Hit (818) Y-1323

Mustafa Necati Sepetçioğlu

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Zile / Tokat D.Tarihi : 1932
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 2006
Görevi : Gazeteci,Memur,Yazar Uzm.Alanı : Hikâye ve Roman Yazarı
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : İngilizce, Osmanlıca Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-02-15 Güncelleyen : /0000-00-00

Mustafa Necati Sepetçioğlu
İlk ve ortaokulu Zile'de okudu (1947), kısa sürelerle Bursa Lisesinde ve İstanbul Çapa Lisesinde okudu, İstanbul Haydarpaşa Lisesini (1950) bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji ve Sanat Tarihi bölümleri (1956) mezunu.
Lise yıllarında Mahir İz ve Nihal Atsızla tanıştı.
İstanbul Belediyesi şubelerinde memurluk, Türkiye Kızılay Derneğinde Neşriyat Müdürlüğü (1962), İstanbul Sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk İşleri Müdürlüğünde şeflik, Millî Eğitim Basımevi (1968) ve Derleme Müdürlüğü (1974) görevleri yaptı.
Tercüman gazetesinin "1001 Temel Eser" dizisini yönetti.
İlk hikâyeleri Sivas'ta çıkan Hakikat gazetesinde yayımlanmıştı (1948).
Daha sonra hikâyeleri İstanbul, Yol, Türk Yurdu, Türk Dili (1955-59), Türk Edebiyatı dergilerinde yer aldı.
Çağlayanlı Vadi adlı romanı Vatan gazetesinde tefrika edildi (1966-71).
Nehir roman denilebilecek bir kısım romanında; Malazgirt Zaferinden (1071) başlayarak, Osmanlı Devletinin fetret (duraklama) devrine kadar Türk tarihini konu aldı, diğer romanlarında günümüz Türkiye'sinde yaşanan toplumsal değişim ve sonuçlarını ele aldı.
Sepetçioğlu, millî kaynaklara bir dönüş denemesi olarak Yaratılış ve Türeyiş destanlarını çağımızın duyarlılığı ve taze bir üslûp ile yeniden yazdı.
Bütün hikâye, roman ve oyunlarının çıkış noktasını "çirkinlik, kötülük ve sefalet içinde bile var olan, gizlenen güzeli ve güzelliği görebilmek ve gösterebilmek olarak" açıkladı. Halk dilini şiir zenginliğiyle yazdı.
İlk hikâyelerinde tasvir, Çözümleme ve olayların birbiriyle iyice kaynaşmadıkları havası vardır.
1958'den sonraki hikâyelerinde olay ve kişileri daha bir yoğunlukla, uzatmadan, ayrıntılara kaçmadan anlattı. Hikâyelerinin çoğunda köy, tarla ve kır, büyük şehre yerleşmiş köylü ve kasabalıların toprak ve doğa özlemini işledi.
Birçok hikâyesinde, kahramanlar, uzun yıllar alıştıkları o doğal ortamlarından koptukları için hayata yabancılaşır, can sıkıntısına düşerler.
Bazı öykülerinde, şehri ve şehrin egoizmini sevgisizlik diye yorumlayan, şehirden kaçmak isteyen şehirdeki menekşelere ve çamlara acıyan; doğadan kopmuşluk, geçmişe özlem ve sıla hasreti içinde yanıp yakılan kişiler işlendi.
1965 yılında Millî Eğitim Bakanlığının açtığı piyes yarışında Mehmedin Beklediği adlı oyunu derece aldı.
Trampacılar adlı oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosunda (Mart, 1968) sahnelenen Sepetçioğlu'nun, oyun yazarlığında en önemli başarısını gösterdiği Büyük Otmarlar önce İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosunca sahneye konuldu (1967), ardından Avrupa Üniversiteler arası Tiyatro Festivali'nde en iyi oyun seçildi (1968).
Çardaklı Bakıcı adlı oyunu ile MEB ödülünü, Gece Vaktinde Gün Dönümü ve Karanlıkta Mum Işığı adlı kitaplarıyla 1980'de, Can Ocağında Pişen Aş ile 1981'de Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültür Armağanını, Ve Çanakkale 3: Döndüler adlı eseriyle 1980 Yık Türkiye Yazarlar Birliğinin Yılın Romancısı ödülünü, kazandı.
1994'te İLESAM'ın Üstün Hizmet Beratı kendisine verildi. 1998'de Atatürk Dil Tarih Kurumu Şeref Üyeliğine seçildi.
"Sepetçioğlu 'nun en samimi verimleri olan bu şairane hikâyelerin çok alıngan kahramanları, biraz da, yazardaki, sevgi dolu, çevreye hisleriyle bakan ve her davranıştan, kendisine üzüntü payı çıkaran mizacın sonucudur.
Aslında büyük şehirde, bazen evine veya işine yetişmekten başka bir şey düşünmeyen insanların hızlı hayatı vardır. Bu insanlar, taşrada olduğu gibi önceden tanışmaz ve kolay kolay kaynaşamazlar.
Onlar, türlü bölgelerden ve muhitlerden gelmişlerdir. Hikâyelerin duygulu, yalnız ve can sıkıntılı kahramanları, bunları belki de bilirler ama, yine de gördükleri her selâmsızlığı, ilgisizliği veya resmi davranışı, kendilerine yöneltilmiş sevgisizlik, hatta düşmanlık veya hakaret sayarlar.
"Bu hikâyelerin çoğu otuz kırk yıl önce yazılmıştır. İnsanlarımızın köy den şehre göç macerasını da ustalıkla veren bu hikâyelerin en değerli taraflarından birisi de, tabiat, çevre, çiçek sevgisi üzerindeki ısrarıdır.
Dünya kamuoyu ve onu izleyen Türk gazetecileri, sanatçı ve edebiyatçıları çevre bozulması ile gelen faciaları ancak birkaç yıldan beri söz konusu etmeğe başlamışlardır.
Samipaşazade Sezai'nin 100 yıl önce bir sezgi halinde yazdığı İki Yüz Elli Kuruşa Bir Asır' hikâyesinden sonra, yeşilliklerin, çiçeklerin, su kaynaklarının, deniz kıyılarının çıkarcılık ve kaygısızlıkla mahvedişini, yakınmalar halinde ısrarla dile getiren yazarımız Falih Rıfkı Atay ve sonra Çelik Gülersoy olmuştur. Çevre güzelliklerinin ve çiçeklerin, insan ruhuna rahatlık ve dostluk kazandırdığını hikâyelerinin ana teması yapan Sepetçioğlu bu yönüyle öncü vasıflar taşımaktadır." (Ahmet Kabaklı)

ESERLERİ:

HİKÂYE:

  • Abdurrezzak Efendi (1956),
  • Menevşeler Ölmemeli (1972),
  • Bir Büyülü Dünya Ki (1972).

ROMAN:

  • Kilit (1971),
  • Anahtar (1973),
  • Kapı (1973),
  • Konak (1974),
  • Çatı (1974),
  • Üçler-Yediler-Kırklar (1975),
  • Bu Atlı Geçide Gider (1977),
  • Karanlıkta Mum Işığı (1978),
  • Darağacı (1979),
  • Ebem Kuşağı (1980),
  • Sabır (1980),
  • Gece vaktinde Gündönümü-İstanbul'un Fethi (1980),
  • Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu (1980),
  • Geçitteki Ülke (1980),
  • Ve Çanakkale I / Geldiler (1989),
  • Ve Çanakkale II / Gördüler (1989),
  • Ve Çanakkale III / Döndüler (1989),
  • Kutsal Mahpus (1990),
  • Saftır Ağacı (1992),
  • Benim Adım Yunus Emre (1994),
  • Sahibini Arayan Toprak (2004).

DESTAN:

  • Yaratılış ve Türeyiş (1965),
  • Sonsuza Uyanan Taşlar(1973),
  • Dedem Korkut'un Kitabı (1990).

OYUN:

  • Büyük Otmarlar (oyn., 1967; bas., 1970),
  • Trampacılar (oyn., 1968),
  • Çardaklı Bakıcı (1969),
  • Köprü (1969),
  • Son Bloklar (1969),
  • Her Bizans'a Bir Fatih (1972),
  • Mehveş Hanım (1984),
  • Maragalı Abdulkadir (1986),
  • Yunus Emre (1995).

İNCELEME:

  • Karşılaştırmalı Türk Destanları (1986).

DİĞER ESERLERİ:

  • Can Ocağında Pişen Aş (1981).


MİLLÎ TARİHİN GÜÇLÜ KALEMİ: SEPETÇİOĞLU
Mehmet Nuri Yardım
Türk tarihini onun sayesinde okuduk, sevdik ve benimsedik.
Onunla tarihimiz, edebiyatla kol kola geniş yollardan günümüze ulaştı. Destanları o sihirli kalemden okuduktan sonra daha çok sevdik.
Büyülü bir rüyaydı gördüğümüz. Engin ufuklara satır aralarından açıldık. Dede Korkut'tan aldığımız soluğu, Çanakkale'de boşalttık. Malazgirt ovasında Türk akıncılarının nârâlarıyla yankılandı içimiz.
At nallan kulaklarımızda çınladı durdu. Büyük ecdadın insanî yönünü gördük duygulandık. Sonra cihangir millet oluşumuzun gururunu yaşadık.
Sepetçioğlu, bugün kompleksler içinde bocalayan gençlere atalarının büyüklüğünü anlattı bir bir. Kendisine güven duymasını sağladı.
Uydurulan, yazdırılan, dikte edilen tarih değil, gerçek hadiseleri kalemle ebedileştirdi. Sahih olayları alıp yoğurdu ve okuruna bir şölen yaşattı.
O hikâye, roman tiyatro ve destan türlerinde kaleme aldığı eserlerde hep aynı ideali, aynı mefkureyi seslendirdi.
Sepetçioğlu bir sevgi adamı. Bir insanın önce kendi milletini severek gelişebileceğini öğretti. Muhabbeti esas aldı. Ama bu sevgi batının kuru hümanizmasından iz taşımıyordu. Aksine "büyük sevgi esası" üzerinde temellendirdiği bu düşünce millî ve dinî bir karakter özellikler taşıyordu.
Nitekim henüz 20 yaşındayken 1952'de bir dergiden kendisine yöneltilen soru üzerine, "Hümanizme giden yol milliyetten geçer!" diyecektir.
Sevgiyle, bilgiyle donatılan nesillerin geleceğe emin adımlarla yürüyebileceğini biliyordu çünkü. Bu sebeple anarşiyi, kaosu, karmaşayı hep reddetti.
Sadece kütüphanelere kapanarak değil, Türklerin hüküm sürdüğü topraklan dolaşarak, mîlletimizin tarih boyunca egemen olduğu ülkeleri gezerek ve yeryüzündeki Türk-İslâm mührünü görerek geleceğe edebî belgeler bıraktı. Sağlam kılavuzlar, emin rehberler ve gerçek öncülerin ardından yürüttü okuyucusunu. Bilge Kağan, Tonyukuk Edebali ve Akşemseddin ulu bellediği yol açıcılardı. Millî tarihimizin büyük imanlı, yüce ahlâklı ve elinde Kur'an'lı yazıcısına sahip olmuştuk.
Alparslan, Sultan Osman, Fâtih gibi devlerin parlak yıldızları, Dede Korut, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli, Somuncu Baba, Ahi Evran gibi ermişler muhabbet yolunun ışık adamları ve âbide şahsiyetleriydi.
Anadolu'da Malazgirt zaferiyle başlayan Türk tarihini büyük isimlerin merkezinde anlatan Sepetçioğlu, bu kişi ve olayları nehir roman yaparak kitaplaştırdı.
Bu romanlar, Kilit (1971), Anahtar (1972), Kapı (1973), Konak (1973), Çatı (1974), Üçler-Yediler- Kırklar (1975)dır. Romancımız kuruluş devrini bütün cepheleriyle kronolojik sıraya dahil ederek bir üçleme yapar.
Yıldırım Bayezid'in Timurlenk'e mağlup oluşuyla başlayıp, oğullarının taht kavgaları içinde ilk yıkılış acılarını yaşayan genç Osmanlı devletinin fetret dönemini ele alan üç roman Bu Atlı Geçide Gider (1977), Darağacı (1979) ve Geçitteki Ülke (1980) adlarını taşır. Yazar, daha sonra Ebemkuşağı (1980)'nda Fatih devrini anlatır.
Türkiye'nin bugünkü bazı meselelerini ise Karanlıkta Mum Işığı (1978) ve Sabır (1980)'da dile getirir. Çanakkale destanını üç ayrı ciltte kaleme alan romancımız, Ve Çanakkale, I Geldiler. II Gördüler III (1989) yedi düvele meydan okuyan imanlı bir milletin çocuklarının ibretlik destanını bütün dünyaya göstermiştir. Kutsal Mahpus (1990) Ebu Hanife'nin hayat hikâyesidir.
Mustafa Necati Sepetçioğlu, dün okundu, bugün okunuyor, yarın da okunacak. Türkiye böyle bir romancıya sahip olduğu için övünç duymalıdır. (...)

MUSTAFA NECATI SEPETÇİOGLU KAPI
Sustu. Susadığını hissediyordu; aynı zamanda suya doymuş, bir toprağın şişkinliğini. Bir süre konuşmadı.
Selcen meselesini bitirmeğini düşündü.
Kızı, Virna'nın yanında, Bizans delişmenliğiyle, Selçuk usluluğunun karıştığı bir balmumu heykel susuşunda oturuyordu. Boynu belli belirsiz sağa eğikti; gözlerinde sadece balmumu heykel eriyordu.
Ersagun Bey: "Anasını unuttuğumu söylemekle üzdüm mü acaba?" diye aklından geçirdi. Fakat durmadı üstünde: "Hislerimiz de bizim değil!" dedi. "Selçuk'un, daha bir nice yıl, duygularım kendinin dışında bir duyguya bağlaması lâzım. Benim, senin, ötekinin tek tek, yani kendi başına duygusu olmamalı, olursa öldürmeli.
Şimdi, demek istediğim şu:Akça Kız, Yağmur Bey'le evlendiği gün, ya yarım saat, ya bir saat evliliğini bildi. Süleyman Bey'e acele bir ulak gidecekti; gitmezse hesabın kitabın ölçüsüne göre, Süleyman Bey, hazırlanan bir tuzağa düşebilirdi.
Yarım saatlik evli olan Yağmur Bey, vardı gitti; Akça Kız'dan çok Süleyman Bey önemliydi Selçuklu İçin, hesap kitap Süleyman Bey için yapılmıştı. Yetmedi; Süleyman Bey de yine hesabın kitabın dayandığı ölçüye uyup Yağmur Bey'i Melikşah'a saldı, İltutmuş Beye saldı.
Akça Kız. şu kadar yıldır Yağmur Beyin yüzünü görmez oldu, belki daha şu kadar yıl da görmeyecek.'"
Akça Kız'a bakmıyordu ama Akça Kız'ın gözlerinin delicesine açıldığını, çatlamağa hazır titrediğini seziyordu. Nitekim Akça Kız'ın yüzü de ak üzümlerden en hastalıklısının rengi gibi dökülmek üzre idi. "Şimdi benim... Şimdi Yağmurun?" diyebilirdi. "Bu ne meseledir hay Ersagun Bey'im?"
Ersagun Bey, gözlerini yerden kaldırmadı. Akça Kız'ın sorusunu, kekelemesindeki korkuyu anlamamış gözüktü: "Çaka'ya umut bağladık. Umudumuzu hesaba kitaba vurduk, Çaka'nın hayatı şöyledir, şöyle devam edecektir ama öyle değil de böyle olmalı, böyle devam etmeli dedik Tıpkı benim gibi, tıpkı Akça Kızla Yağmur Bey gibi Çaka da kendisi olarak düşünemez artık, hissedemez; yani eti kemiği bile kendisinin değildir.
Sözgelimi, gidip bir Bizans yosmasına gönül veremez, gidip İmparatorun bile olsa bir Bizans kızına gönül düşüremez... yanlış mı dedim?" Çaka kızarıverdi...
Ersagun Bey, konuşmağa başladığından beri ilk defa oturanları süzdü.
Yüzüyle gözleri daha katılaştı: "Toprak çöküyor, göğnüme en son kertesinde... Aleksiyon "un kızı Anna, küçüklüğünü de düşünürsek hayli güzel kız.... Çaka'ya hak vermemek zor."
Çaka, Ersagun Bey'in bir anlık soluk alışından yararlandı; "Fakat Ersagun Beyim!" diye itiraz ediyorken. Ersagun Bey: "Toprak çöküyor evet" diyerek ara vermemiş gibi devam etti:
Göğnüme son kertesinde. Bizans duygu cambazıdır. Kuyularını duygular üzerine örer. Benim de karşıma bir İmparator kızı çıkmıştı: Selcen'in anası oldu. Aklımı başıma toplamasaydım, şu az önce dediğim gibi, duygumun ALPARSLAN merkezine bağlı olduğu inancından caysaydım, Bizans kuyusuna düşmüş olacaktım.
Bizim için Alparslan, devlet'ti. Devlet Melikşah'ta devam etti, Süleyman bey devletin bir koluydu. Devlet yoksa sen de yoksun Çaka Bey!.. Ben de yokum. Onun için senin hissin olamaz. Biliyorum, şimdi sen Melikşah öldü diye düşünüyorsun."
Çaka Bey, sözün dönüp dolaşıp başında çöreklenmiş olmasından huzursuzdu... Ersagun Beye, cevap bekler gibi bakıyordu. Ersagun Bey'den gözlerini kaçırdı...
Ersagun Bey: "Sadece bizim Selçuklu'nun mu hesabı kitabı var sanırsınız? Selçuklu'dan başkalarının da var: Bizans'ın, Bizans'ın ötesindekilerin.
Hasan Sabbah'ın daha aklımıza gelmeyenlerin. Bir de Tanrının hesabı kitabı var ki en doğru olanıdır, en şaşmayanı.
Bunu sezebilmek, bunu iyi ölçebilmek gerek. Tanrı'nın hesabı kitabı Alparslan'ın da, Melikşah'ın da erken, vakitsiz ölümlerini kaydetmiş, bunun için Hasan Sabbah' ı ortaya çıkarmış."
"Süleyman Bey'in ölümüne ne demeli?"
Çaka Bey, huzursuzluğunun tedirginliğinde sormuştu: "Süleyman Bey'in ölümünü de Hasan Sabbah'a yükleyenleyiz ya! Belki Melikşah, el altından hazırladı."
Ersagun Bey, Çaka'nın, Selçuklu'yu çekemeyen Çavuldur yanının hâlâ ağır basmasına üzüldü: "Dediğin gibi olsa daha mı iyi olurdu hey Çaka! Ama dediğin gibi değil.
Süleyman Bey'in ölümünde belki Nizamül Mülk'ün parmağı var; ama daha çok Selçuk beylerinin eski aşiret beylikçiliğinden kurtulamaması, kendilerini hâlâ başına buyruk, bağlantısız bey saymaları asıl sebep... yani his... his!.. Kendi olma hissi... Böyle devlet olmaz, böyle devlet kurulmaz, kurulsa da devam etmez! Halkalar sımsıkı birbirine bağlanmazsa, en baş halkadan en son halkaya kadar aynı fikri düşünmez, aynı fikir için endişelenmezse, her halka bir yana çekerse zincir ne işe yarar? Fikir diyorum Çaka, his değil Baharı hisset, yıldızları duy, kadını yaşa ama bütün bunlar seni zincirin halkası olarak kendilerine doğru çekiyorsa, öteki filikaları unutturuyorsa orda kal işte. ileri gitmeğe hakkın yok" "Ey!.. anladım say, ne yapmamı istiyorsun?"
"Ben bir şey istemiyorum: durum istiyor.
Toprak çöküyor dedim; göğnümüş dedim. Hasan Sabbah, Nizamül Mülk'ü vurdurdu... İşin aslını öğrenemedim ama Melikşah'ın zehirlendiği söyleniyor. Artık o yanda bir kalemiz yok demektir, varsa bile kendini savunmada zorluk çeken bir kaleden bize hayır gelmeyecek demektir.
Aleksiyon bunu biliyor. Bu yanda, yani batımızda ise Hapa var. Ya dün, ya bugün, ya yarın; Klermont denilen bir kentte Ruhani Meclisi top-lamadıysa. toplamak Üzeredir. Eğer Hasan Sabbah. oralara da fitne tohumlarını saldıysa. Ruhani Meclis, kararını tezelden verir, sürülerini üstümüze salar.
Hasan Sabbah'ın da. Aleskiyon'un da istediği zaten bu. Buraya, bu dar boğaz üzerindeki köprüye gelip yerleştik bir kere. Buna yerleşme denmez; yerleşmeğe çalışıyoruz. İstedikleri şu: Doğudan ve batıdan vurmak; köprüden suya yuvarlamak bizi, suda boğmak, yok etmek.
Buna onlar da mecbur, yoksa Bizans silinecek orta yerden. Hasan Sabbah. bizim tuttuğumuz köprüden geçemeyecek, sağa sola taşamayacak, fitnesini fideleyemeyecek. Hatta Papa tehlikeye düşecek,"
"Pekey, pekey, pekey; Ersagun Beyin, hepsine birden pekey. Ama ben ne yapacağım? Ben. ben, ben!"
"Taşmana lüzum yok Çaka! Ne yapacağını kendin bil Urumeli dedik bu köprüye bir kere, Köprü başlarının kapılarını tutmazsa, KAPI'lar bir üfürmede açılırsa neye yarar? Köprünün bir de ayakları var, kapılan sağlam tutmuşsun ayaklar çürük, ayaklar sallantıda olduktan sonra ne fayda?" "Bizans'ın içinde bu yapılamaz."
"Bizans'ın içinde kal diyen kim? Malas'ın haberini Virna'dan duydun. Aleksiyon. zaten bizi Bizans'ta rahat bırakmayacak artık.
Melikşah korkusundan da kurtulduğuna göre, bugün yarın yapacağını yapar..."
Virna şimdi Ersagun Bey'in bırakmak istediği emanetin ne olduğunu anlamıştı; ayrıca Ersagun Bey'in niyetini de. Yüreği kabardı; bir kor düştü sanki, yahut bir hamur mayalanıp yüreğinde ekşidi.
Selcen'e doğru eğildi, ellerini tuttu. Ersagun bey, gözlerini yavaşça yumdu. Çaka: "Yalnız nereye gidebilirim Ersagun Beyim?" diye sorunca açtı ancak "İznik tahtı, Süleyman Bey'in oğulları için."
"Ben de Bizans'a yalnız geldim sayılır Çaka Bey! Yalnızlık kadar büyük bir güç yoktur, bunu böyle belle, denedim ben! üstelik sen yalnız da değilsin. Bizans sarayında yetiştin. Bizans'ın bütün oyunlarını bilirsin... Hiç bir Selçuklu'ya nasip olmadı bu. Oyununu bildiğin pehlivanı yenmek kolaydır.
(kapı, 1973)

MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLU
Mümtaz'er Türköne
Tarihe uzak durmak, ısrarla ve inatla çocuk kalmak, yetişkin olmayı reddetmek demektir. Sahte bir tarih icat edip onun içinde mutluluk aramak ise,bir tımarhaneye kapatılmaya rıza göstermektir.
Tarih yaşananlar, olup bitenler değildir; tarih, yazılanlardır. Yazılmamış olan hiçbir şey tarih olamaz. Bu yüzdendir ki tarih yazının icadı ile başlar.
Tarih, bir toplumun hafızasıdır. Tarih, toplumun kişiliği ve kimliğidir.
Mustafa Necati Sepetçioğlu, bizim hafızamızı, kimliğimizi ve kişiliğimizi usta bir romancı kaleminden sabırla ve emek vererek anlatmaya girişmişti. Bizim yüzümüze ayna tuttu.
Çok uzak geçmişlerde teselli arayan sahte tarihlerden oluşan maskelerimizi sıyırdı. Bize bizi anlattı. Mesafeli durduğumuz, kronolojisini ezberlemek için ter döktüğümüz, basmakalıp hale getirip ders kitaplarına tıkıştırdığımız tarihi satırlarında canlandırdı ve bize sevdirdi. Tarihi romanlaştırdı, yani insanîleştirdi. Amacı roman yazmak değildi, tarihi yaşatmaktı.
Romanın imkanları ve araçları ile onu sıcak, sımsıcak bir havaya büründürdü. bizi alıp o eski diyarlara, eski zamanlara götürdü.
Kanlı canlı insanların, iyilerin ve kötülerin, bazen iyi bazen kötü olanların, felaketlerin, inanılmaz zaferlerin, umutların, umutsuzlukların, bütünüyle yaşanan anların arasında bize unutulmuş heyecanları yeniden yaşattı.
Üstüne bastığımız toprağı, altında yatanlarla birlikte tanımamızı sağladı. Hafızamız tazelendi. Sayesinde kaybettiğimiz hazineleri yeniden keşfettik.
Tarih anlatısında her zaman bir masal havası, hikâye tarzı var olagelmiştir. Almancada "geschichte" kelimesi, aynı anda hem "tarih" hem de "hikâye" anlamına gelir.
Tarihî olayları akılda kalacak destanlar şeklinde aktarmak, eskilerin icat ettiği usuldür. Temel gaye, mucizevî olayları nakletmek değil, dikkat çekici mucizeler Üzerinden, ders çıkartılması gereken kıssaları hisse çıkaracak olanların
hafızalarına kazımaktır.
Geçmişin destanlarının verdiği tadı, günümüzde romanlar üstlenmiştir. Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ı, çığır açan tarih felsefesi ile birlikte bir destan büyüsündedir. Bizde, tiyatroyu da devreye sokan Namık Kemâl, Celalüddin Harzemşah'ta, Cezmi'de ve Vatan yahut Silistre'de bu kapıyı aralamıştır.
Kemal Tahir'in Devlet Ana'sı ve bitmemiş Topal Kasırga'sı, asırlarca öncesini ete kemiğe büründürerek bugüne taşır.
Tank Buğra'nın Osmancık'ı, Osmanlı Devleti'ni 6 asır yaşatacak ruhu bizlere nakleder. Sepetçioğlu'nun Kapı ile başlayan serisi, gerçeklere ve geçmişe saygılı bir tarihi, damıtılmış bir bilinç halinde ilk sayfasını açanların elinden bırakamayacağı ciltlere sığdırır.
Sepetçioğlu'nun yazdıklarını eksiksiz okuyanlardanım. Menevşeler Ölmemeli başlıklı hikâye kitabı, metaforlarla zenginleştirilmiş Oscar Wilde ayarında, çok şaşırtıcı hikayelerden oluşuyordu. Kilit-Anahtar-Konak-Çatı diye devam eden seri ile, bin yıl öncesinden başlayan kesintisiz ve yekpare bir akışın içinde yaşadığımı anlamıştım. İnsan ancak bu romanları okuduktan sonra, bu romanların yansıttığı havayı teneffüs ettikten sonra, somut olaylar üzerine inşa edilen tarihe hakkıyla nüfuz edebilir. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" başlıklı makalesi, geçmiş ve bugün üzerine çok güçlü bir projektör tuttuğu için çığır açıcıdır. Yaşadığımız topraklarda, derin bir toplumsal mimarînin geçmişte inanılmaz işleri nasıl başardığını bu makalenin açtığı kapıdan girerek anlayabilirsiniz. Ama o mimarîyi bir roman tadında yaşamak, üstelik hissederek yaşamak çok daha keskin bir vukuf kazandırır insana. Bir genç kızın hasretini ilmik ilmik dokuduğu kilimi, Sepetçioğlu'ndan sayfalarca okuduktan sonra, artık hiçbir Anadolu kilimi gözünüzde sadece bir kilimden ibaret olamaz.
Bu büyük romancı geçtiğimiz gün romanlarından.birine isim olarak koyduğu "Üçler-Yediler-Kırklar"a karıştı. Tarihimiz, büyük romancısını kaybetti.
(Zaman, 13.7.2006)

click here click married affairs