Hit (4831) M-2086

Ölümden Sonra Hayat ( Yeni Bulgular )

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2012-04-19 Güncelleyen : /0000-00-00

ÖlümdenSonra Hayat ( Yeni Bulgular )

Yeni keşifler bizlere yepyeni hakikatlerin önünü açmıştır. Bu yeni keşiflerin ışığı altında artık ruhun varlığı ve ölümden sonra bekası vicdani bir hakikat olmaktan çıkıp, tecrübi olarak ispat edilebilir bir hakikat konumuna yükselmiştir.

Din bilginlerinden Allame Şibli en-Nu’mani, “el-Ğazali” adlı eserinin “Diriliş – Ölümden Sonrası” bölümünde şöyle demektedir;

“Öldükten sonra diriliş inancı kim ne derse desin, dinin ruhu mesabesindedir. Kavranılması zor ve aynı derecede öneme sahipse de dinin etkisi ve insanın fiilleri üzerindeki rolü, temelde bu inanca dayanır. Bu sebeple bir bedevi arap şairi şöyle demiştir:

“Ey Umme Amr

Ölüm,

Diriliş,

Kabirlerden kalkmak mı varmış

Bunların hepsi hurafeden başka bir şey değil.”

Allame Şibli devamla şöyle diyor:

Bizim ruhla alakalı, isbatta zorlandığımız en belirgin nokta; ruhun bekasıdır. Bir başka deyişle ruhun insan bedeninden farklı bir varlık oluşudur. Maddeci mülhidler ise ruhun bedenden ayrı bir varlık olmadığı kanaatindedirler. Onlara göre uygun miktarlarda ve dengede unsurların bir araya gelmesinden idrak, düşünce ve hayal doğmaktadır. Ve ruh denilen şey de budur. Durum aynı bir takım karışımlardan tek bir ilacın meydana gelmesi ya da uygun bir düzenleme neticesinde tellerden müziğin oluşması örneklerinde olduğu gibidir. Onlara göre “Ruh” denilen şey, vücutta uygun miktar ve dengede unsurların bir araya gelmesinden meydana gelen idrak, düşünce ve hayaldir.

Ruhun varlığının ispatından sonra sıra ruhun bekası meselesine gelmektedir. Yani bedenin fena bulmasından sonra ruhun baki kalmasının isbatına.[1]

Yazar, el-Ğazali’nin “el-Madmun es-Sağir” ve “el-Madmun el-Kebir” isimli eserlerinden nakille şöyle devam ediyor:

“İman el-Ğazali’nin ruh ile ilgili yorum ve açıklamalarının Yunan filozoflarından alıntı olduğu hatta Aristo’nun görüşlerinin aynısı olduğu ortadadır. Aynı görüşleri Ebu Ali İbn-u Sina basit değişikliklerle yinelemektedir. el-Ğazali’nin; ruhun cevher olup olmadığını söz konusu ederken, varlığını ispatı es geçmesi oldukça şaşırtıcıdır. Halbuki önceliğin ruhun varlığına ve bir hakikat olup olmadığının araştırılmasına verilmesi gerekirdi.[2]

Bu konuda esas olan, ruh’un vicdani bir olgu olmasıdır. Basit bir düşünce ile bile, idrak ve akletmenin maddesel olmadıkları anlaşılır. Zaten madde; akıl, hayat ve histen yoksun olduğu gibi, düşünce, bilim ve sanatla da alakası yoktur. Bütün bu saydıklarımız maddenin değil, latif bir cevher olan ruh’un harikaları, mucizeleridir.

Bu delillendirme vicdanidir. Hakikat şu ki Ebu Ali b. Sina ruhun varlığını ispat için pek çok delil zikretmişse de zikrettiği bütün deliller Yunan felsefesinin delilleridir ve demagojiden öteye bir manaları yoktur. Öne sürdükleri bu delillere, ruhu inkar eden birisi çıkıp: “Sizin bu delil diye öne sürdüğünüz şeyler iddialarınızın tekrarından başka bir şey değil. Bir kısım özel terkiplere girmesi durumunda maddeden bazı mucizelerin zuhuru mümkün olabilmektedir. Makinelerin bir takım sıra dışı hareketler vücuda getirmelerinin ya da müzik aletlerinden etkili bir takım nağmelerin çıkmasının ruhla ve varlığının ispatıyla ne alakası var” dediğinde bu şahsın Yunan felsefesinin öne sürdüğü delillerle susturulması ya da ikna edilmesi mümkün görünmemektedir. el-Ğazali bundan dolayı ruhun ispatına dair mantıki deliller zikretmemiş olsa gerektir. [3]

Allame Şibli en-Numani’nin konu hakkında kaydettikleri bunlardır. 1901’lerde yaşamış bir din bilgininin daha farklı izahlara girmesi de beklenmemelidir.

Konunun kaydetmeden geçemeyeceğimiz bir başka boyutu daha vardır. Yeni bilimsel keşifler önümüzde pek çok yeni hakikat ufukları açmışlardır. Onların ışığında ruhun bedenden müstakil bir varlık olup bedenin yok olmasından sonra da baki kalmasının artık sadece vicdani bir mesele olmadığı anlaşılmıştır. Hatta diyebiliriz ki ruhun varlığı ve bekası tecrübe ile ispat edilmesi mümkün olan bir hakikattir. Bilim bedenin neredeyse sınırsız sayıda hücreden meydana geldiğini ispat etmiştir. Bu hücreler an be an bozulup yok olmakta, besinler bedenlerimizi tekrar dokumaktadırlar. Bir insan bedeninin ortalama olarak günde yaklaşık 10 000 000 000 000 hücre kaybettiği kaydedilmektedir. İnsan bedeni yüz milyonlarca hücreden oluşmakta bunlar sürekli olarak yenilenmektedir. Buna göre Ruh sadece bedenin fonksiyonlarından birisi olmuş olsaydı, bedende her değişim olduğunda onda da değişim olması kaçınılmaz olurdu. Aynı , bir makinenin bazı aksamı tahrip olduğunda makinenin fonksiyonlarında zorunlu olarak bir değişim olması gibi... Bir müzik aletinin tellerinden birisinin kırılması halinde , aletin fonksiyonlarını tam yerine getirememesi gibi. Ruhta beden üzerinde gerçekleşen değişimlere rağmen böyle bir olay gözlemlemiyoruz. Öyleyse ruh bedenden daha farklı ve müstakil bir varlık olmalıdır.

İşte bu gerçeğe nazaran bilim adamlarından birisi insanın varlığını, insanın sürekli değişimlere uğramasına rağmen değişmeyen müstakil bir “varlıkla” ifade ederek şöyle demiştir:

Şahsiyet; değişkenler alanındaki tek değişmezdir[4]

Bu görüşü psikolojide Şuuraltı diye isimlendirdiğimiz önemli keşif doğrulamaktadır. Şuuraltı insan bilgisinin büyük çoğunluğunu muhafaza eden bölümdür. Günümüzde şuuraltının bütün düşünceleri hayatın sonuna kadar muhafaza ettiği herkesçe benimsenen bilimsel bir hakikattir. Freud bu gerçeğe işaretle 31. konferansında şöyle der:

“Mantığın temelleri ve zıtlar hep şuuraltında vardırlar. Birbirleriyle zıt arzular, emeller birisi bir değeriyle çatışmaksızın şuuraltında beraberce bulunurlar. Şuuraltında herhangi bir şeyin reddolunması gibi bir olay söz konusu değildir. Şuurlu olarak yapılan bütün akli fiillerin belirli bir zaman diliminde gerçekleştiğini öne süren filozoflarımızın bu görüşlerini şuuraltı gerçeği reddetmektedir. Zira şuuraltı zamana tabi değildir. Ona zamanın etkisi de söz konusu değildir. Ve bu gerçekten hayrete düşürücü bir hakikattir.

Felsefeciler zamanın geçmesinin zihinsel faaliyetlerde herhangi bir değişikliğe neden olup olmadığını hiç konu etmemişlerdir. Gerçek şu ki; kötü etkenler Conative İmpulses asla şuuraltından çıkmazlar. Hatta şuuraltına gömülen hayali düşünceler bile ezelileşirler ve sanki daha dün olmuş gibi onlarca sene korunurlar.”[5]

Şuuraltının zaman kavramından bağımsız olması, onun bedenin varlığından daha farklı bir varlığının olduğu manasına gelir. Zira bütün bilim adamlarınca da itiraf edildiği üzere beden zaman ve mekan kanunlarına tabidir. Ve bedenin her türlü eylemi bu ana çerçevede gerçekleşir.

Ruh gerçekte bedenin bir fonksiyonu olmuş olsaydı bedenin tabi olduğu zaman ve mekanın kanunlarına tabi olması gerekirdi. Halbuki yapılan tecrübe ve deneyler bedenin aksine ruhun zaman ve mekan kanunlarına tabi olmadığını göstermektedir. Buna göre varlık açısından da tür açısından da ruhun bedenden farklı oluşu bilimsel bir gerçek olarak tezahür eder.

Sonra bedenin ruhla olan ilişkisi, müzik nağmelerinin müzik aletiyle; hareketin makinesiyle olan alakasından farklıdır. Öyle olmasaydı nağmelerin ve hareketin tabi oldukları kanunlara onlar da tabi olurlardı. Kaldı ki bedenin üzerinde hüküm süren kanunların ruh üzerinde bir geçerlilikleri de yoktur.

Günümüzde yapılan ve salt ilmi gözlem ve tecrübelere dayanan Ruhi Araştırmalar Psychical Rescarches ölümden sonra da hayatın varlığını ispat etmiştir. Bu ruhi araştırmalar ruhun sürekliliği ve hayatını ispat etmekle kalmayıp , ölümden önceki şahsiyetlerin de bekasını ve hayatını ispat etmektedir.

“İnsan ezelden beri –bilimsel olarak ancak günümüzde anlaşılabilen- pek çok özelliğe sahiptir. Örneğin , bizden öncekiler yeni bilimsel araştırmaların rüyayla alakalı ortaya koyduğu pek çok hakikati bilmemekteydiler.

İnsanla ilgili bir başka alan da; yakın dönemde üzerinde pek çok araştırma ve incelemenin gerçekleştirildiği Ruhi Araştırmalar’dır. Yeni Psikoloji‘nin alt bilim dallarından birisi haline gelen bu araştırmalar , tecrübi olarak insanın sıra dışı birtakım özelliklerini konu almıştır. Bu tür bir çalışma için ilk araştırma merkezi, 1882’de İngiltere’de kurulmuştur. Faaliyetlerine 1889’da başlayan merkez, ilk araştırmasını on yedi bin denek üzerinde gerçekleştirmiş olup, günümüzde de “Ruhi Araştırmalar DerneğiSociety for Psyhical Researches adı altında faaliyetlerine devam etmektedir. Benzeri araştırma merkezleri de değişik ülkelerde faaliyet halindedir. Bu merkezlerde yapılan araştırmalar insan şahsiyetinin, bedenin ölümünden sonra da –niteliği muğlak olsa da- baki kaldığını ispat etmiştir. Pek çok araştırmacı yaptıkları psikolojik araştırmalar ve gözlemledikleri şahitler ve örnekler neticesinde ölümden sonra hayatın devam ettiğini bir hakikat olarak kabul etme durumunda kalmışlardır.

Örnek olarak Prof. C. J. Ducasse’nin çalışmalarını ele alalım. Ducasse eserinin yedinci bölümünde psikolojik ve felsefik açıdan ölümden sonra hayat nazariyesini ele almıştır. Profesör her ne kadar ölümden sonraki hayata bir dini inanç olarak inanmıyorsa da, bilimsel bir hakikat olarak ölümden sonra hayatın baki kaldığına dair pek çok şahidin var olduğunu itiraf etmiştir. Son bölümde ruhi tecrübelerle ilgili deneyleri zikrettikten sonra şöyle demektedir;

“Konu ile alakalı son derece geniş ve önemli tecrübelere sahip bilim adamlarımızdan pek çok dahi , ilgili şahitlik ve gözlemleri, çok titiz ve dikkatli bir şekilde incelemişler ve neticede Ruhun Bekası fikrini makul gösteren ve olabilirliğini ispat eden çok sayıda delil ve şahidin varlığına kanaat getirmişler, eldeki verilerin bir başka şekilde yorumlanmasının söz konusu olmadığında ittifak etmişlerdir.

Alfred Russell Walis, Sir William Crox, V. W.H. Myres, Cesar Lumbrazo, Kemil Flamarion, Sir Oliver Log, Dr. Richard Hagson, Hanry Cidwik, ve Prof. Hislob bu meşhurlardan bazılarıdır.[6]

Dr. Ducasse devamla;

“Aramızdan çoğumuzun bir dini inanç esası olarak iman ettiği ölümden sonra hayatın varlığı esası dini esaslar arasında belki de tecrübi olarak ispat edilebilecek tek esas olma durumundadır. Bu keşfin doğruluğu demek; ölümden sonraki hayat hakkında din adamlarının öngördükleri bir takım malumatı bir kenara bırakıp “kesin bilgilere” ulaşmamızın söz konusu olması demektir. Bu ise “öldükten sonraki hayata” sadece dini bir inanç esası olarak inanma durumunda kalmamız manasına gelmemektedir.[7]

Prof. Ducasse ölümden sonraki hayatın bir hakikat olduğunu itiraf ediyorsa da ,dini bir inanç esası olarak ölüm sonrası hayatı inkar etmektedir. Kanaatimizce bu tavrı nefsin tatmini için yapılan bir kapristen başka bir şey değildir. Ve ölümden sonra hayat tekrar varolacaksa, bunun dinin öngördüğü manadan farklı bir manaya yorulmasının gerçekçi ve uygun bir davranış olmayacağı ortadadır. [8]



[1] Kitabu’l Ğazali , Allame Şibli en-Nu’mani s.171-172

[2] Age . s.174

[3] Age. S.175

[4] Personality Is Changelessness In Change

[5] New Introduetory Lectures on Psycho- Analysis,London, 1949, p.99

[6] Ruhun gözlemlenebilmesi düşüncesinin İslam Dünyasında da pek çok taraftarı vardır. Üstad Tantavi Cevheri, Muhammed ferid Vecdi, Ahmed Fehmi Ebu’l Hayr, Ali Abdulcelil Radi, Dr. Rauf Ubeyd bu düşünceyi benimseyen bazı meşhurlardır. Üstad Ferid Vecdi , Hayat isimli bir Ruh Bilim dergisi neşretmiş ve makalelerinde Ruhun Ebediliği Tezini işlemiştir. Dr. Rauf Ubeyd in de İnsan Ruhtur, Cesed Değil (el-İnsanu Ruhun La Cesed )isimli bir eseri vardır.

[7] A Philosophical Seruitiny of Religion p.412

[8] Yazar İslam Meydan Okuyor ( el-İslamu Yetehadda) isimli eserinde bu konuyu daha geniş bir surette ele almıştır.

Yeni keşifler bizlere yepyeni hakikatlerin önünü açmıştır. Bu yeni keşiflerin ışığı altında artık ruhun varlığı ve ölümden sonra bekası vicdani bir hakikat olmaktan çıkıp, tecrübi olarak ispat edilebilir bir hakikat konumuna yükselmiştir.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :