Hit (647) Y-1308

Ziya Safveti

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : İstanbul D.Tarihi : 1875
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 1929
Görevi : Memur,Yazar Uzm.Alanı : Hikâye ve Roman Yazarı
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Arabça, Osmanlıca Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-02-15 Güncelleyen : /0000-00-00

Ziya Safveti
Özel bir öğrenimden sonra Galatasaray Sultanisini (lise) bitirdi.
Dışişlerinde görev alarak Hariciye Kalemi ve Tahrirat-ı Hariciye Kâtipliği yaptı. Daha sonra Şûra-yı Devlet (Danıştay) üyeliği, Hariciye Protokol Şefliği gibi görevlerde bulundu.
Atandığı Prag Elçiliğine başlamadan, Büyükada'da verilen bir baloda kalp yetmezliği sonucunda öldü.
Hikâyeleri 1896 yılında itibaren Servet-i Fûnûn dergisinde ve bir ara çıkardığı Ziya adlı günlük gazetede yayımlandı.
Konusunu zengin şımarıkların hayatı ile Beyoğlu eğlencelerinden alan oyun, roman ve hikayeleriyle tanınmıştı.

ESERLERİ:

ROMAN:

  • Salon Köşelerinde (1912).

HİKÂYE:

  • Bir Tesadüf (1900),
  • Bir Safha-i Kalb (1912),
  • Hanım Mektupları (1913),
  • Kadın Ruhu (1914),
  • Silinmiş Çehreler Beliren Simalar (1924).

OYUN:

  • Haralambos Cankiyadis (1912)


DİĞER:

  • Adab-ı Muaşeret Hasbi-halleri (1927),
  • Dahili Teşrifat Rehberi (1928),
  • Nasıl Giyinmeli (1929).

SAFVETÎ ZİYA
Abdülhak Şinasi Hisar
Bu isim bende en uzak ve uzun hatıralara yol açıyor.
Zira 1900 senesi civarından, çocukluğumdan ta Paris'e gidinceye kadarki zamanıma ait Boğaziçi, Mektebi Sultanî ve Edebiyat-ı Cedide hatıralarıma karışmıştır.
Safvetî Ziya'mn babası Ziya Beyin ailesiyle benim ailemin çifte bir sıhriyetle çoğalmış bir dostlukları vardı. Bizde isimleri, "Boyacı köyündekiler" olan bu komşularımızla sık sık görüşürdük.
Ziya Beyin ailesi o zaman alafrangalılaşan ailelerden biriydi. Yeni yaptırmış oldukları kuleli yalı ki pek çirkindir alafrangalılığın olanca cazibesiyle şık ve güzel görünürdü; Safvetî Bey babasının ismini kendi ismine ilâve eden ilk Türklerden ve o zaman Türklerin müdavimi olmadıkları Beyoğlu, balo, Fransız tiyatrosu ve suare âlemlerine dahil olan sayılı Türklerden biriydi.
Yalıda kulelerin birinin altındaki yuvarlak ve büyük odasını bilirdim ama kendisine burada bir defa bile rasgelmemiştim.
Safvetî Bey gençliğinde şıklığı ile meşhurdu: Açık renkli kaim İngiliz kumaşları ve Botterden olacak, kloş pardösüler, yakası kadife lâcivert makferlanlar, açık renk eldivenler giyer, kutusundan yeni çıkmış gibi fazla ütülü, renkli, Tepebaşı ve Beyoğlu caddelerinde dolaşır, bir aşağı, bir yukarı ve arada şimdiki Turkuvazın bulunduğu Bonmarşenin içinden bir sokaktan ötekine geçerdi.
Bir gün o böyle her önünden geçtiği camekânda tuvaletini süzerek, memnun ve neşeli dolaşırken, arkasından yürüyordum ve haline baktım.
Potinlerinin, gömleğinin, boyunbağının, esvabının renkleri ve biçimleri kendisine alenî bir haz veriyor ve gözleriyle bu taşıdığı şeyleri âdeta yiyor gibiydi. Siyah, ince, uzun, uçları yukarıya doğru kalkık, tıpkı Edmond Rostand'ın meşhur bir resminde görüldüğü gibi bıyıkları vardı.
Ve o zamanlar bu ince siyah saçlı, sivri bıyıklı genç "Aig Lion" şairini andırıyordu.
Kendisinin de fraklı olarak alınmış bir resmi vardı ki bunu hem odasına asmış, hem akrabasından birisine vermiş ve her ikisinde de Safvetî Ziya ismi üstünde, şu cümleyi yazmıştı: "Gayet resmî!"
Bir gün de, inanılmaz manzara! Safvetî Bey o şıklıktan âdeta Frenkleşmiş haliyle Küçüksu deresinin sandalla gidilen son noktasında Hasan'ın salaş tiyatrosuna geldi ve bizim bulunduğumuz locanın yanında oturan birisine şu cümleyi söylediğini duydum: "Ben buraya "ide" almağa geliyorum, monşer!" Hattâ bu geliyorum bile,"r" Fransızca'ya çalan fena bir telâffuzla iyi çıkmadığından, zira Safvetî Ziya Bey biraz peltekti "geliyoğum" gibi ecnebilik, tasannuu kokan bir kelime oluyordu.
Ölümü de hayatına benzedi. Fransızlar olsa "şans accent grave" diyeceklerdi. O zamana kadar gördüğüm diğer Ölülerde bir ağırlık, güya bir hazırlanış duymuştum.
Sanıyordum ki hariçten kazaen gelmeyen ölümün, içimizde bir hazırlanış devresi vardır. Safvetî Ziya'da bunun aksini gördüm. Ve o bana ne biçim hiçten oyuncaklar olup, nasıl birdenbire kırılıverdiğimizi gösterdi.
Bir akşam Lebon'da refikasına götürmek için hazırlattığı fondan paketini almağa acele ediyordu.
cccVe bana: "Bu gece adada balo var!" diye tebessüm ederek gitti. Ertesi sabah gazetede onun, o gece vefat etmiş olduğunu hayretle karışan bir teessürle okudum. Zavallı "Salon Köşelerinde" muharriri, bir salon köşesinde ve baloda, firakıyla, gayet resmi çalgı dinlerken fenalaşmış ve kendisine şüphe yok ki Boğaziçi, Beyoğlu, Berlin, Ankara, hayatının zübdesini sunmuş olacak bir kadeh suyu içerken ve ötede daha susmamış mûsikî şüphesiz bütün ümitlerini ve hülyalarını kendinden söküp sonuncu bir guruba doğru sürüklüyor gibi gelirken her şeyin bitmekte olduğunu duyuran ancak iki üç dakikalık facianın büyük buhranı içinde, birden bire oluvermişti!
{Hakimiyet-i Milliye, 7.8.1931)