Hit (4998) M-1851

Şarkılarda Gül

Yazar Adı : İlim Dalı : Mûsikî
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-01-15 Güncelleyen : /0000-00-00

Şarkılarda Gül (Aşr. Gör. Melek Dikmen ile birlikte)

GİRİŞ

Şiir ve mûsikî, Türk kültüründe birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Mûsikîye kaynaklık eden şiir,özellikle de Divan şiirinin �şarkı� formu, nağme güzelliği ile birleşerek nesiller boyu dinamizmini yitirmeden günümüze ulaşmıştır.

Mûsikî, bazı duygu ve düşünceleri seslerle ifade etme sanatı olarak tarif edilmiştir. Gerek dinî gerekse lâ-dinî duygular, mûsikînin o güzel nağmeleri ile vücut bulmuş ve anlam kazanmıştır. Dolayısıyla Türk mûsikîsine konu olan güftelerin önemli bir bölümünü de �gül� konulu şiirler oluşturur. Şiir temaları içinde önemli bir yere sahip olan gül, çok farklı anlatımlarla şiir ve mûsikî sanatımıza ayrı bir zenginlik ve ahenk kazandırmıştır. Bu çalışmadaki esas amacımız, genel anlamı ile gül konulu bestelenmiş şiirleri kendi içinde tasnif ederek bizlere ne anlatmak istediğini ortaya koymaktır.

�Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz� mısraı, herhalde gülün kültür tarihimizdeki şöhretini ifade etmeye yetecektir. Her ne kadar lügatlerde güle bir cins çiçek anlamı verilmişse de kanaatimiz odur ki, kokusuyla, farklı renkleriyle, görüntüsüyle, çeşitleriyle gülün çiçekler içinde apayrı bir yeri ve diğer çiçeklerden ayrılan önemli özellikleri vardır. Denilebilir ki çiçekler ikiye ayrılır: Gül ve diğerleri. Onun içindir ki gül, çiçeklerin şahıdır.

Gülün bitki olarak bizlere ifade ettiği anlamın yanı sıra Türk kültür tarihinde sembol olarak da çok farklı anlamlar taşıdığını görürüz. Gül, minyatürden ebruya, tezyînattan mimârîye, şiirden mûsikîye kadar tüm sanat dallarının vazgeçilmezi olmuştur. Osmanlı döneminde de gül, sarayın önemli çiçeklerindendir. Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan Yeni Saray (Topkapı Sarayı) topluluğunu kuzey, batı ve doğu yönünden çevreleyen �Hasbahçe�nin bir bölümünde saray mutfaklarının gereksinimini karşılamak amacıyla gül yetiştirilmiştir. Bölgeye verilen �Gülhane� adı bu gül bahçesi ile ilgilidir. Bu bahçede yetiştirilen güllerden sarayın ihtiyacı olan gül suyu ve gülbeşeker hazırlandığı tahmin edilmektedir. Yine Fatih Sultan Mehmed�in Nakkaş Osman tarafından yapılan minyatüründe padişahın gül koklar bir durumda çizilmiş olması, bu düşünce ile bağlantılıdır. Ayrıca gül, sembol olma özelliğini İslam ülkeleri arasında hâlâ daha muhafaza etmektedir. 1978 yılında Türkiye, İran ve Pakistan arasında kurulan �Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği� teşkilatının amblemi üç gülden oluşmaktadır. Osmanlı döneminde birçok eşyada gül, tanıtıcı sembol olarak da kullanılmıştır. Osmanlı döneminde Kur�an-ı Kerim, dua kitabı, fermanlar, cilt kapakları, ağaç eşya ve mezar taşları üzerinde de çokça kullanılan gül motifi, Türk süsleme sanatları açısından da ayrı bir değere sahiptir.

Bunların yanısıra çiçeklerin şahı (şeh-i ezhâr) olan gül, edebiyatımızda da farklı anlamlar taşımaktadır. Divan şiirinde gül, mecâzî olarak sevgili mânasında da kullanılmıştır. Onun yüzü, yanakları güldür, ağzı goncadır, kendisi gül gibi kokmaktadır. Gül-bülbül aşkı da dillere destandır. Bülbülle gül hiçbir zaman bir araya gelemez. Çünkü gül, bülbüle karşılık vermez, hattâ bülbülün feryat etmesi gülden karşılık bulamadığındandır. Şairin,

“Gel gül dedi bülbül güle gül gülmedi gitti

Gül bülbüle bülbül güle yar olmadı gitti”

beyti bu durumu en güzel bir şekilde ifade etmektedir. Dinî-tasavvufî edebiyatımızda gonca hali ile vahdeti, açılmış hali ile kesreti ifade eden gül, ontolojik anlamda Hz. Peygamber�in sembolü olması sebebiyle edebiyatımızda en seçkin ve gözde yerini almıştır.

Klasik Türk mûsikîsine güfte olmuş eserlerin pek çoğunda gül konu edilmiştir. Öyle ki şarkılarda bazen gül ile bülbül konuşturulmuş, bazen bülbülün figanı konu olmuş, bazen de gül sevgiliyi anlatan bir sembol, bazen bir mevsim, bazen hicran ve sitem ve bazen de sevinç ve gözyaşıdır. Bu bağlamda tebliğimizde ana hatlarıyla şarkılarımıza konu olan gül sembolünü şu başlıklar altında topladık:

Gül-Bülbül İlişkisi

Gül- İnsan (Sevgili) İlişkisi

Gül-Mevsim İlişkisi

Gül-Din İlişkisi

Gülün Diğer Çiçeklerle İlişkisi

Gül- Duygu (Hicran, Sitem�) İlişkisi

Gül ve Gündelik Hayatla İlişkisi

Gül-Bülbül İlişkisi:

Türk mûsikîsinin klasikleri arasına girmiş, güftesi Osman Nevres Bey�e, bestesi Tanbûrî Ali Efendi�ye ait olan Hüseynî Yürüksemâî, gül bülbül aşkını en güzel ifade eden eserlerden biridir.

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gülyağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül

Gülyağını eller sürünür çatlasa bülbül

Gül, nazlı sevgilinin sembolü, bülbül ise gül mizaçlı sevgiliye duyduğu büyük aşkın sözcülüğüne ömrünü adamış âşıktır. Sabahın ilk saatlerinden itibaren sesi duyulmaya başlanan bülbül, sevgilisinin kendisine yüz vermediğini görse bile, çatlarcasına şakıyıp inlemeye devam eder. Aslında gülden ona bir iltifat ve iyilik olmayacağını bilir, çünkü arada başkaları yani dikenler vardır. Bu yüzden bülbül kıskançlıktan çatlasa da gül yağını sürünecek olan yine ellerdir, ağyârdır. Elinin boş kalacağını bilmesine rağmen, dikene ya da diken mesâbesinde olan ağyârın sitemlerine tahammül etmeye devam eder. Fakat ne yazık ki bunca fedakarlıktan sonra gülün sefasını yine başkaları sürecektir. Şarkının nakaratı olan �Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül� mısraındaki eller ve çatlamak kelimeleri tevriyeli kullanılmıştır. Bu sebeple �Bülbül çatlayıp gitse de, gülyağını başkaları sürünür� şeklinde anlaşılmakla birlikte, gülyağının çatlayan elleri nemlendirerek rahatlatmada ve güzellik vermede ayrı bir yerinin olduğu da vurgulanmaktadır. Bu rahatlamayı sağlayan gülyağı, gülün en kıymetli ürünüdür. Zira, sadece 1 kg. gülyağı elde edebilmek için yaklaşık 3-4 ton gül yaprağı kullanılmaktadır.

Gül-bülbül ilişkisini ortaya koyan diğer bir şarkı, bestesi Hacı Arif Bey�e ait olan Karcığar Senginsemâî eserdir.

Bir goncaya bir hâre nigâh eyledi bülbül

Derdi iki olduğunu âh eyledi bülbül

Matemzede zannetti görüp dûd-ı siyâhı

Bir âh ile gülzârı siyâh eyledi bülbül

Açılışını görmek için günlerce goncanın başını bekleyen bülbül, goncanın etrafındaki dikenleri görünce derdi ikiye katlanır. Çünkü diken, ona ulaşma yolunda önüne çıkan engellerin ve ağyâr olan rakiplerin timsalidir. Zaten mağrur bir duruş sergileyen güle ulaşmak zor iken, dikenler de vuslata engel teşkil eder. Bu sebeple cevr ü cefâsının arttığını gören bülbül, nasıl âh u efgân etmesin ki? Bu durumda gözde tutuşan ve gönülde alevlenen aşk ateşini söndürebilmek için ya gözünden akan yaşlar imdadına yetişecektir ya da âh edip inleyecektir. Nitekim bülbülün ağzından çıkan âh dumanı göklere doğru yükselmeye başlar. Bu ateşli âhlar ile matemzede bülbül, gülün meskeni olan o muhteşem bahçeyi siyah bir duman bulutuna dönüştürür. Sebep, sevgiliye kavuşamamak ve ona özlem duymaktır.

Bu anlamda bestelenen bir diğer örnek eser de Nuri Halil Poyraz�a ait olan Muhayyer Ağıraksak şarkıdır.

Sana gül gonca diyorlar bana şeydâ bülbül

Güle gülmek yaraşır bülbüle feryâd ey gül

Gam-ı ferdâyı düşünme gel efendim gül gül

Güle gülmek yaraşır bülbüle feryâd ey gül

Sevgili güzelliği, asaleti ve duruşu ile goncaya ve güle sıkça teşbih edilirken âşık çılgın olarak zikredilir. Bu sebeple güle yakışan gülmek, bülbüle yakışan ise feryâd edip ağlamaktır. Zira herkesin payına düşen farklıdır. Nitekim aynı seslenişi Bâkî�de de görürüz:

Gül gülse dâima ağlasa bülbül aceb değil

Zira kimine ağla demişler kimine gül

Gülü gelecek/yarın endişesi taşımaksızın gülmeye davet eden bülbül, �Gel efendim gül� derken gülü tevriyeli kullanmış, gönlünün efendisi ve sahibi olan güle hep gülmesini öğütlemiştir. Çünkü gül mevsimi ve dolayısıyla gülün ömrü kısadır. Bu az vakti değerlendirmek lazımdır. Oysa ki gülün kaderinde gülmek, bülbülünkinde ise ağlamak vardır. Zira ezelde kimine ağla denmiştir, kimine gül.

Gül-İnsan (Sevgili) İlişkisi:

Nâzik, nazenîn, ter ü tâze oluşu, güzelliği ve mağrur duruşu sebebiyle sevgiliye benzetilen ve kendisine özel bir kişilik atfedilen gül, aynı zamanda sevgilinin güzellik unsurlarına da teşbih edilmiştir. Bestesi Fehmi Tokay�a ait olan Rast Devrihindî eser, konuya örnek teşkil eden güzel bir şarkıdır.

Gönlümün ezhâr içinde gül gibi dildârı var

Neyleyim her sevgisinde bir yığın ağyârı var

Gül sevenler katlanır hârın dil-âzâr cevrine

Her gülün bir goncası, her goncanın bir hârı var

Çiçeklerin her biri, kendine özgü kokusu, dokusu, rengi ve yapısı ile birbirinden farklı bir güzellikle arz-ı endâm etmektedir. Ama gül, her yönden üstünlüğü ile bu bahçede çiçeklerin sultanı olarak tavsif edilir. Âşığın sevgilisini çiçekler içinde güle benzetmesi de bu sebepledir. Zira sevenin gözünde yârinden daha güzel ve fettân olan yoktur. Gül gibi olan sevgilinin çok sayıda meftûnu ve mahbûbu da bulunmaktadır. Âşığın gözünde sevgilinin etrafında dolaşan diğer âşıklar, rakîb ve ağyâr konumundadır. Sevgilinin yüzlerce âşığı, âşığın da yığınlarca ağyârı vardır. �Gülü seven dikenine katlanır� atasözümüzü hatırlatırcasına �Gül sevenler katlanır hârın dil-âzâr cevrine� diyen ve halinden bî-zâr olmayan âşık, her goncanın dikeni olduğunu ve seven kişinin sevdiğinin hatırı için gönlü parçalayan ve eziyet veren dikene katlanacağını söyler. Zira, rahmete ve güzelliklere ulaşabilmek için zahmete katlanmak ve fedakar olmak gerekmektedir. Güle dair söylenmiş bir güzel söz şöyle der: �Aşk, gülü dikeniyle avuçlamak; ama kanayan ellerin hesabını gülden sormamaktır.�

Bu başlık altında vereceğimiz günümüz bestelerinden bir örnek şarkı da, güftesi Melek Hiç�e, bestesi Amir Ateş�e ait olan Muhayyerkürdî Düyek eserdir. Duyumlarımıza göre Amir Ateş Hoca bu şarkısını yeni doğan torununun sevinci ve coşkusu içinde bestelemiştir.

Bir kızıl goncaya benzer dudağın

Açılan tek gülüsün sen bu bağın

Kurulur kalplere sevdâ otağın

Kim bilir hangi gönüldür durağın

Dudak, kırmızı rengi, açılmamış ve gizemli olması sebebiyle goncaya benzetilir. Bu bağın açılan tek gülü olması sebebiyle güzelliği tasvir edilen kişi, seçkin, zarif ve üstün bir yere sahiptir. Gönüllerde sevda otağının kurulması, aynı zamanda padişah gibi şeref ve yüceliğe sahip olduğunun da göstergesidir.

Bestesi Saadettin Kaynak�a ait olan Hicazkâr Düyek eser, gül-sevgili ilişkisini ortaya koyan bir diğer şarkıdır.

Yüzün güllerden ince sesin bülbülden tatlı

Gülüşün gonca gonca neşen altın kanatlı

Günaydın sevgiliye günaydın gönül aydın günaydın

Dalında biteviye şakıyan ben olaydım

Her ne kadar şiirlerde sevgili gülün, âşık bülbülün timsali olarak verilmişse de bu şarkıda mübalağa ile sevgili hem gülden hem de bülbülden daha üstün vasf edilmiştir. Sevgilinin yüzünün güle teşbih edilmesi sıkça kullanılmakla beraber burada gülden daha zarif ve ince olarak tavsif edilmiş, sesi bülbülden daha tatlı ve hoş olarak nitelendirilmiştir. Gülüşü goncaya benzetilen sevgilinin neşesi altın kanatlı olarak tanımlanmış, sevinçten uçmak üzere olduğu vurgulanmıştır. Günaydın sözcüğü ile tekrir sanatı yapılmış, gönlünün ve gününün aydın olması temennisinde bulunulmuştur. Gülün dalında durmaksızın bıkıp usanmadan şakıyanın bülbül olması hasebiyle şair, bülbül gibi olup sevgili uğruna her şeyi yapabilmeyi arzulamaktadır.

Gül-Mevsim İlişkisi:

Gül, baharın, bahçenin ve kır çiçeklerinin vazgeçilmez bir ögesidir. Gül olmadan bahar gelmez, gül bulunmayan bahçeye girmeye değmez. Bahar demek gül demektir. Güftesi klasik şiirimizin kaside üstadı Nef�î�ye, bestesi Hacı Arif Bey�e ait olan Rast Türkaksağı şarkı, gül mevsimi olarak vasf edilen baharı şöyle tasvir eder:

Esdi nesîm-i nevbahâr açıldı güller subh-dem

Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem

Gül devr-i ıyş eyyâmıdır zevk u safâ hengâmıdır

Âşıkların bayramıdır bu mevsim-i ferhunde-dem

Dört mevsim içinde en latîfi olan nevbahâr (ilkbahar) ile, her taraf yeşillik ve canlılık kazanır, ağaçlar çiçeklenir, kuşlar ötüşür, etraf neşe ve tazelik kazanır. Bu mevsimde sabah esen hafif ve ılık rüzgarlar, gülün yapraklarını okşayınca güller neşelenir ve açılmaya başlar. Bundan dolayı bahar fasl-ı güldür, gül mevsimidir. Şarabın mucidi kabul edilen Cem�in kadehini isteyen âşık, gönüllerinin gül gibi açılmasına vesile olarak şarabı zikreder. Gül baharın müjdecisi olduğu için zevk ü sefâ içinde eğlenerek geçirilecek günleri haber verir. Bu sebeple aşıklar, neşe ve sevinç mevsiminde bayram ederler.

Yine klasiklerimiz arasına girmiş eserlerden biri olan Nihâvend Semâî şarkının güftesi şarkı üstadı Nedim�e, bestesi Arif Sami Toker�e aittir.

Erişdi nev-bahâr eyyâmı açıldı gül-i gülşen

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Çemenler döndü rûy-i yâre reng-i lâle vü gülden

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Canlılığın ve yeni başlangıçların müjdecisi olan ilkbahar mevsiminin gelmesi ile gönüller coşmuş, bahçelerde elvan elvan güller açmış, laleler bitmiştir. Lale ve güllerin kırmızılığı çemenzârın yeşilliğini kapatmış, sevgilinin güzel ve parlak yüzüne benzemiştir. Gül sevgilinin ağzını ve dudaklarını temsil ederken lâle yanaklarına benzetilmiştir. Çerağan vakti olan baharın gelmesi, sadece güller için değil, lale ve diğer çiçekler için de gözaydınlığının habercisidir. Çünkü çerâğân ya da çirâğân, III. Ahmet devrinde ilkbaharda laleler açıldığı zaman mehtaplı gecelerde geleneksel olarak yapılan bir eğlence âlemidir. Çiçek tarhları ve lâleler arasına konulan renk renk fanuslu mumlar ve kandiller ile içine zeytinyağı konmuş, bir fitil konarak ateşlenen midye ve yumurta kabukları tarhlar arasından geçen su arklarına bırakılırdı. Kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilip yakılarak salıverilirdi. Bazen çiçekler, laleler arasına saklanan inci, elmas ve akide şekerleri genç cariyeler tarafından kapışılır; renk ve ziya içinde onların cilve ve işveleri temaşa olunurdu. Bu eğlencelerin tertip edildiği âlem, çerâğân olarak adlandırılırdı. Lale bahçelerinin gözlerinin aydın olması ile kastedilen de, mumlar ve kandillerle aydınlatılmasındandır.

Güftesi XVI. yüzyılın Mevlevî şâirlerinden Cevrî�ye, bestesi büyük Türk bestekârı Hâşim Bey�e ait olan Karcığar Ağır Semâî eser, fasl-ı gül ile ilgili olarak sunabileceğimiz başka bir şarkıdır.

Mevsim-i gül fasl-ı gülşen nev-bahâr eyyâmıdır

Devr-i sâgar nûş-ı mey seyr-i kenâr eyyâmıdır

Cûylar oldu revân esti nesîm-i subh-dem

Durmasın ehl-i hevâ geşt ü güzâr eyyâmıdır

Bu şarkıda ilkbahar mevsiminin tüm özellikleri ile tasvir edildiğini görmekteyiz. Gülü, gülşeni, şarabı, çağlayan ırmakları, esen ılık rüzgarı, gezip tozmayı ve eğlenmeyi anlatan bu tablonun hayali bile insan ruhunu dinlendirmektedir. Mevsim bahar olunca gülle birlikte diğer çiçekler de gülmüş, bülbül nağmeleri ile niyaza başlamış, sular coşmaya başlamış, goncanın çâk-ı girîbân etmesini ve açılıp kokusunu yaymasını sağlayan sabah rüzgarı esmeye başlamıştır. Heveslerine düşkün olanlar artık durmasın. Çünkü bugünler şarapların içildiği, gezintilerin yapıldığı, eğlence ve zevk alma günleridir. Gülü, gül bahçesini, canlılığı ile baharı andıran sevgilinin kendini gösterdiği mevsimdir. Çok da uzun olmayan, çabuk gelip geçiveren günler olduğu için kıymeti bilinmelidir.

Gül-Din İlişkisi:

Gülün klasik Türk şiiri dışında Türk Tasavvuf şiirine de konu edildiği hepimizce malumdur. Tasavvuf şiirinde gül, Hz. Peygamber ile anlam kazanır.

Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Rasulallah

Gül bahçene dünyamızda girelim Ya Rasulallah

anlamında pek çok şiir bulmak mümkündür. Muallim İsmail Hakkı Bey tarafından bestelenen Rast Yürüksemâî şarkı, gül-din ilişkisine güzel bir örnektir.

Gülşende yine âh u enîn eyledi bülbül

Bir nakş okuyup savt-ı hezâr eyledi bülbül

Olmaz dehen-i yâre müşâbih deyu gonca

Gül mushafın açtı yemin eyledi bülbül

Gülün farklı teşbih ve istiareleri ile taçlanan şiirimiz ve dolayısıyla şarkılarımız, bülbülden ayrı düşünülemez. Zira o, sevgilisine duyduğu aşkı ve onun güzelliklerini anlatıp şarkılar söyleyerek ilan-ı aşk etmekte, ağlayıp inleyerek sürekli şakımaktadır. Çünkü gül, naz makamında olup kendini ağırdan satmakta; niyaz makamında olan bülbül de ona yalvarıp yakarmaktadır. Klasik mûsikîmizde bir tür besteye ad olan nakış ile aşkını terennüm eden bülbül, binlerce ses ve ezgi ile gönlündeki ateşi güle duyurmaya çalışır (Hezâr, bülbül ve sayı olarak bin anlamları kastedilerek tevriyeli olarak kullanılmıştır). Bu arada bülbül, sevgilinin ağzının gonca ile mukayese edilemeyecek üstünlükte ve güzellikte olduğunu söyleyerek mübalağa ile anlatır. Aslında gonca, gülün açılmamış hali olup tomurcuk şeklidir ve sevgilinin ağzı yerine kullanılır. Zira gonca halinde iken nice sırları, güzellikleri ve kokuları içinde gizleyen bir mücevher kutusudur. Gonca onca ihtişamına rağmen, sevgilinin ağzı yanında daha basit kalmaktadır. Üstüne üstlük bülbülün sözünün doğruluğunu ispatlamak için yemin etmek üzere açtığı mushaf da güldendir. Yaprakları açılınca sırları ifşa olunan ve kokusunu saçan gül, yaprakları hasebiyle kitaba ve özellikle kutsal kitabımız olan Kur�an-ı Kerim�e teşbih edilir. Zaten �Kur�an�ın üzerine el basmak� veya �Kur�an üzerine yemin etmek� de yaygın olan adetlerdendir.

Gül-din ilişkisini ortaya koyan diğer şarkılarımızdan birisi de, güftesi Yahya Kemal�e, bestesi Münir Nureddin Selçuk�a ait olan Segâh Düyek eserdir. Şarkının bestekârı tarafından özellikle Segâh makamında bestelenmesi, bu makamın dinî mûsikî formlarına uygunluk arz etmesi sebebiyledir.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://erdoganates.net/sarkilardagul.html