Hit (1165) Y-1855

Abdülhak Hamit Tarhan

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Bebek / İstanbul D.Tarihi : 2 Ocak 1852
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 12.Nis.37
Görevi : Diplomat,Divan Şairi,Milletvekili,Şair,Yazar Uzm.Alanı : Şiir
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Arabça, Farsça, Fransızca, İngilizce Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : Serkan Boztilki/2008-02-09 Güncelleyen : /0000-00-00

Abdülhak Hamit Tarhan
İlköğrenimine özel öğretmenlerden dersler alarak başladı. Öğretmenleri arasında Evliya Hoca, Bahaeddin Efendi, Hoca Tahsin Efendi vardır, özellikle Hoca Tahsin Efendi, onun yetişmesinde emeği geçenlerin başında gelir. Hamit, anılarında, "kendisine felsefi şüphenin tohumunu atan" olarak Hoca Tahsin Efendi'yi gösterir. Sonra Bebek'te Köşk Kapısı'ndaki mahalle mektebi (ilkokul) ile Rumelihisarı Rüştiyesine (ortaokul) kısa aralıklarla devam etti. Ailesi Paris'te öğrenim görmesini uygun gördüğünden Ağustos 1863'te ağabeyi Nasûhi Bey ve Tahsin Efendi ile Paris'e gönderildi. Orada Hortus College adlı özel bir okula verildi. Babasının yanlarına gitmesi ile İstanbul'a dönme kararı aldılar ve Viyana üzerinden hep birlikte İstanbul'a (1864) döndüler.
İstanbul'da bir Fransız mektebine verildi, Fransızcasını ilerletmek için de Tercüme Odasında çalışmaya başladı. Ancak bu da uzun sürmedi; babasının Tahran Büyükelçiliğine atanması ile Tahran'a gitti ve Farsça öğrenmeye başladı. Fakat babasının ani ölümü üzerine tekrar İstanbul'a (1867) döndü. Abdülhak Hamit'in İstanbul'a dönüşüyle ilk memuriyet hayatı da başlamış oldu.
Önce Maliye Mektubî Kalemine (Maliye Bakanlığı özel Kalem Müdürlüğü, 1871) girdi, sonra Sadaret Kaleminde (Başbakanlık özel Kalem Müdürlüğü) çalıştı.
Çalıştığı bu yerlerde Ebüzziya Tevfik ve Recâîzâde Ekrem1e tanıştı. Sezai ve Baha beylerle Sami Paşa'dan Hafız Divanı'nı okudu. Namık Kemal'in Avrupa'dan dönüşünde de onu ziyarete gitti. Bütün bu çevre, onun edebiyata yavaş yavaş ısındığını göstermektedir. Nitekim Tahran izlenimlerinden oluşan ilk eseri Afacerayı Aşk (1873) adlı piyesini, arkasından da içli Katı yazdı. Bu arada Fatma Hanımla (1874) evlendi. Düğünden sonra da Sabr ü Sebat'ı bitirdi ve Sardanapal'a başladı ve bir yıl sonra da onu tamamladı. Duhter-i Hindu ile Nazife adlı eseri de bu yılların ürünüdür.
Abdülhak Hamit, Haziran 1876'da Paris Büyükelçiliğinde ikinci katip olarak çalışmaya başladı. Paris'teki yaşantısı zor da olsa onun sanatına katkılar sağladı. Divaneliklerim bu Paris döneminin ürünü oldu. Orada ayrıca, Nesteren (1877) piyesini yayımladı. Ancak bu piyes onu memuriyetinden etti. Çünkü iki kardeşin taht mücadelesini işleyen bu eser, Sultan Abdülhamid'in pek hoşuna gitmemiş olmalı ki, Hâmit İstanbul'a izinli olarak geldiği bir sırada görevine (1878) son verildi. Sonradan kendisine Belgrat elçilik katipliği teklif edildiyse de, kabul etmedi. Ne ki büyük bir maddi sıkıntıya düştü. Kendisini yazmaya verdi ve Sahra (1879), Târik (1879), Tezer (1880), Eşber (1880) adlı eserleri bu dönemde arka arkaya yayımlandı. O sırada Rize valisi olan ağabeyi Nasuhi Bey'in yanına gitti. Dönüşünde de kendisine Poti (Rusya) Konsolosluğu (Eylül 1881) verildi. Ardından bu görevi Golos (Yunanistan) Başkonsolosluğuna (1882) çevrildi, İstanbul’a dönüşlerinde rahatsızlanan eşi Fatma Hanım'a verem tanısı konuldu. Bu sırada ise kendisine Bombay Başkonsolosluğu teklif edildi. Ekim 1883'te yola çıktı, bindikleri vapur Midilli'ye uğrayınca orada Namık Kemalle görüştü. Abdülhak Hamit, çok sevdiği Bombay'da Külbe-i İştiyak, Kürsi-yi İstiğrak gibi şiirleri yazdı. Bu şiirler Türk şiirine yeni bir ruh, yeni bir şekil kazandırdı.
Fatma Hanım'ın hastalığının artması üzerine dönme kararı aldılar. Beyrut'a geldiklerinde orada vali olan Nasuhi Beyin evine indiler. Fatma Hanım 21 Nisan I885'te orada öldü. Eşinin ölüm acısıyla Makber'i yazdı. Onu ölü (1885), Hacle (1886) izledi.
Ayrıca İstanbul'da kaldığı süre içinde de Divaneliklerim yahut Belde (1886), Bunlar Odur (1886), Kahbe Yahut Bir Sefilenin Hasbıhali (1887) adlı kitaplarını yayımladı. Edebî çevrede Hamit, artık gerçek kişiliğini bulmuştu. Yalnızca yazdıkları değil, onu eleştirenlere Gayret dergisinde verdiği cevaplar ününü bir kat daha arttırdı, öte yandan memuriyet hayatı da Londra Büyükelçiliği başkâtipliğine atanması ile Batıya açıldı. Ancak Zeynebi basılmak üzere İstanbul'a göndermesi ve sansürün bu eser üzerine "Devlet ve hanedanla eğleniyor" diye rapor vermesi onu görevinden etti ve İstanbul'a dönmek zorunda (1888) kaldı. Dostlarının araya girmesi ve edebiyatla bir daha uğraşmayacağına dair Saray'a yazı vermesi ile eski görevine yeniden gönderildi. Bu kez Londra'da ikinci eşi Nelly Hanım ile (1890) evlendi. Bir ara Ebüzziya Tevfik ile yazışıyor diye İstanbul'a geri çağrıldı ise de, affedilerek kendisine büyükelçi yardımcılığı görevi verildi. 29 Haziran 1895te Lahey Büyükelçiliğine atandı, iki yıl orada kaldı. Sonra kendi isteği ile Londra Büyükelçiliği müsteşarlığına atandı. 1900 yılı başlarında Nelly Hanım'ın hastalanması üzerine İstanbul'a döndüler. Brüksel ortaelçiliğine atandığı 1906 yılına kadar İstanbul'da kaldılar. Nelly Hanım 8 Şubat 1911'de öldü. Hâmit bir yıl sonra üçüncü eşi Belçikalı Lüsyen (Lucienne) Hanım ile evlendi. Balkan savaşları içinde İstanbul’a döndüler. Bir süre açıkta kaldı. 1914 başlarında Ayan Meclisi üyesi (senatör) oldu, bu meclisin ikinci başkanlığına getirildi.
Bu yıllarda ve devamında Bâlâdan ' Bir Ses (1912), İlhan (1913), Validem (1913), İlhamı Vatan (1916). Turhan (1916), Finten (1916), tbn-i Musa (1917), Sardanapal (1919), Abdullahü's -sağir (1919), Yadigâr-ı Harb (1919), Tayflar Geçidi (1919), Ruhlar (1922), Garam (1923) adlı kitaplarını arka arkaya yayımladı. Ekim 1922'de görevi sona erince ailesiyle Avrupa’ya gitti ve Viyana'da sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilânından (29 Ekim 1923) sonra emekliye ayrıldı. 1928'de İstanbul milletvekili seçildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı, ölünce kendisine devlet töreni yapıldı ve Zincirli Kuyu Mezarlığına ilk gömülen kişi oldu.
Tanzimat döneminin en büyük şairi sayılan ve uzun yıllar "Üstad" olarak anılan, basında "Şair-i Azam" sıfatıyla anılan, Türk şiirine Batılı bir anlayış ve nazım yenilikleri getirmiş olan Hamit, şiirinin dilini, ağır ve karmaşık söyleyişlerden kurtaramadı
"Bazı şairlerin yazgıları kötüdür. Ya küçümsenir, yadsınır ya da göklere çıkarılır. Onların günlerinde sağlam değerlendirilmemeleri sonucudur bu. Kimi mutlular, sağlıklarında yerlerini bulurlar, kimileri ölünce. Şairlerin değerlendirilmelerinin şiir ölçülerinin dışına çıkmaya başladığı, bir takım politik akımların yazgısına bağlı bulunduğu bu günlerde durumu yeniden saptamak gerekiyor.
"Hamit, bunlardan. Hem övüldü hem yerildi, daha kötüsü küçümsendi yaşadığında. Şair-i âzam! Bir de üstelik son günlerde bir sol-sağ çekişmesinin sembolü haline geldi. (Mehmet Akif gibi). Onu sevmek yahut sevmemek, bir şiir beğenisi olmaktan çıkıp bir politik tutumu belirtmek haline geldi. Bunu da toplumumuzun büyük yanlışlarından, sağlam sınıfsal değerler kuramamış olmamızın yanlışlarından biri olarak düşünebiliriz. Fransa'da Racine'i yahut Corneille'i küçümseyen bir solcu olduğunu sanmıyorum. Bir ulus kültürünün böylece paylaşılması hazin bir talan gibi geliyor bana.
"Hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. Bütün ciddiyetine, bütün stratejik edasına karşın söylenemez. Bu olgu, biraz da, yukarda belirttiğim gibi, onun kendini seçmemesine bağlı bir ikilemdir. Onun şiirinin, onun değerlendirilmesinin geçirdiği evrim, bir bakıma Türk şiirinde birtakım değerlerin, şiirsel ve beşeri birtakım değerlerin geçirdiği evrimdir diye düşünülebilir. Kararsızdır, tarafsızdır. Neyle nasıl eğleneceğini bilmez. Tam bir Osmanlı kaypaklığı içindedir. Bazen eğlendiğini mi. katıldığını mı anlayamazsınız." (Turgut Uyar)
"Abdülhak Hâmit, Tanzimat edebiyatının ikinci kuşağı içinde Recaizade Ekrem ile birlikte Türk edebiyatının yenileşmesinde ve değişmesinde cesaretli adımlar atabilmiş, eski edebî geleneğe karşı sert çıkışlar yapan bir sanatçıdır. Edebiyatımızın yeni bir ruh ve çehre kazanmasında, Ekrem işin daha çok teorik yönünü işler ve geliştirirken, yazdıklarıyla yeni edebiyat anlayışının uygulayıcısı oldu. Sanat yolunda fazlaca titizlenmeden, kendisini sıkı bir denetim altına almadan böylesine bir atılımı gerçekleştirmesi, şüphesiz kendinden önce yenilik yolunun açılmış olması, iyi bir kültür çevresinde yetişmesi ve arkasında kendisini yüreklendiren usta sanatçıların bulunması ile açıklanabilir. Batı'yı ve Batılı düşünceyi tanıma ondan önce bir hayli mesafe kat etmişti. Üstelik gene ondan öncekiler Batı'ya giderken büyük bir stres içindedirler ve daha çok da Batı'nın fikri yapısını tanıma çabasında idiler. Sözgelişi Şinasi ve özellikle Namık Kemal bu duruma iyi birer örnektir. Namık Kemal, Avrupa'da edebiyattan çok fikrî ve siyasi meselelerle uğraşmıştı. Oysa Hâmit, Paris'e küçük yaşta özel eğitim görmek üzere gidiyor; edebiyat ve sanat faaliyetlerini rahatça izleyebiliyordu. Şüphesiz bu rahatlık bir anlamda da ona aileden gelmekteydi. Öncelikle o, kültürlü bir ailenin çocuğu olarak özel hocalar elinde yetişmiş; Doğu ve Batı kültürünü bizzat yerinde tanımıştı. Gene ailenin nüfuzu ile Dışişlerin'de, üstelik Paris'te göreve başlaması onun için büyük bir şanstı. Ayrıca Namık Kemal ve Recaîzade Ekrem gibi yeniliğin iki ustası mektuplarıyla sürekli onu destekliyor ve yüreklendiriyordu. İşte Hâmit, böylesine elverişli ortamda edebiyata kendisini veriyor ve hiçbir bağlayıcı kural tanımadan, biraz da ölçüsüz bir biçim de, sürekli yazıyor; hem kendisini yenilemede hem de edebiyatın yenileşmesinde elinden geleni esirgemiyordu."(İsmail Parlatır)
ESERLERİ:
ŞİİR:

  • Sahra (1879)
  • Makber(1885)
  • Ölü (1885)
  • Hacle (1886)
  • Bunlar Odur (1885)
  • Divaneliklerim Yahut Belde (1885)
  • Bir Sefilenin Hasbihali (1886)
  • Balâ’dan Bir Ses (1912)
  • Validem (1913)
  • İlham-ı Vatan (1916)
  • Tayflar Geçidi (1917)
  • Ruhlar (1922)
  • Gârâm (1923).

OYUN:

  • Mâcera-yı Aşk (mensur, 1873; manzum, 1910)
  • Sabr u Sebat (1875, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda oyn., 1961)
  • İçli Kız (1875)
  • Duhter-i Hindu (1876)
  • Nazife (1876, Abdullahü's-Sağirle, 1917)
  • Nesteren (1878)
  • Tarık Yahut Endülüs'ün Fethi (1879, Sadi Irmak ve Behçet Kemal Çağlar tar. sadeleştirilerek 1960, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda oyn., 1962)
  • Tezer Yahut Abdurrahman-ı Sâlis (1880)
  • Eşber (1880)
  • Zeynep (1908)
  • İlhan (1913)
  • Liberte (1913),
  • Finten (1916, Ahmet Muhip Dranas tar., 1959, Kenan Akyüz tar., 1964)
  • Tarhan (1916)
  • İbn-i Musa yahut Zadü’l cemal (1917)
  • Sardanapal (1917)
  • Abdullahi's-Sağir (1917)
  • Yadigar-ı Harb (1917)
  • Hakan (1935)
  • Cünün-ı Aşk (tefrika, yaz., 1917, kitaplaşmadı)
  • Kanuni'nin Vicdan Azabı (yaz., 1937, basılmadı).

DİĞER ESERLERİ:

  • Mektuplar (Süleyman Nazif tar., 2 cilt, 1916)
  • Hâtırat (ikdam ve Vakit'te tefrika, 1924-25)
  • Yabancı Dostlar {1924)
  • Rûznâme (Vakit'te tefrika, 1925). Abdülhak Hamid'in Londra yıllarını Yusuf Mardin, Abdülhak Hamid'in Londrası adlı kitapta romanlaştırdı. Tiyatro eserleri inci Enginün tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek yedi cilt halinde yayımlandı (1998–2002).


ABDÜLHAK HÂMİT TARHAN MAKBER MUKADDİMESİ Birkaç Perişan Söz
Makber ki âsâr-ı mevcûdemin en ahiridir, fena bulmuş bir vücûdun bekaası için yapıldı. Makaabirde mündemiç olan maâlî-i şi'riyyeden Makber'de bir eser bulunmadığını bilirim. Makber, bir feryâd-ı tahassürü şâmildir ki hiçliğe müstenid olduğu için mütâlâasından hâsıl olacak netice de hiçtir. Lâkin bence, bir şeydir.
Evet bu kitabı pâymâl-i mütâlâa eden fikir, bir kabristanı dolaşmış olur, ve kabristanda olduğu gibi hiçbir şey anlamı-yarak içinden çıkıp gider.
Bu kitabın mukaddimesini görmekle neticesine vâkıf olmak, yahut mündericâtını okumakla ismini düşünmek birdir. Bu kitap, kabristanda yazıldı ki bedbaht müellifini iyi tanıyanlara keder, tanımayanlara ise kelâl verir. Teessürâtı-mı yalnız gönlümde saklamak, yahut yazıp da bastırmamak mümkün ve belki evlâ iken bu sûretde meydana çıkarmak lâzım mı idi suâli vârid olursa onun cevâbı hazırdır: Vâdî-i sükûta düşenlerin ecsâdından mürûr-i zamanla bir avuç toprak kaldığı gibi, gönülde olan en azîz bir yadigârdan da mürûr-ı zaman ile bir belirsiz hayâl kalır. Ben o hayâle kaani'değilim.
... Makber hiç olmazsa benden ziyâde muammer olacaktır. İşte bunun için neşr olundu. Gönlümdeki feryaddan yapılmış bir mezardır ki muhteviyatını taşlara yazılmış sözler gibi isterim. Heyhat!.
... Makber'in. âsâr-ı sâirem gibi fena bulacağına şüphem yoktur. Zâten teessürümün muhâfaza-i şiddetine ebediyyet bile kifayet etmez. Müellif. Halikının huzuruna yüreğinden bu yaranın kanları cereyan ede ede çıkacaktır.
Bâzı kalbde kederle sürür canişin olamaz. Kalb yardır ki perverde ettiği hüznü dünyânın olanca haz ve meserretleri izâle edemez. Yine de o hüzün hiç bir mesrûriyyete mâni değildir. Bâzı gönüllerde ise, hüzün ve meserret müctemi' bulunur. Bir hüzünde safa bulunması, bir tebessümün kederengîz olması bundandır. Fakat yine kalb vardır ki muhafaza ettiği kederi sevinç tezyîd eder. Benim kederim bu ekdârdandır.
Kederimin artması için sevinmek isterim. Bunu kimselere anlatamam. Bu işin lisânı anlaşılmaktan beridir. Sükût edelim.
Fakirin bir eseri olduğu için Makber'i şiir diye telâkki etmek isteyen olursa mütâlâasında benim şairliğimden bir nişan bulmaz. Ancak düşünür ise bir feryad duyar ki isterse onu bir şiir zanneder. O feryad, beşerin aczidir.
En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-i müdbi-şenin tazyiki altında hiçbir şey söylememektir. Makber ise hitabet ediyor.. İnsan bâzı kerre hatırına gelen bir hayâli tanıyamaz, o kadar güzeldir! Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir, kalbine doğan, bir hissi bulamaz, o kadar derindir; bu acz ile bir feryad koparır, yahut pek karanlık bir şey söyler; yahut hiçbir şey söyliyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer; bunlar şiirdir.
.. Makber, umumiyeti itibariyle pek çok nazarlar için soğuk bir eserdir. Bu soğukluk yalnız benim kalbimi ihrak eder. Alem-i edebiyyâta bir âhiret lâzımdır. Makber, o âhiretten nişandır. Makber, hayât-ı edebîmizin kabristanıdır, benim zevâlimdir.
Makber, bir fikri birçok tarz-ı beyanda söylüyor. Elfâzı havas için hiç, mânâsı havas ve avam için hiç, vücûdu bir merhume için bir mezar, binâenaleyh bence bir şeydir. Makber uğradığım felâketin ağırlığına nisbetle hafif, derinliğine nisbetle tehi, şiirliğine nisbetle hiçtir, fakat bana nisbetle bir şeydir.
Makber, makber değil bir türbe, türbe değil bir mâbed mâbed değil bir küre, küre değil bir fezâyı bî-intihâ olmalıydı, halbuki bir makber bile değil, nûr-ı ilâhînin indiği, fikr-i insanının çıkamadığı bir minber olmalıydı. Makber, bir mahşer olmalıydı. Heyhat!
Fikir çıkmamalıdır demem, çıkamaz bir halde bulunmalıdır. Makber'de iniyor, müebbeden iniyor! Bu ebedî iniş bir derinliğe dal olsa bile hayfa ki yine makber olmaktan başka bir şey değil: Makber'in mânâsı makaabirin zevahirinden ibarettir.
... Güzel çehreler nâmına, büyük nâmlar ashabına heykeller yapıldığı gibi. güzel fikirler, büyük vak'alar için de beyitler yapılmalıdır. Mezar, Allahın yaptığı bir heykel. Biz onu nasıl tasvir ve tecsîm edebiliriz? Hangi şâir bir güzel kıza onu görmiyenlerin nazarında teesim edecek kadar cismâniyyet vermiş? Hangi kalem mehâsin-i tabîiyyeyi hakiyle taklîd etmiş? Bizim yazıp da en güzel bulduğumuz şiirleri bize ilham eden tabiattır. O şiirler suda görünen akse benzer.ki mutlak hâricde bir müsebbibi olur. Bâzı ekâbir-i edeb. bir şâirin meziyyâtı kendi beyninde tevellüd ettiğini iddia ederler. Ben bu fikirde değilim. Benim - eğer varsa mehâsinim dağların, bayırların, güzel yüzlerin, çiçekleridir. Seyyiâtım benimdir.
Bitirmeden evvel şunu da söyüyeyim: Makber'in bende vuku'unu şiiri okuyacağınız vaka, içinde Cavaliciro'nun bulunduğu vapurda geçer, haber verdiği musibet, her hâlimle beraber eş'ârıma da bir büyük inkılâb getirdi... Dediğim inkilâb, semâ ile mezarın müsademe edecekleri bir noktada, yahut bir fezâ-yt namütenahide bulunmaktır. Kalbim müddetlerce bu iki kuvve-i harikuladenin arasında kaldı. Bunlar yakınlaştıkça ben tesliyet bulur, ayrıldıkça nevmîd olurdum. Nihayet birleştiler. Ben ezildim: Makber çıktı! Bu şiir midir? Ne mümkün! Semâ ile mezar birleşmemeli, daha doğrusu ayrı kalmalıydılar. Ben iftirak ve istiğrak ile figan etmeliydim. O şiir olurdu.
Makber'den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem. Bâzısını pek az beğenirim. Makber'i ise hiç beğenmiyorum. Çok seviyorum. Beğenmediğim şu sebeptendir ki bu kitabın edebiyyât ile pek az münâsebeti var. Sevdiğim şunun içindir ki bu kitap O'dur. Bütün mevcudatı şiir görenler nazarında belki Makber de bir şiire benzer. Bence bir şâireyi andırır. O şâire, Sâni-i Kudret'in bir şiiri idi.
Makber'in muhteviyatı, bunca nekaayisi haşviyyâtiyle beraber bir merhumenin rûhâniyyeti, bir ruhun mâneviyyâtıdır. Makber onun hâli, onun resmi, onun hayâli, onun heykeli, onun mezarıdır. Onun hiç beğenilecek yeri kalmıyan hayâtıdır. Yine tekrar edeyim: Makber, O'dur. Bunun için severim.
Lâkin Makber edebiyyât nokta-i nazarına karşı çirkin bir çocuktur. Masum fakat güzel değil, hakir bir feylesoftur, hikmet, fakat şüpheli kusurlu bir hüsündür. Feryad, fakat musanna, mâmur bir mezardır. Hazin değil, fakat mezar. Bir mağrib fakat parlak, bir güzel fakat sevimsiz. Bir şiir, fakat kafiyeli. Bunun için de beğenmem. Fikrin serhaddı memat olduğu gibi, şiirin de elfaza intikalde hududu kafiye oluyor, ne yapalım! Makber için bir fikr-i şer'i beyan etmek tam ise işte bu kitap bir merhumenin mezarıdır. Zairinden fatiha niyaz ederim.

ABDÜLHAK HÂMİD Necip Fazıl Kısakürek
"Abdülhak Hâmid'i gömdüğümüzün ertesi günüydü. Zonguldak'ta bir vazife emri aldım. Şairin refikası, kendisine veda ederken bana dedi ki: - Oraya gittiğiniz çok iyi...
Hâmid'in ölümü karşısında en canlı alakalardan birini duyan da Zonguldak'tır, bu alakaya benim namıma ve Hâmid'in en yatanlarından biri sıfatıyla bizzat teşekkür etmenizi rica ederim.
Hatırlıyorum ki Abdülhak Hâmid de birkaç kere bana Zonguldak'tan bahsetmişti. Bir defasında Zonguldak'a gönderdiği bir mektubun metnini göstermiş, Zonguldak üzerinde, o yerin kendisine duyduğu alakayı beğenmekten gelen bir dikkat ve hassasiyetle durmuştu.
Hâmid'e ait, fikir, his ve hatıralarıma. Ölümünden beri, ilk defa olarak dil vermek teşebbüsünde bulunuyorum. Hatta hususi sohbetler, münakaşalar, neşredilmemiş notlar ve yazı arası kısa bahisler bir tarafa, doğrudan doğruya ilk defa olarak... Böyle bir günde, tesadüf karşıma Zonguldak'ı çıkarıyor.. Hâmid'in hususi bir dikkatle baktığı bir yeri, bana muhatap gösteren tesadüften ayrıca zevk duyuyorum.
Abdülhak Hâmid, Türk cemiyetinin en nezaketli anlarından birinde doğdu ve asra yatan bir zaman çerçevesi içinde, cemiyetteki bu incelik karakterinin bütün seyirlerine, ihtilâtlarına, istihalelerine şahit oldu.
Hâmid'i, sadece, yaş ve görgü bakımından seyrettiğimiz zaman derhal büyük çap ve büyük çap ve büyük ölçüyle yüz yüze geliriz.
İtiraf etmeliyim ki sanatkârın ömrü ve bundaki âmiller meselesi, bence koca bir davadır. Öldürücü müessir, kimi alıp, kimi bırakmıyor? Niçin götürüp, niçin bekletiyor? Bilgimizde böyle sorulara karşılık yok. Buna rağmen tuhaf bir tesadüf zincirinin tekrar tekrar verdiği misallere dayanarak hükmedebiliriz ta", sanatkârdaki keyfiyet vergisi, istediği kadar kemmiyet vergisinden ayrı olsun, çok büyük keyfiyetler, anlaşılmaz bir tabiat müsaadesiyle kemmiyetlerini de peşlerinden çekmek imtiyazına erişmişler, bol yazmışlar, çok görmüşler, uzun yaşamışlardır. Bu, belki ruhumuzun kalıbımıza üflediği bir devam ve mukavemet nefhasından geliyor. Belki kuvvetli bir ruhla maddesi arasında, gökteki
bir kartalın gövdesiyle kanatlan arasındaki ahenge eş, bir muvazene, bir anlaşma var. Her ne olursa olsun! Sanatkâr ki alnında Allah'ın dudak izlerine benzer bir ışıkla doğar ve kalabalıklardan bu ışığın delaletiyle ayrı lir, o. bu nura vâris olmakta ne kadar talih sahibiyse, nurunun ışıldayacağı ömür ölçüsünde de o kadar talih sahibidir ve birinci talihin, ikinciyi doğurmakta az çok ve esrarlı bir hüneri vardır. Kula mahsus ibda nevileri ve hadleri içinde, aslan payını kapmış olan sanatkâr, yaratıcı kudretini fışkırtırken, çok defa en zayıf ve narin bünyeyi yıllarca ayakta tutacak bir başka kuvveti de, sanki istihsal edendir.
Bizi kemâllerine inandırmış sanatkârlar arasında bu iki hususiyet ve talihi bir arada buluyoruz. Omiros.Sâdi, Şekspir, Göte, Hugo onlardandı. Onların sihirbaz kudretleri, sakallarındaki her tel bembeyaz oluncaya kadar sürdü, bir an felce uğramadı.
Tabiatı tek ve yekpare örnek diye alanlardan değilim. Fakat ondan bir mavera ve sebepler âlemine akmak şartiyle, tabiatteki düzen ve nispetlere hayran olanlardanım. Orada birçok unsurların müşterek bir kaderi var; ağaç evvela yemiş verme kabiliyetinden düşer, sonra kurur. Arı, bal yapmayı unutursa, ölür. Hatta insan yapısı, bir fabrikanın çelikten cihazı bile, yeni baştan ve uzun zahmetlerle diriltilmeye muhtaç olmamak için, durmadan, dinlenmeden işlemeye mahkûmdur. Adeta, cemaat, nebat, hayvan ve insan, hangi marifet nevine göre biçilmiş bir bünye taşıyorsa, bünyesini, zamanın aşındırıcı hamlelerine karşı korumak için, mevcut , marifetini intatasız tekrara borçlu kalıyor.
İnsandaki ruhu, bu unsurlardaki marifet hassasile karşılıklı koyabiliriz.
İşte çok defa, uzvi yıkılışından evvel ruhi çöküşüne şahit olduğumuz sanatkâr da zaman denilen ejderhaya tek bir kaleden mukabele eder: Sanat kalesi.
Zamanın hakiki fatihleri, bu kaleyi taş taş ördüler, sonuna kadar duvarlarını yükselttiler ve içinden hiç çıkmadılar.
Sadi, seksen yaşında Gülistan'ı bitirirken, Hâmid, seksen altı yaşında Vicdan Azabı piyesini karaladı ve Göte, en ileri çağlarından birinde şöyle dedi:
"Herkes hayatında ancak bir kere bulûğ ıstırabı çeker. Fakat dehanın çocukları ölünceye kadar ve sayısız bulûğ acısı çekerler. Çünkü, böylece her defasında gençleşirler."
(Varlık, 15 Ağustos 1937)

ABDÜLHAK HAMİD Hakkı Süha Gezgin
Dehâ yaratmakla tabiat mı kıskançtır? Yoksa bol bol doğuyor da hayat mı onları daha tohum iken yok ediyor? Bunun cevabı henüz verilmemiştir. Fakat ben gerçek bir dehânın hayat şartlarına mahkûm olacağına
inanmıyorum. Bir çocuk, nasıl etrafım zorlayarak doğarsa, büyük çapta keskin bir zekânın hayat, muhit ve cemiyeti de öylece zorlıyarak yükseleceğine kaniim.
Ömrün yardımı, yalnız dehânın dekorunu zenginleştirir, verimini arttırır, sınırlarını ve çapını genişletir.
Bunun az bir şey olmadığını, ben de biliyorum. Amma şu kadar var ki, gerçek bir dehâ, meydansız at ve atsız bir meydan gibi değildir. O büyük kuvvet, muhtaç olduğu zaman atım da, meydanını da yaratabilir. Hattâ atsızlığı ve meydansızlığı bir kuvvet haline kor.
Abdülhâk Hâmid'e hem yaradılış cömert davrandı; hem ömrü güleryüz gösterdi.
Dedesi şairdi ve eczanesinin üstüne:
Ne ararsan bulunur derde devadan gayri
mısraını yazacak kadar hakimane bir tevazua sahipli. Ceddâniyeti böyle olan Hâmid Bebek'de doğdu, Çamlıca'da serpildi.
Hani yine kendisinin:
Bu yerlerde doğan bir şâir olmak pek tabiîdir dediği Çamlıca'da...
Tanzimat sonrasının bu en büyük siması, Fuzülî'den Önce Hâfız'ı ve Nefi'den evvel Firdevsî ile Muhteşem'i, Şirazlı Örfî'yi okumuştu. Sefarethane münşisi Mirza Şevket'i ona koşturan da talihidir.
Acemce'yi İran payitahtında öğrendi. Ağabeyisi Nasuhi Bey'le birlikte Paris'e gitti. Fransızca'yı diline ram etti. İngilizce'ye de Londra'da sahip oldu. Bu kadar zengin bir talih cömertliğine binde bir bile rastlanmaz.
Ben onu sefirlikten azledilip memleketine döndüğü gün tanıdım.
Devlet onu azletmiş, millet Sirkeci'de alkışlarla karşılamıştı. Bu tezadın değerini bilmem söylemeye hacet var mı?
O akşam, Tokatlıyan'daki ziyafette mideden ziyade, gönül ve kafalar doymuştu. Nitekim birkaç gün sonra devlet de millete uymuş ve Hâmid'i Ayan'a almıştı.
Fikret, ondan bahsederken "Geniş bir cephe, munis bir nazar, bir fıtrat-ı mahrem" der.
Onda alın, gerçekten bir tan yeri gibi geniş ve yine onun gibi içinden ışıklı idi. Harikulade beyni, röntgen aydınlığı ile buradan sızıyor hissini verirdi. Yuvarlak başı, monoklunun inip kaldırdığı sağ kaşı, güzel ve manâlı yüzüne bulunmaz bir başkalık veriyordu.
O zamanlar, sakalına ancak ince ve belirsiz bir ak yaldız serpilmişti. Yalnız göz altlarında heyecanlı ve çok ihtiraslı bir yaşayışın izleri seziliyordu. Redingotu, plâstronu ve emperiyal paltosu ile şıktan ziyade zarif görünüyordu. Saçlarında bir tek siyah kalmadığı günlerde de bu itinalı, zarif giyinişi bırakmamıştı.
Seksen beş yılı, bükülmeden, en küçük bir kıvrıma bile yer vermeden taşıdı. Boyu da mısraları gibi kendini zamana çiğnetmedi.
Her birinden ayrı bir zarafet ve incelik havası dağılan Şair-i Azam'da yalnız ses kalındı. Azıcık ispirto ile örselenmiş, kalın sesini dinlerken, ben, kaç kere vahiyleri düşünmüşümdür. Sesinde ney demleri gibi zengin bir derinlik vardı.
Nükteyi şaşılacak bir ciddiyetle yapar ve bu tezadın karanlığı içinde zekâ şimşeği, daha kamaştırıcı bir parlaklık alırdı. Tevazuun büyüklüğünü ben onda gördüm.
İnsan edince kendi kemalde imtizaç Tenzil-i kadr-i âhere hissetmez ihtiyâç
beytini o, kendisi için değil, kendisine saldıranlar için söylemişti. Bu mısraları onun gururuna şahit tutanlar yanılıyorlar. Hâmid'de tevazu el gibi, parmak gibi tabiî bir şeydi. Yalnız bir kere onun mağrur konuştuğunu gördük. Hem Allah için gururu da kendisi kadar büyüktü.
Eskiciler nâkâfi sözüne sataşmışlardı. "Arapça bir kelime ile Acemin nâ'sı yanyana gelir mi a cahil"? diyorlardı. O vakit Hâmid, muhteşem bir şiirine nakâfi'yi redif yaptı ve;
Bugün ben yazdım, elbette yazar ahfad nâkâfi
Hükmüyle zamanın alnını mühürledi. Bence bu hüküm istikbal fatihliğinin de buyrultusudur.
Bazıları, o gelinceye kadar, şiirimizde derinlik yoktu derler. Bu büyük geçmişimizin şerefli varlıklarına iftira olur. Hayır derinlik, Türk şiirinde Hâmid'le başlamaz. Fakat Hâmid'in şiiri muhakkak ki derinlikleri dalgalandıran bir kuvvettir.
Ben, onu:
Derin bir cevv-i lâhutî, geniş bir darbe-i şehper
mısraıyla tarif edenlerle beraberim. Bu kanaatler, ona dehâsının armağanı idi. En derin his uçurumlarına dalar, en yüksek hayal göklerine süzülür ve her ikisinden de şâhâne ganimetlerle dönerdi.
Ona gelinceye kadar, hiçbir şairin ilham zenginliği böyle ciltler halinde tepeleşmemiştir. Derinliği onunla başlatanlar da galiba bu noktaya dayanıyorlar.
Halbuki bunun sebepleri başkadır. Eskiler, dar bir sanat çerçevesi içinde mahpusturlar. Gazel ve kasideleri ne kadar çoğaltsalar renk değişmiyordu. İki üç renkle yapılan tablo, ne kadar büyük olursa olsun, tabiatteki bütün kemâli kucaklıyabilir mi?
Darlığı sezen büyükler, muhiti genişlelemeyince derinliğe doğru gitmişler, imkânsız sanılacak güçlükleri zorlamışlardı. Noktasız gazel ve kasideler, murassalar, gönül ve beyin akümülâtörlerinin boşalmasından başka nedir? Granit üstünde tarla açmakla bunlar arasında zorluk bakımından ne
fark var?
Hâmid, böyle bir ölçü ve nizam darlığı içinde değildi. Amma çemberleri tek başına kırmadı. Kendinden önce gelenler bu yolda hayli alın teri dökmüşler, ince patikalar açmışlardı.
Biz, yeniyi güzel yaratışlar ile ruha çakacak bir büyüğe muhtaç olduğumuz zamanda o yetişti.
Şahsiyetini zaman eline, ihtiyaç avuçlarına cilalattı. Hâmid'in talihi, yalnız doğduktan sonra başlamıyor, zamanında doğuşu, imkânların önüne serildiği bir çağda dünyaya gelişi de başka bir bahtiyarlık eseridir.
Onda bütün gençler için ibretle seyredilecek bir şey var. Hâmid niçin çok yazdı? Neden çabuk tükenmedi? Şiiri, yalnız kalbinin kaynadığı gençlik demlerine mahsus bir heyecan verimi sayanlar olmuştur. Amma lâftır bunlar. Bir fidan nasıl kökünü derinliklere indire indire koca çınar olursa, bir şair de kültürünü genişlettiği kadar uzun ömürlü, çok eserli,derin izli olur.
(Edebi Portreler, 1997)

ABDÜLHAK HAMİD: DOĞUMUNUN 100. YILI MÜNASEBETİYLE Munis Faik Ozansoy
Milletlerin edebiyatında şahsiyetler vardır ki, eserlerinden önce varlıklarıyla bir hadise, bir merhale teşkil ederler. Abdülhak Hâmid de onlardan biridir. 1852 Şubatının 5'inci günü Bebek'te doğan çocuğun dünyaya açılan gözleriyle birlikte, Türk edebiyatı yepyeni bir ufka yüz çevirecekti. İstanbul'un fethi gibi bu tarih de, bir çağ kapayıp ötekini açan bir dönüm noktası sayılmalıdır. Gerçekten, edebiyatımızda yeniye yönelmiş ne varsa hepsi bu tarihten, daha doğrusu bu tarihte doğan müstesna çocuğun okuyup yazmaya başladığı günden başlar. Bir Hâmid'den evvelki edebiyatımızı, bir de ondan sonrasını düşünün: Arada yüz yılların ancak gerçekleştirebileceği bir fark görürsünüz. Halbuki bu değişikliği Abdülhak Hâmid tek başına ve bir hamlede yapmıştır. Hiç kimse, devrinin düşünce ve şekil kayıtlarını kurarak ileriye atılmakta onun kadar cesaretli, onun gibi kararlı olamamıştır, sanırım.
Kendinden evvelkilere hiç bir şey borçlu olmayan büyük şair, zamanında yenilik namına ne düşünülebilirse hepsini yalnız kendinden sonrakilere değil, hatta daha yaşlı çağdaşlarına da öğretmiş; onlara da istikamet değiştirtmiştir. Bir tarihten sonra, bütün Tanzimatçıların kalemini, şiirde ve nesirde, Abdülhak Hâmid'in zarif parmakları idare etmiş gibidir, dersem, beni garabete heveslenmiş olmakla değil, belki şimdiye kadar söylenmek istenmemiş bir gerçeği açığa vurmakla suçlandırabilirsiniz. Bence, edebî manasıyla nesrimiz "Makber mukaddimesi", beşerî anlayışta Türk şiiri "Bunlar odur"la başlamıştır. "Selimi evvelin meziyeti siyasiyesini Osmanlı eshabı kalemi arasında en evvel tarife neşren muvaffak olan Kemal, nazmına nazire söylemeye çalışsın!" hitabını Hamid'e tevcih eden ben değilim, bizzat Namık Kemal'dir.
Neler vehmederek vücuda getirdiğimiz eserlerin ömrü, ebediyete kıyasla, camdaki buğu üzerine parmağımızla çizdiğimiz şekillerin ömründen fazla değildir. Bizim yazdıklarımızı mütemadiyen silmekle eğlenen zaman Abdülhak Hâmid'in yazdıkları üzerinden de elbette bir silgi geçirmek istemiş, fakat muazzam eserin ancak sathına dokunarak özünü yok edememiştir. Fakat, bugünün nesli Abdülhak Hâmid'i eser olarak değil de sadece ad olarak tanıyorsa, bunun sorumluluğunu kolay'la yetinen tembelliğimizde ve günün piyasa yazılarıyla seviyesini kaybeden zevkimizde aramalıyız.
(Hisar, Mart 1952)

ABDÜLHAK HÂMİT VE AŞKLARI Halit Fahri Ozansoy
Onu hatırladıkça, gözümde ilk canlanan hayali, Maçka'daki apartman salonunun köşesinde, çok daha güzel bir başka dünyanın insanı gibi vakur ve rahat oturuşudur. Onun sadece bu oturuşu ile, ölünceye kadar ihtiyarlığı yenmesini bilenlerden olduğuna hükmedebilirdiniz. Sanki bu çaba ve bu inatla koltuğunda dik tutardı vücudunu, yorgun da olsa, uykulu da olsa.
Ne zarif giyinirdi! Bir fotoğrafındaki yakası geniş şeritli siyah kostümünü bir zamanın modasına uyarak sanki ilk defa onun üstünde denemiş ve yakıştırmışlardı. Bu güzel adamın sakalı da çehresine başka bir tatlılık verirdi. Monokl her zaman gözünde mi idi pek hatırlamıyorum. Fakat o tek cam bile, ışığından zekâ taşan bir bakışın üstünde gururla parlar gibi idi. Ellerim kımıldatışı ayrı bir dildi ve bu dilden eşi Lüsyen hanım bir kitaptan bir cümle okumuş gibi anlardı. Hemen içeriye gider ve Hâmid'in ya yeni bir şiiri yahut eserlerinden biri ile gelirdi. Bunlardan sonra, salondakilerden birisi sesini titreterek "Makber"den bir mısra okur, hanımefendi arkasını getirirdi. Hâmid'in şiirlerini, bu kültürlü kadın şüphesiz uzun beraberliğin havası içinde onun açıklamaları ile tâ ruhuna sindirmişti ve Hâmid'in konuşma dili dışındaki kelimelerinin anlamını bilmese bile bu şiirlerin musikisine hayran kalmıştı.
Abdülhak Hâmid'in:
Var ol, Lüsiyen, tavaf et ey nur,
Ey âhır-ı ömrümün şebabı!
Dediği Lüsiyen hanıma derin bağlılığı ona bakışlarından seziliyordu. Gerçekten Lüsiyen onun son aşkı, ömrünün sonunda gençliği idi. Etrafında bir nur dalgası gibi dolanmasını istiyordu onun. Ölüme bu aydınlıkla gidecekti ve öyle gitti. Fakat ya gençliği Hâmid'in? Ya gençlik aşkları? O şahane gençlik devrindeki Don Juan hayatı? Paris'te, Londra'da geçirdiği çılgınca