler. İşte bu iki kabileyle Türkmenlerin sayısı yirmi dört oldu10.

8-Kublandı Satır Destanı, Özbek Türklerinin kahramanıık hikayeleridir. Burada hem İslam öncesi, hem de İslamiyet sonrası kültür unsurlarını görebiliriz. Özellikle bu destanda, Türk'ün kadına ve atına verdiği önem vurgulanmaktadır.

9-Manas Destanı, Kırgız Türklerinin 9. yüzyıldan sonra devlet sahibi olmalarını ve bunun için yaptıkları savaşları bünyesinde barındırır. Adı geçen asırdan 20. asra kadar Kırgız Türkleri arasında yaşayan, nesilden nesile sözlü olarak devredilen bu destan Türk kültürünün aşağı-yukarı bin yıllık bir bölümünü bütün halinde verir. Bu destanı ilk defa Batı alemine Çokan Velihanoglu (Velihanov) tanıttı. Destan, Kırgız ve genellikle Türkistan Türklüğü içerisinde görmüş olduğu rağbet üzerine bir de Manasçı adı altında halk şairi grubu vücuda getirmiştir. Barthold'a göre Manas Destanı 9. ve 10. yüzyıllarda teşekkül etmiştir. Destanın bugünkü vatanı olan Kırgızistan'da birçok boylar Manas veya oğlu Semetey'e izafe olunduğu gibi, Doğu Türkistan'da Manas nehri ile Manas şehri vardır. Manas adını taşıyan bu yerler, Türklerin rivayetlerine göre destanı kahramanın adı ile alakalıdır. Kafkasya'da da Manas adını taşıyan bir çay" ve Talas vadisinde Manas'a ait bir türbenin olduğunu da zikretmekte fayda vardır. Bugün Manas Destanı'nın çeşitli rivayetleri bulunmaktadır:

1-Sagımbay Orazbek-oglu Rivayeti, 1912-1930 yıllan arasında tesbit edilmiş olup, 378 mısra halinde bir özettir.

2-Yolay Rivayeti ki, bu daha çok Radloff'un adıyla anılır. Bu rivayet Tokmak kentinin güneyindeki Şamsı ırmağı kıyılarında yaşayan konar-göçer kabilelerin bir ferdi olan Kırgız Manasçısıı Yolay'dan kaydedilmiştir. Bu varyant 17.774 mısradır.

3-Çokan Valihan-oglu Rivayeti, Manas konusunda derlenmiş ilk rivayettir. 19.000 mısradan fazladır.

4-Bekmurat Rivayeti, 32.000 mısradır.

5-Karalay Sayakbay-oglu Rivayeti, 40.000 mısra olup, 60 gecede tamamlanmıştır.

Manas Destanı'nda hem eski Türk dininin, hem de İslamiyetin izleri vardır. Eski Türk kabile hayatı ve Türk dünya görüşü rastlanan ögelerdendir.

1O-Oguz Kagan Destanı'nın bugün bilinen tek nüshası vardır, o da Paris'te Fransız Milli Kütüphanesindedir. Uygur harfleriyle yazılmış olan bu nüsha İslam öncesi motifleri ihtiva eder. Bu eserin en iyi neşri 1932'de W. Bang ve R. R.Arat tarafından almanca olarak yapılmış ve 1936'da Türkiye Türkçesine çevrilmiştir.

Uygur Türkçesi ile kaydedilen Oguzname’nin yanı sıra çeşitli eserlerde de tesbit edilen İslami dönemin izlerini taşıyan Oguznameler de vardır. Elde bulunan destani rivayetlerin esasını da İlhanlı veziri Reşidüddin'in Camiü't-Tevarih'indeki farsça varyant teşkil eder. Sonra bazı değişikliklerle 15. yüzyılda Yazıcıoğlu tarafından Batı Türkçesine, 17. yüzyılda da Ebu'l-gazi Bahadır Han aracılığıyla Doğu Türkçesine aktarıldı.

Oguzname rivayetlerinde Oguz Destanı'nın muhtevası olarak önce Oguz'un soyu, dünyaya gelişi ve büyümesi bölümü, sonra Oguz'un fetihleri ve boylara ad vermesi kısmı, daha sonra Oguz'un yurdunu ikiye bölüp, oğullan arasında taksim etmesi bölümü ve Oguz'un vasiyeti ve töresi göze çarpar12.

11-Olonholar, Saha Türklerinin kahramanıık destanları ve sözlü edebiyatlarının zirvesidir. Olonholarda Sahalanın mistik savaşçılarını, kahramanlarını ve kötü ruhlarla olan mücadelele

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :