Hit (613) Y-1327

Mükerrem Kâmil Su

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Bursa D.Tarihi : 1906
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 1984
Görevi : Edebiyatçı,Öğretmen,Yazar Uzm.Alanı : Hikâye ve Roman Yazarı
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : İngilizce, Osmanlıca Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-01-31 Güncelleyen : /0000-00-00

Mükerrem Kâmil Su
İlköğrenimini İstanbul Sultanahmet'te bulunan Taşmektep'te tamamladı.
İstanbul Kız öğretmen Okulunu bitirerek Burhaniye, Edremit ve Balıkesir'de ilkokul öğretmenliği, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde açılan sınavda başarı göstererek çeşitli ortaokul ve liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Uzun süre Balıkesir Lisesinde çalışarak 1954'te emekliye ayrıldı.
Ankara Radyosunda "Çocuk Saati" programının şefliği ve redaktörlüğü görevini yürüttü.
Ankara'da Tasvir gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı.
Yeni Gün ve Zafer gibi gazetelerde köşe yazıları yazdı.
Hikâye ve romanlarının bir kısmı, Cumhuriyet, Hürriyet, Ulus, Son Posta, Yarım Ay, Resimli Ay, Ana, Hayat gibi çeşitli dergi ve gazetelerde tefrika edildi. Ateşten Damla (yön. Memduh On, 1959, 1960) ve Ayrı Dünyalar (yön. Turgut Demirağ, 1969) gibi bazı romanları filme alındı.
Popüler kadın romancılar arasında yer alan Mükerrem Kâmil, eserlerinde millî ve ahlâkî kaygıları ön planda tuttu.
Eşi Kamil Su'dan, Sedat ve Serap adlarında iki çocuğu vardır.

ESERLERİ:

ROMAN:

  • Sevgim ve Istırabım (1934),
  • Bu Kalb Duracak (1935),
  • Dinmez Ağrı (1937),
  • Sus Uyanmasın (1939),
  • Istıranca Eteklerinde (1939),
  • Çırpınan Sular (1941),
  • Ateşten Damla (1942),
  • Dinmez Ağrı (1943),
  • Sızı (1943),
  • Uyuyan Hatıralar (1944),
  • Uzaklaşan Yol (1944),
  • Kaybolan Ses (1945),
  • Büyük Rüzgâr (1945),
  • İnandığım Allah (1946),
  • İhtiras (1948),
  • Gençliğimin Rüzgârı (1955),
  • Bir Avuç Hatıra (1959),
  • Özlediğim Kadın (1959),
  • Aynadaki Kız (1962),
  • Ayrı Dünyalar (1964),
  • Ben ve O (1970),
  • Günah Yolu (1973).

HİKÂYE:

  • Bir Avuç Kül (1944),
  • Gizlenen Acılar ( 1944).

ÇOCUK EDEBİYATI:

  • Mutluluk (1972),
  • Olaylar Gemisi (1973),
  • Vatan Toprağı (1975),
  • Masal Dünyası (1976),
  • Kara Kız (1977),
  • Ata'nın Romanı (1977).

DİĞER ESERLERİ:

  • Malazgirt Zaferi (1971),
  • Zafer Kazandıran Mızrak (1971),
  • Tarihte Türk Kadını (1971),
  • Kurtuluş Savaşı Başlarken (1973),
  • Millet Malı (1975),
  • Atatürk Bizimle (1979),
  • En Büyük Türk'ten Bize (yazılar, 1981),
  • Vatan Toprağı (çocuk kitabı, 1989).
  • Ayrıca, ilk ve ortaokullar için yazdığı ders kitapları da vardır.

MÜKERREM KAMİL SU
ATEŞTEN DAMLA
Bir yaz gecesi...
Çok dalgın ve üzüntülü görünen atlı, ay ışığı altında pırıl pırıl yanan şosede ilerliyordu. Ceylân, yol kıyısına devrilen arabanın gölgesinden ürküp şahlanmasa, süvari işin farkında olmıyacaktı.
Hayvan, kulaklarını dikerek ön ayakları üstünde sıçramağa, huysuzlanmağa başladı.Bakışları, ürkütücü bir ışıkla yanan genç adam yere atladı:
— Dur biraz Ceylân!
Yağız at, ay ışığı ile gündüze dönen gecenin derin sessizliği içinde kişniyerek karşılık verdi. Süvari, ön tekerleği fırlıyan, oku kırılan arabayı gözden geçirdikten sonra, etrafta atlarla arabacıyı aramağa koyuldu.
Yol boyunda uzayıp giden tarlalarla şosenin arasında küçük bir hendek vardı. Oradaki karaltı gözlerine ilişince, kül rengi bir battaniye altında kımıldamadan duran yığına yaklaştı.
Örtünün altında, altın sarısı saçları yerlere serilmiş bir genç kız yatıyordu. Uzun kirpiklerinin gölgelediği yüzünde hiçbir hareket görünmüyordu.
Kuvayi Milliyeci Ahmet, yabancı kızın bileklerini tuttu. Nabız, durmuştu. "Son bir ümitle başını göğsüne götürdü.
Ilık kadın vücudüne karışmış nefis bir yasemin kokusu "başını döndürür gibi oldu. Kulağını çok taze göğsün üstünde epeyce tutup dilendi.
Belirsiz denecek kadar yavaş vuran kalbin sesini farkeder etmez, ayağa kalktı.
Henüz kız yaşıyordu.
Gözlerini, onun ince çizgili yüzünden ayırmıyarak düşünmeğe başladı. Kafasında karışık düşünceler ve şüpheler uyanmıştı.
Bu kız kimdir? Kimin nesidir?
Araba nasıl devrilmiştir?
Dağlan dört yandan saran çetelerin işi mi bu?
Yaralı olmadığına göre zehirlenmiş midir?
Kafasından binbir sorguya karşılık bulmağa çalışarak kızı kollarına aldı. İşi ne kadar acele etmeyi icap ettirirse ettirsin kazaya uğramış zavallı bir kızı yol üstünde bırakıp gidemezdi. Arabacı belki de gelmiyecekti.
Göz alabildiğine uzıyan tarlalarda, sararmağa yüz tutmuş başaklar salıntısızdılar. Uzun şose yüzünü göklerin en güzel ışığı ile yıkadığı için pırıl pırıl yanıyordu. Ahmet kırların uzayıp giden sessizliği içinde ne yapacağını bilememekten gelen bir şaşkınlıkla kızı kucağına aldı.
Rüzgâr uyumuş, gündüz dallarda şakalaşan kuşlar da susmuşlardı. Ceylân, sahibine sokularak derin derin soluk almağa başladı. Bu hareket genç adama yol gösterdi. Kızı sarsmamağa çalışarak atına atladı.
Hâlâ baygın duran kızın sarı saçları dağınık ipek çileleri gibi kollarına serpilmişti. Ay ışığı, geniş alnında, soluk menekşelere benziyen göz kapaklarında, san yüzünde ve narin boynunda titredikçe ona büsbütün başka bir mâna veriyordu.
Ahmet, belki de ölmüş bulunan kızı, ıssız yollarda kucağında taşırken, kalbinin yıllardan beri sızlıyan bir köşesinde, mahiyetini kavrıyamadığı bir hissin belirir gibi olduğunu fark etti.
Bu yüz, ona hiçte yabancı gelmiyordu. Oldukça maceralı hayatının derinliğinde iz bırakmış bir kadın hatırlamıyan genç adam, onu nereden ve ne suretle tanıdığını kendi kendine soruyordu. Bu yüz, mutlak rüyada görülüpte unutulmıyan birşey! Derin birmüziğin ruhu ürperten ahengi arasında canlanan; uzun gurbet akşamlarında, bitip tükenmiyen yolların dönemecinde görünüp te kaybolan bir hayalin hakikat oluşu bu!..
Bu yolculuk, ona çocukluğunda annesinden dinlediği binbir renkli masallardan birçoğunu hatırlatıyordu. At koşturan prensler, kız kaçıran peri padişahlarının oğulları, kuvvetli zekâlar ile harikulade işler başaran güzel delikanlılar... Güldükçe yanaklarında güller açılan, ağlarken gözlerinin incileri yerlerde yuvarlanan ve bastığı yerleri zümrütten çayırlara döndüren tılsımlı kızlar, kafile kafile gözlerinin önünden geçiyordu.
Yaşadığı an çetin bir çarpışmanın meçhul âkıbeti ile ateşli bir nabız gibi ruhunda vurmasa.. o. bu gecenin, bu romantik yolculuğun bitmesini istemiyecek; atını ,böyle dörtnala süreceği yerde dizginleri bırakarak kollarındaki ince genç kızla uzun, ilâhî bir yolculuk yapacak.
Ceylân nereye alıp gider: hangi iklimlere sürükler, götürürse hiç sesini çıkarmıyacak; başaklan altınlaştıran bu ışıklı gecede bir masal hayan yaşıyacaktı.
Genç kızın bir kazaya uğradığını, belki de ölmüş bulunduğunu unutacak kadar hissin derinliğine dalacak; onu dalgın uykusundan, korkutucu baygmlığından kurtarmak için kalbinden taşan bir heyecanla ona birşeyler söyliyecekti.
Belki bir aşk türküsü, belki de ilk defa söylenirken samimî ve ilk defa dinlendiği zaman ilâhî olan şeylerden konuşacaktı.
Ceylân şoseyi bırakarak İnce bir dağ yoluna saptı. Küçük bir korudan geçti. Birkaç patikayı dolaştı. Kavakların uzayıp giden gölgeleri üstünde sıçrıyarak küçük bir köy evinin kapısı önünde durdu. Kapı çabuk açıldı. Kınalı saçlı omuzları çökük, yaşlı bir kadın:
- Aman oğul nereden çıktın böyle? Diye gözleri yaşararak genç adamı karşıladı. Ahmet, kızı ocak başındaki mindere yatırdıktan sonra kalpağını Çıkararak alnının üstünde toplanan ter damlacıklarım sildi.
— Sana misafir getirdim hala.
-- Sağ ol evlât! Hoş geldi, safa geldi. Kim bu tazecik? Hasta mı, nesi var böyle?
— Kim olduğunu ben de bilmiyorum hala. Ben acele gideceğim. Şayet kendine gelir de nerede olduğunu sorarsa, korkmamasını, doktor göndereceğimi söyle. Benim kim olduğumu anlatmana da lüzum yok.
— Peki oğul.
Ahmet kapıdan çıkarken nereden geldiği belli olmıyan bir üzüntü ile tekrar döndü. Odanın bir köşesinde duran testiden" aldığı su ile avuçlarını ıslatarak hastaya yaklaştı, insana korku verecek kadar san yüze, parmaklarının ucunda toplanan soğuk damlaları serpti.
Bileklerini, şakaklarını ıslattı. Yaşlı kadın, yeşil bir çanak içinde getirdiği gül sirkesini Ahmede uzattı:
— Bunu koklat evlâdım. Baygınlık için birebirdir.
Bütün uğraşmalarına rağmen kızda hiçbir kımıldama olmayınca gözbebeklerinde bir acı belirdi. Masal, rüya gibi boş şeylerle kafasını karıştıran işin hakikatini anlıyamadığı için, yüreğinde bir yanıklık duydu.
Hala, ocağı çalıçırpı ile tutuşturmuştu.
Kızı ince bir battaniye ile örttükten sonra evden çıktı. Şimdi Ceylân bütün hızı ile ileri atılıyor; şehre çabucak varmak için belki sahibi kadar sabırsızlık duyuyordu. Gecenin bir hayli ilerlemiş saatinde arkadaşının kapısını çalarken, eski soğukkanlılığı yerine gelmişti.
Doktor, arkadaşının sesini duyar duymaz, bir şey sormak lüzumunu hissetmeden yatağından çıktı.
Giyinmesi uzun sürmedi.Vakitli vakitsiz kaldırılmağa, dağ, bayır sürüklenerek ölüm acıları ile kıvranan hastaların yardımına koşmağa alışmıştı.
Yola çıkıncıya kadar fazla bir şey konuşmadılar. Ahmet, sabaha karşı yapmağa mecbur olduğu işi düşündükçe ürperiyor, yollan kuşlar gibi kanatlanarak aşmak, genç kızın ayıldığını gördükten sonra kendi işine bakmak istiyordu. (...)
{Ateşlen Damla, 1942)