Hit (3577) M-1959

Üsküdarda Ebru Sanatı

Yazar Adı : İlim Dalı : Sanat
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-06 Güncelleyen : /0000-00-00

Üsküdar'da Ebrû San'atı

Ebrûnun Nîrengi Noktaları:

Üsküdarlı Altı Ebrû Üstâdı

Ebrû san'atının gelişmesinde mekân olarak Üsküdar'ın rolü büyüktür. Bu san'at, günümüzde sekülerleşinceye kadar, daha çok dergâhlarda ve tasavvuf ehlinin nezdinde neşvünema bulmuş ve i'tibâr görmüştür. Çünkü ebrû yapımı, insanın: 1) Kevnî Âlem'deki hilkatin esrârını ve edebini idrâk etmesi, 2) nefsinin oyunlarını teşhis ve tesbit edebilmesi, 3) Ezel Hükmü'nün edebine riâyet edebilmesi, ve 4) bu Âlem'e daha rahmânî bir nazarla bakabilmesi için dâimâ bir mânevî eğitim aracı olarak telâkkî edilmiştir.

Bir boy abdesti alarak ebrû teknesinin önüne oturan ebrûcunun, Âlem-i İmkân olarak idrâk ettiği bu tekne karşısında:

Bismillâhirrahmânirrrahiym. İlâhî, yâ Rabbî! Ezel'deki Hükm'üne uygun olarak bu teknede zuhûr edecek olan nakışların, Hilkat'inin nakışlarında meknûz olan Hikmet'ini idrâkden âciz olan bu fakîrin nefsini teshîr edip de enâniyyetini[1] azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Hâlık olma vehminden de, bu vehmin tevlîd edeceği bir şirk-i hafîden de, hubb-i riyâsetten[2] de koru, yâ Hafîz! Fakîri "Lâ Fâile İllâllāh" sırrının edebiyle techiz et! Bu tekne başındaki mesâiyi Senin zikrinle taltîf, ve sana olan kulluğumun bir nişânesi olarak kabûl et! Destûr yâ Hakk!

diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişâmını, gönlü iftihârla dolan bir üstâd olarak değil de, aksine, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin basit ve mütevâzî bir aracı olduğunun idrâkiyle müşâhede etmesi beklenirdi.

Üsküdar söz konusu olduğunda bu beldede ebrû san'atının yaklaşık 180 yıllık bir geçmişe sâhib olduğunu gözlemekteyiz. Bu san'atın Üsküdar'daki nîrengi noktası mesâbesindeki altı müstesnâ zâtı kısaca takdîm ediyorum:

Ebrû zevkini Üsküdar'a taşıyan ilk zât, bu san'atı Buhâra'da iken öğrenmiş olan Özbekler Nakşî Tekkesi şeyhi Sâdık Efendi'dir (vef. 11 Temmuz 1846). Hakkında pek az bir bilgimiz olan bu zât ebrûyu oğulları Edhem ve Nazîf Efendilere de öğretmiştir.

Şeyh Sâdık Efendi'den sonra bu san'atın meş'alesi oğlu Şeyh Hezârfen Edhem Efendi'ye (1829 – 8 Ocak 1904) geçmiştir. Türkçe, Arapça, Farsça ve Çağatayca'ya bu dillerde şiirler yazacak kadar vâkıf olan Edhem Efendi, ayrıca Ta'lîk yazıda da icâzetli bir hattattı. Doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkâklık, mühürcülük, dökmecilik, tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinecilik, matbaacılık, dokumacılık ve mîmarlık gibi teknik konulara merâkı ve bu alanlardaki başarılı eserleri dolayısıyla kendisine Hezârfen yâni "bin türlü fen sâhibi" denilmiştir. 8 Ocak 1904 Cuma gecesi yatsı namazı sırasında üç İhlâs bir Fâtiha okunurken "Âmennâ ve saddaknâ" (inandık ve tasdîk ettik) dedikten sonra secdeye kapanarak rûhunu o anda teslîm etmiştir. Şeyh Edhem Efendi’nin talebeleri Şeyh Azîz Efendi (1871-1934), Hattât Sâmi Efendi (1832-1912) ve Necmeddin Okyay Efendi’dir (29 Ocak 1885 – 5 Ocak 1976).

Şeyh Edhem Efendi'nin ebrûdaki hayrülhalefi hiç kuşkusuz Hezârfen Necmeddin Okyay Hoca Efendi olmuştur. Necmeddin Hoca Efendi ebrûculuk yanında âhârcılık, mürekkebcilik, kadîm tarzda mücellidlik, hattatlık, gülcülük ve okçuluk konularında da zamanının yed-i tûlâ sâhibi bir san'atkârıydı. Ona da "Hezârfen" sıfatının izâfe edilmesi bu çeşitli konularda zamanında yektâ oluşundandı.

Necmeddin Hoca Efendi ebrûculukta başlıbaşına bir "ekol" olmuş ve gerek Medresetü-l Hattâtîn gerekse Devlet Güzel San'atler Akademisi'ndeki hocalığı dolayısıyla pekçok kişiye ebrû san'atını öğretmek imkânını bulmuştur. Başlıca öğrencileri oğulları Sâmi Okyay (1910 – 12 Haziran 1933) ve Sâcid Okyay (1915 – 19 Nisan 1999) ile kızkardeşinin kızı diye bilinen Şükriye Düzgünman hanımın oğlu Mustafa Düzgünman (1920 – 12 Eylûl 1990) ile Ali Alpaslan (doğ. 1925) ve Uğur Derman’dır (doğ. 1935).

Necmeddin Hoca Efendi ebrûyu kendisinden önceki statik kalıbından kurtarıp farklı tecdîd ve gelişme yolları açarak bu san'ata apaçık bir dinamizm kazandırmış ve Modern Türk Ebrûsu’nu ihyâ etmiş olan zâttır. Kendisinden önce pek naif[3] bir tarzda yapılmakta olan çiçekli ebrûları geliştirmiş ve bugünkü nefis şekillerine kavuşturmuştur. Bundan ötürü bugün çiçekli ebrûlar “Necmeddin Ebrûları” diye anılmaktadır. Her ne kadar XVII. yüzyılda Hindistan’da yapılmış olan yazılı ebrûya rastlanılmış ise de[4], Necmeddin Hoca Efendi’nin açmış olduğu "Yazılı Ebrû" tarzını da bu tarzın tahakkuku için izlenen orijinal usûlü de Türk ebrûsunda bir yenilik olarak kabûl etmek gerekir.

Necmeddin Hoca Efendi'ye kadar ebrûculukta ustanın talebesine, hattatlıkta olduğu gibi yazılı bir icâzet vermesi geleneği yoktu. Nitekim kendisi oğullarına da hayrülhalefi olan Mustafa Düzgünman'a da yazılı bir "Ebrû İcâzeti" vermiş değildir. Fakat Süheyl Ünver beye verdiği bir icâzetnâme vardır ki hâlen Süheyl beyin kızı Gülbin Mesara'nın kolleksiyonundadır[5]. Necmeddin Efendi’nin hangi sâiklerle Süheyl Ünver’e “Ebrû İcâzeti” vermiş ve bu icâzetten sonra hayrülhalefi Mustafa Düzgünman da dâhil olmak üzere bir daha niçin kimseye icâzet vermemiş olduğu bir muammâdır.

Necmeddin Efendi'nin gerek ebrûculukta gerekse kadîm tarz mücellidlikte hayrülhalefi olan ve bizzât Hoca'nın ifâdesiyle "Kendisini ebrûculukta geçmiş olan" Mustafa Düzgünman[6] (9 Şubat 1920 – 12 Eylûl 1990) bu san'atları büyük dayısının hocalık ettiği Devlet Güzel San'atlar Akademisi'nin Türk Tezyinî San'atları Bölümü'nde kendisinden meşk etmiştir.

Mustafa Düzgünman ebrûculukta kendisinden önceki çiçek şekillerini ıslāh ettiği gibi bunlara papatyayı da eklemiş, ve ebrûya "kompozisyon tarzı"nı ithâl etmiştir. Bu açıdan bakıldığında o da Modern Türk Ebrûsu’na yepyeni bir kazandırmıştır. Fakat ne garibdir ki Mustafa Düzgünman, ömrünün sonuna kadar, ebrûda hocasının ve kendisinin bu san'ata kazandırmış oldukları dinamizm kazandırmıştır. Fakat ne garibdir ki Mustafa Düzgünman, ömrünün sonuna kadar, ebrûda hocasının ve kendisinin bu san'ata kazandırmış oldukları dinamizmler'den başka dinamizmlere aslā tahammül edemeyen katı bir tutum izhâr etmekden de geri kalmamıştır.

Kendisinden mânen feyz aldığı Hamzavî-Melâmî meşrebli Hâfız Eşref Ede Efendi'nin[7] (1876-1954) vefâtından sonra Mustafa Düzgünman dinde olsun, san'atta olsun, cemiyette olsun, siyâsette olsun çok idealist ve tâvizsiz hareket eden bir şahsiyet kazanmıştı. Ebrû san'atında, normlarını kendisinin koymuş olduğu "klâsik uslûb"dan en küçük bir sapmaya dahî tahammülü yoktu. Çok sevdiği dostu olan Neyzen Niyâzi Sayın ile olan münâkaşalarının çoğunun temelinde ebrûya bu bakış açısı yatardı. Çünkü Niyâzi Sayın ebrû san'atına Mustafa Düzgünman’dan çok daha dinamik bir açıdan bakıyor ve onun tasvîb etmediği bir takım yeni tarz denemeleri cesâretle gerçekleştiriyordu.

Bu münâkaşalar bâzan yıllar süren dargınlıklarla noktalanır[8] ve, aslında, her iki taraf da büyük ıztırâb çekerdi. Mustafa Düzgünman, ıztırâb çekmesine rağmen bunu iyi gizlerdi. Niyâzi Sayın ise âşikâre çok üzülürdü. Bir keresinde Niyâzi Sayın aralarının bulunmasını benden ricâ etmişti. Eğer hâfızam yanıltmıyorsa, galiba üç veyâ dört ay kadar Mustafa Düzgünman'ın nezdinde bu anlaşmazlığın izâlesi için kendime göre oldukça diplomatik girişimlerim olduydu. Bir işe yaradı mı bilmem; ama, görünüşe bakılırsa, sonunda gene kendileri barıştılardı.

Mustafa Düzgünman'ın bu katı tutumu kendisinden icâzetli: Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Doç.Dr. Aydın Gülan ve Öğretmen Binbaşı Sabri Mandıracı gibi ebrûda onun hayrülhalefleri olan zevâta da olduğu gibi yansımış gözükmektedir.

Ben çocukluğumdan itibâren Mustafa Düzgünman'ın ebrû çalışmalarını büyük bir hayranlıkla ve sâdık bir izleyicisi olarak olarak hep seyretmişimdir. Ona ve ebrûsuna olan hayranlığımın verdiği ilhâmla olsa gerek, 10 Kasım 1983 Perşembe günü saat 14.45 de hiç beklemediğim bir anda şu sözler zuhur ediverdiydi:

Tarz-ı kadîm ebrûda muakkib-i Necmeddin,

Âsârında, nukūşu zâhir olur rif'atin,

Müceddid-i i'cazkâr, hem bende-i Hüdâyî,

Muhyi-l ebrû Mustafâ, üstâdıdır san'atin.

Bunu İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Nâzım Terzioğlu Matematik Araştırma Enstitüsü’nün matbaasında güzel bir çerçeve içinde tab ettirip de kendisine takdîm ettiğim zaman Mustafa Düzgünman pek mütehassis olmuştu.

Türkiye'de ebrûya ilginin artması ve Mustafa Düzgünman'ın san'atkâr olarak amme efkârında da şöhret bulması, Yapı ve Kredi Bankası'nın san'at müşâviri Vedat Nedim Tör'ün (1897-1985), gālibâ 1968 yılında, bankanın Galatasaray'daki genel müdürlük binâsının giriş katında Mustafa Düzgünman’ın ebrûlarının sergilendiği büyük bir sergi açması sonucu vuku' bulmuştu. Bu sergide Ahmed Düzgünman ile Niyâzi Sayın'ın yaptıkları tesbihler de sergilenmişti. Vedat Nedim Tör ebrûyu "Nonfigüratif resmin öncüsü" olarak kabûl ediyordu. Sergi bir ay boyunca dolup taşmış, İstanbul halkının büyük ilgisine mazhar olmuştu.

Ben bu sergiyi gezerken dikkate değer bir mânevî tecrübe yaşadımdı. Mustafa Düzgünman'ın, o âna kadar karşılaşmadığım nefâsetteki bir taraklı ebrûsunu büyük bir hayranlıkla seyretmekteydim ki, bana bir "yakaza" (yâni uykuyla uyanıklık arasında bir idrâk seviyesi) hâli yaşatıldı. Birden kendimi ebrûnun girdabları içinde hızla seyâhat ederken idrâk etmeğe başladım. Bu ne kadar zaman sürdü bilemem; ama, idrâkim günlük hayâtın idrâkine geri döndüğünde kendimi mutlu, eğişik ama çok yorgun hissediyordum.

Bu sergi Mustafa Düzgünman'ın hayâtında da bir dönüm noktası olmuştu. Bir kere, yeni doğan kızlara "Ebrû" ismini koyma modası o târihden sonra çıkmıştı. Ayrıca pekçok gazete ve dergi de röportaj yapmak üzere kendisinin peşinden koşar olmuşlardı. Millet de soruyor, soruşturuyor ve Üsküdar'daki Attâr Dükkânı'nı bulup fevc fevc ebrû satın almağa koşuyordu.

Artık turistler de ebrû tiryâkisi ve Attâr Dükkânı'nın müdâvimi olmuşlardı. Bir kısmı da Mustafa Düzgünman'ı evde, ebrû teknesinin başında görmek üzere geliyor, bilgi alıyor, resimler ve hattâ filimler çekiyorlardı. Ebrû hakkında Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan battal boyda bir kitapta Mustafa Düzgünman'a ve eserlerine birkaç sayfa tahsîs edilmişti[9]. Dış ülkelerden de pekçok teklif geliyordu. Bunları okuyup tercüme etmek ve verilecek cevapları yazmak da genellikle benim görevimdi. Zamanla Kültür Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlar da Mustafa Düzgünman'ın devamlı müşterilerinden olmuşlardı. O ise sırf bu ata san'atı tanınsın ve ihyâ olunsun diye ebrûlarını o kadar ucuza satıyordu ki!

Mustafa Düzgünman'ın ebrûya dâir destan tarzında ve mutasavvıfâne bir edâ ile tertib ettiği ve kendisinin bu san'ata bakış açısını dile getirmekte olan Ebrûnâme'sini asistanı bulunduğum İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Teorik Fizik Enstitüsü'nde 1959'da daktilo edip de ispirtolu teksir makinasında çoğaltmak da bana nasîb olmuştu. Bu güzel şiiri aşağıda takdîm ediyorum[10]:

Ebrûdaki görünen şu nukūşâta iyi bak!

Şuûnât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hakk.

Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-i Rahmân âşikâr,

Rü’yetullāh sırrıdır bu, müsemmâdır her varak.

Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben!

Gāfil olup şirke dalma! Bir Fâil'dir iş gören.

Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol!

Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen.

Türlü türlü şekillerle arz-ı dîdâr eyleyen,

Kitâb, levha, sâir eşya zeyn-i envâr eyleyen,

Şûh ve câzib hatlarıyla kalb-i insân zevkiyâb,

Saltanat-ı ebrûdur bu, aşk-ı izhâr eyleyen.

Onaltıncı yüzyılında Turan, ebrû mebdei;

Orda zâhir olmuş ammâ burda bulmuş neş'eyi.

Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner;

Rabb'im dâim hıfz eylesin ebrû yapan zümreyi.

Ebrû demek ebir demek yâni gökteki bulut;

Ab-ı rû da tutar mânâ, su yüzüdür[11] et şuhût.

Bir kelâm-ı farisîdir ebrû, insan kaşları;

Her tevcihe sezâdır kim mânâsı da pek velût.

Kadîm ecdât yâdigârı müzeyyen bir san'âttir;

Tabîatten mülhem olan bu nakışlar mir'âttir.

Sâni-i Hakk sun'undan hep kendi kendin seyreder;

Nakış nakkāş şey-i vâhit bir vahdet-i hikmettir.

Bu meslekte çok ustalar emek verip yetişmiş;

Biz yetiştik zevâline hepsi Hakk'a göç etmiş.

Büyük üstâd Özbek Şeyhi Edhem Kâmi Efendi,

Hezârfen, pür mârifet bu san'âtta pîr imiş.

Son zamanlar şems-i ebrû gurûb etmiş nâgihân;

San'atkârı kalmamış hiç, ne de işten anlayan.

Bir er çıkmış Üsküdar'dan ihyâ etmiş bu zevki,

İsmi hattât Necmeddin'dir tek üstâddır bu zaman.

Üstâdımız Necmi Molla çığır açmış bu işte;

Azimkârdır, muktedirdir anlayışta sezişte.

Lâle, sünbül, karanfille bezendirmiş ebrûyu;

Tâlim etmiş tâliblere, zevâl yok bu gidişte.

Destizenkte[12] ezilir hep renkli cism-i boyalar;

Sarı zırnık inatçıdır ebrûcuyu oyalar.

Zırnık, lâhur, gül bahar, al; ebrûda hep esastır;

Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var.

Bu çeşitli boyaların cilvegâhı teknedir;

Rahm-i mâder gibi sanki rengi vasla teşnedir,

Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı;

Bâzen tutar bazen tutmaz bir acâyib nesnedir.

Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvâmı,

Su öd ile âyârlanır başlar işin devâmı.

Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar

Serpilerek nakşedilir kâğda çıkar tamâmı.

Târif gerçi kolay ammâ tatbikatta güçlük var;

Tecrübesiz yapılırsa insân olur bî karar.

Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen!

Bir ihtisâs işidir bu, âşık olan er yapar.

Mütenevvî şekillidir ebrûların sûreti;

Battal, hatip, taramayla gör âsâr-ı kudreti!

Karanfille lâle sünbül papatyayla menekşe,

Taraklı da tezyin eder bu elvân-ı kesreti.

Ebrû yapan, seyredende gam kasâvet bulunmaz;

Gönülleri tenşit[13] eder zevkle doyum olunmaz,

Yapan hayrân, bakan hayrân, alan, satan hep hayrân;

Bu ebrûdan zevk almayan, ebrûcuya yâr olmaz.

Nazar kıldık Kâinat'a, baktım "Mutlak Ebrû"ya,

Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Rû'ya,

Kenz-i mahfî tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan

Ebrû görüp Allāh dedim, irdim kalbî duyguya.

Bî hudûd-i zevk-i elvân ebrûculuk san'ati;

Erbâbının nazarında çoktur onun kıymeti.

Yayınlandığı Kaynak : 2005-01-23
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=64&Itemid=57