Hit (795) Y-2584

Ahdi , Ahmed Ahdi b. Şemsi el Bağdadi

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : E-Posta :
D.Yeri : D.Tarihi :
Ö.Yeri : Ö.Tarihi : 1002/1593-94
Görevi : Uzm.Alanı : Şiir
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-07-05 Güncelleyen : /0000-00-00

Ahdi , Ahmed Ahdî b. Şemsî i Bağdadî

Gülşen-i Şuarâ tezkiresinin müellifi ve şair.

Ahdî, Bağdat'ın önde gelen ulemâsın­dan aynı zamanda şairliği ve eserleriy­le de tanınmış olan Mevlânâ Semsi’nin oğludur.

Fertlerinin çoğu şiirle meşgul Bağdatlı bir aileye mensup olan şairin, Bağdat'ın Osmanlı idaresine girdiği ça­ğa rastlayan yetişme devresi hakkında hiçbir bilgimiz bulunmamaktadır.

Ah­dî, kendisinden çok şeyler öğrendiği Rumeli Yenişehirli şair ve mutasavvıf Ârifî adlı bir şahıstan bahsederse de onunla tanışıklığı çok sonraya, hayatının olgun­luk çağına rastlar.

Bağdat şairlerinin ço­ğunda olduğu gibi Ahdî de payitaht İs­tanbul'a gitmek sevdasına düşerek bir şair arkadaşı ile birlikte 960'ta (1553) on bir sene kadar sürecek bir yolculu­ğa çıkar.

Osmanlı ülkesine gelişi ve ora­da barınışının Kanûnî'nin oğlu Şehza­de Selimin himaye ve yardımı sayesin­de mümkün olduğunu belirten Ahdînin şehzade ile tanışıklığının başlangıcını, Selim'in Nahçıvan seferine çıkan Kanunî Süleyman'ın beraberinde Zilhicce 960'ta (Kasım 1553) Halep'e gelip Maraş'ta kış­lamağa memur olduğu devrede aramak gerekecektir.

Yolculuğun ilk merhale­sinde başlayan bu münasebetin, daha sonra şehzadenin sancakbeyi bulundu­ğu Manisa'da da devam ettiği, çevre­sindekileride yazacağı tezkirede tam kadrosu ile yer alacak- şairleri burada tanımak imkânını elde ettiği tereddüt­süz söylenebilir.

Çıktığı yolculukta İstan­bul'a gelene kadar menzil menzil çeşitli yerlerde bir hayli dolaştığını, sultan seviyesindekilere kadar birçok kimseler­le münasebet kurduğunu söyleyen Ah­dînin eserindeki bazı ipuçlarından anlaşıldığına göre, Manisa'dan önce bir müddet Adana ve Konya'da da kalmış­tır.

Adana'da bir kaside sunduğu ora­nın valisi ve şair Pîrî Paşa'nın dostluğu­nu kazandığı gibi, Konya'da da 1554'-ten beri vali bulunan Temerrüd Ali Pa­şa'nın çevresine girmiştir. Uzun bir za­man Ali Paşa'nın hizmetinde bulundu­ğunu söyleyen Ahdînin, onu daha 1550-1552'deki Bağdat valiliği devresinden tanıdığı muhakkaktır.

Ali Paşa'nın Gülşen-i Şuarâ'nın ilk şekline ait nüsha­larda değil de Bağdat’a dönüşünden sonraki tertibinde yer alabilmiş olması­na bakılırsa. Ahdînin kendisiyle kurdu­ğu tanışıklık daha sonraki bir devrede başlamış olmalıdır. Bu münasebetin Ali Paşa'nın Zilhicce 971'de (Temmuz 1564) Anadolu Beylerbeyiliğine tayin olundu­ğu devreye götürülmesi, bizi Ahdînin Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde yıl­lar geçirdikten sonra vatanına dönü­şü için 971 (1564) olarak verdiği tari­hin hilâfına, onun Osmanlı ülkesinde bir hayli zaman daha kalmış olduğu ve Bağ­dat'a dönmesinin daha sonralara uzadı­ğı gibi bir netice ile karşı karşıya bıra­kacaktır.

Onun, tezkiresinde hususi bir alâka ile yer verdiği Mevlânâ Dergâhîna mensup şairleri Konya'daki bu ika­meti sırasında yakından tanıyabilmek fırsatını bulduğu anlaşılmaktadır.

Hareketli geçen ve başlangıçtan bir müddet sonra arkadaşından ayrı düş­tüğü bir yolculuğu takiben İstanbul'a gelebilen Ahdîyi payitahtın debdebeli ve zengin hayatı yanında, şair ve âlimle­rinin tasavvur edemediği derecede çok­luğu hayran bırakır.

Bundan sonra Ah­dînin hayatında çok feyizli bir devre açı­lır.

Edebiyat ve kültür âleminin çok sa­yıda seçkin siması ile tanışmak fırsatını elde eden Ahdî, artık onların meclisleri­nin de daima hazır bir âzası olur.

Tezki­resinde, meclislerine devam edip dev­rin usulünce kendilerine hizmette bu­lunduğu şair ve ulemânın çoğunun ismi­ni vermektedir.

Bunların başında Nev'î, Emri, Edirneli İzârî, Edirneli Mecdî ve Vâlihî gibi ekserisi genç nesilden şöhret­ler ile ulemâdan Edirne ve İstanbul ka­dısı (daha sonra Anadolu kazaskeri) Perviz Efendi, Abdülkerim Rızâî Efendi gi­bi otoriteler gelmektedir.

Ahdî onlar­la birlikte İstanbul'dan başka çoğu za­man Edirne'de bulunmuş ve bir ara yi­ne böyle bir münasebetle Bursa'ya da gitmiştir.

Onu, Edirne'de evinde bir se­ne misafir kaldığı Şakâ'ik mütercimi Mecdî ve 966'da da (1558-59) devrin ünlü müderrisi Rızâî ile Bursa'da bulu­ruz.

Kaldığı çevreler içinde Edirne onun hayatında müstesna bir yer tutar.

Şa­irlerinden büyük bir alâka ve yardım gördüğünü ifade ettiği Edirne'yi Ahdî manzum bir methiye ile de ayrıca yü­celtmekten kendini alamamıştır.

Bu mü­him fikir ve sanat merkezlerinde geçir­diği hayat. Ahdî için Osmanlı dil ve ede­biyatı üzerinde bir nevi kültür stajı yeri­ni tutmuştu.

Pek çok şairi yakından tanımak ve eserlerini görmek imkânını sağlayan edebiyat ve ilim çevreleri ile devamlı teması, ona bu uzun misafir­liğinin sonunda tamamlayacağı tezki­resinin geniş ölçüde malzemesini ka­zandırır.

Osmanlı ülkesini gördükten sonra gel­diği diyarın artık gözüne görünmez ol­duğunu söyleyen Ahdî, Şehzade Selim'­in kendisine açtığı imkânların yanı sı­ra, ayrıca Perviz Efendi ve Rızâî gibi nü­fuz sahibi şahsiyetlerden mazhar oldu­ğu çok yakın alâka ve himayeye rağmen, arasıra, çektiği gurbet ıstıraplarından şi­kâyet etmekten geri kalmıyordu.

Şiirle­rinde görüldüğü üzere, Edirne'de etra­fında dolaştığı Tunca nehri kıyılarında zaman zaman Bağdat, Şat (Dicle) nehri ile birlikte hayaline düşmekteydi. Niha­yet, on seneyi aşan uzun misafirliğinin sonlarına doğru gittikçe artan vatan hasretiyle Ahdî 971 (1564) yılında Bağ­dat'a dönmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

Eserinde, yol dönüşü şehzadenin hu­zuruna götürülebilecek en güzel ve en kalıcı hediyenin şiir olduğunu söyleyen Ahdî, işte böyle bir hediye olmak üzere. Kanunînin çok ilerleyen yaşı dolayısıyla tahta çıkacağı günlerin pek yakın oldu­ğu hissolunan Şehzade Selim'e, ülkesi­nin şairlerini âdeta bir telhis* verir gibi toplu bir şekilde arzedecek olan tezki­resini tamamlayıp takdim etmek isti­yordu.

Bu sırada artık Saruhan beyler­beyi bulunan şehzadeyi görmek üzere sancak merkezi Kütahya'ya geldiği ve orada şehzadenin maiyetine sonradan girmiş şairleri de tanıdığı belli olan Ah­dî, malzemesi hemen hemen hazır durumda olan tezkiresini, kendisinden gördüğü yardım ve himayenin şükran ifadesi olmak üzere adına ithaf ettiği Şehzade Selim'e sunar.

İfadesine lâyı­kıyla dikkat edilmemesi yüzünden, Ha­san Çelebi'den başlayarak günümüze kadar çoklarınca Ahdînin, tezkiresini Bağdat'a döndükten sonra yazdığı sa­nılmıştır.

Karşılığında bir caize ve ihsan beklediği şüphesiz olan eserinin, ülke­den ayrıldıktan sonra hazırlanıp Selim'e takdim edilmesi gibi garip bir durum ortaya çıkaran bu zan, Bağdat'a dön­mek niyetiyle yola çıkışını ifade için kul­landığı "azîmet" sözünü "avdet", yani ayrıldığı yere dönmüş olmak şeklinde yanlış anlamaktan ileri gelmektedir.

Ah­dînin, dönüşünden sonraki yıllarda ese­rini yeniden ele alırken, onu Selim'in ya­nı sıra aynı zamanda Bağdat'ın genç ve yaşlı kültür sahiplerine de hediye etti­ğine dair önsözüne eklediği ifadenin de bu yanlış anlamada ayrıca payı olmuş­tur.

Ahdî yola çıkış tarihi olarak göster­diği 971 (1564) yılını eserinin de yazı­lış tarihi olarak belirtir.

Ancak, eserin henüz ilâve görmemiş eski şeklini veren nüshalarında 972 (1565) yılı ile ilgili muhtelif kayıtların bulunmasına baka­rak bunu bitiriş değil, esere başlama yılı olarak kabul etmek daha doğru ola­caktır.

Ahdînin ebced'le 971 yılını ve­ren "Gülşen-i Şuarâ" adının hatırı için böyle bir tarih gösterdiğini sanıyoruz. Nitekim, dikkatli bir tahlil. Ahdînin 971 yılının ileri aylarında henüz Osmanlı ül­kesinden ayrılmamış bulunduğunu mey­dana koyuyor.

Tezkiresinin, başta ilmiye sınıfı ile ilgili olmak üzere, 971 ve 972 yıllarına ait çeşitli hadiselerin Bağdat'ta kolayca haberdar olunamayacak akisle­rini taşıması, onun ilk telif tarihi ve ye­ri hususunda şimdiye kadar söylenmiş olanları kabulde bizi ihtiyatlı bulunma­ya davet etmektedir.

Takdiminden sonra eserinin, Ahdîye döndüğü Bağdat'ta ne gibi bir imkân veya bir mevki temin ettiği belli değil­dir.

Bağdat'a dönüşten sonraki hayatı, tıpkı oradan ayrılmasından önceki saf­hası gibi meçhuldür.

Tezkiresinde aile­sinden altı kişiye yer verdiği halde ken­di hal tercümesini koymayan Ahdînin bu devredeki hayatı hakkında sadece başka kaynaklardan gelen ufak tefek bilgilerle, eserinden dolaylı bir şekilde birtakım bilgiler çıkarılmasını mümkün kılacak sınırlı bazı kayıtlar vardır.

Kâ­tip Çelebi'nin 980'de (1572-73) öldü­ğünü zannettiği Ahdî ile, daha sonra kendisi de tezkire sahibi olacak Riyâzî henüz dokuz yaşlarında iken. 1581 de Bağdat'a kadı tayin edilen babası Birgili Mustafa Efendi ve 1585te Bağdat'a defterdar olarak gelen müverrih Geli­bolulu Âlî burada görüşüp tanışmışlar­dır.

Anlaşıldığı üzere Ahdî, âdet gere­ğince, gelişleri şerefine onlara birer "kudûmiyye" kasidesi sunmuştur.

Bu sıra­da herhangi bir vazife ve memuriyeti olup olmadığını bilemediğimiz Ahdînin, tezkiresindeki bazı işaretlerden Bağ­dat'a gelen veya başka bir yere geçmek üzere oraya uğrayan memuriyet sahibi mühim şahsiyetlerle ilgilenerek, onların beraberlerinde kethüda, divan kâtibi, çavuş gibi hizmetlerde bulunan şairler­le daima temas ve tanışıklık kurduğu anlaşılmaktadır.

Şairler uğrağı Bağdat ve Meşhed'e ziyarette bulunan şiir ya­zar kimselerle kurduğu dostluklar, yıl­dan yıla tezkiresine yeni şairler kazan­dırır. Hemşehrisi Bağdatlı Ruhî, bu dev­rede ondan artık yaşlanmış bir şair ola­rak bahsetmektedir.

Tezkiresine ilâve ettiği 1000'e (1592, bazı Avrupa nüsha­larında da 1001 /1593) kadar çıkan ka­yıtların kendisini henüz hayatta göster­diği Ahdînin 1002 (1593-94) yılında öl­düğü kabul edilmektedir.

Ahdînin Bağdat'ın tanınmış ailelerin­den Nazmîzâdeler ile akrabalığından bahsedilerek bu aileden biri ile evlilik yapmış kızından 1002 (1594) yılında do­ğan torununun, Gülşen-i Huleiâ adlı Bağdat tarihi sahibi Nazmîzâde Murtaza Efendi'nin babası Nazmî mahlaslı şair Seyyid Ali olduğu haber verilmek­tedir.

Bu bilginin kaynağı Abbas el-Azzâvî, ayrıca Ahdînin babası Şemsî-i Bağdadînin babasının da Abdülmelik el-Bağdâdî olduğunu, onun oğlu olup 977'de (1569-70) Bağdat'tan Şam'a gi­derek Hanefîliği seçmiş meşhur müder­ris Muhammed b. Abdülmelik'in de (ö. 1016/ 1607) Ahdînin amcası bulundu­ğunu bildirmektedir.

Eserleri

  • Gülşen-i Şuarâ