Hit (5862) M-83

Bir Dost Elinden M. Akifin Son Günleri

Yazar Adı : İlim Dalı : Biyografi
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-12 Güncelleyen : /0000-00-00

Bir Dost Elinden,M. Akif’in Son Günleri

M. Uğur Derman

Akif merhum için, vefatından bu yana kırk yıldır neler yazılıp söylenmedi ki... Lâkin neş­riyatta bulunanlar arasında, onun pek yakın dostu olan Fuad Şemsi İnan (1886-1974)'ın adına hiç rastlanmaz. Fuad Şemsi Bey gibi kimseleri kolay beğenmeyen bir zâtın, mem­lekette «adam» olarak benimsediği üç beş ki­şiden biri de Akif merhum idi. Safahat'ın al­tıncı kitabı olan «Âsım»ı «Kardeşim Fuad Şemsi'ye» hitabı ile bu vefalı dosta ithaf eden Millî Şâirimiz de, bir mektubunda Fuad Şemsi'yi şöyle tanıtıyor: «Oğlanın sözü, özü, her şeyi doğrudur. İrfanı, dirayeti, malûmatı da caba...» (1)

Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde Darüşşafaka Müdürlüğü, Maarif Nezâreti Tedrisât-ı Tâliye (orta öğretim) Umum Müdürlüğü gibi vazifelerde bulunan Fuad Şemsi Bey, ka­naatlerinin dışında hiç bir şeyi kabul etmedi­ği için devlet hizmetinden ayrılmış, pek bağlı olduğu Prens Abbas Halim Paşa'nın umumî vekâletini almıştır. Kendisinden Eşref Edip Bey'in «Mehmed Akif» isimli kitabında ve Mahir İz Bey'in «Yılların izi» adlı hatıratında tafsilâtlı olarak bahsedilen Fuad Şemsi Bey 15 Ağustos 1974'te 88 yaşında iken vefat etti. Metrûkâtı arasında Akif Bey'in nüfus kâ­ğıdı, maaş cüzdanı ve bizzat kaleme aldığı, Akif'in son günlerine dair bir yazı müsveddesi elime geçti. F. Şemsi Bey'in kalbî duygularını aksettiren bu müsveddeyi —iki değişik nüs­hadan— derleyip toparlayarak okuyucularımı­za sunmaya niyet ettim ve işte bu hâle getirebildim. Aslında, Akif ile 30 yıl hemhal ol­muş bir kimse için bu yazı pek cılız kalır. Lâkin Millî Şâirimizin ömrünün sona erişi­ni hisli bir şekilde anlatmak, yine de, ken­disini o günlerinde hiç yalnız bırakmayan bu vefakâr dostuna nâsib olmuştur, denilebi­lir. Artık sözün bundan sonrası Fuad Şemsi İnan'a aittir:

«Üstadın Mısır'dan avdetini haber alabilenler arasında idim. Prenses Emine Abbas Halim de haberdâr olmuş, karşılamaya o da gelmişti. Akif, İstanbul'da —aramızdaki karar veçhile— bende kalacaktı. Prenses Emine Halim —onu cidden minnettar eden ısrarıyle— kendisine misafir etti.

Hastalığı aşağı yukarı belli idi. Mamafih doktorlar yine bir kere hastanede taht-ı mü­şahedeye alınmasına lüzum gösterdiler. Bu suretle, oradan Şişli Sağlık Evine, yine Pren­ses Emine Halim'in misafiri olarak nakledildi. Orada yirmi gün kaldı. Hastalığı teşhis edil­mişti: Kanser. Nihayet bir buçuk ay yaşa­yabileceğini söylediler.

Artık hastanede yatmasına lüzum kal­mamıştı. Buna ne gönül, ne hastahane, ne de sayılı günlerinden haberdâr olmayan Haz­ret razı idi. O da bizimle beraber: «Şöyle bir ağaç altında beş on gün sessiz uzan­sam —ah, bu sızı!— elbet başka olacak... Biliyorum canım!» diyordu.

Hastalığın ağır­lığını hissettirmemek için, elimden geldiği ve gelmediği kadar, eski âdetimi bozmaya­rak, kendisiyle çekişe çekişe konuşuyordum.

Hastahanede onu ziyarete, bini müteca­viz ehibbâsı gelmişti. Hastahane müdürü: «Bu kadar ziyaretçisi olan hasta, ne bu hastahaneye geldi, ne de başkasına gelmiştir!» diyordu. Bu ziyaretlerden, o merdüm-giriz. Akif ne kadar memnun oluyordu... Yoruluyor, fakat herkese ayrı ayrı, kardeşini, işini, annesini, tarlasını, hastasını soruyor, hâlleşiyordu. Bir gün, yarı ciddî yarı şaka: «Yahu, bir de kendini kimseye yüz vermez, selâm vermez diye âleme inandırmışsın. Ya selâm vereydin ne olacaktı, bilmem!» diyerek çı­kıştım ve güldürdümdü.

Akif'in vatana, vatanın Akif'e kavuşma­sında asıl sebep, hiç şüphesiz onların ara­sındaki ezelî alâkadır. Akif'in o:

Fışkıran hâk-i remîminden bütün nûr-i nigâh,

Nazeninler yâl-ü hâlinden nişan her bir giyâh,

Servler, Mevlâ'ya yükselmiş birer berceste âh,

Hufreler Ukbâ'dan inmiş en emin bir habgâh!

dediği toprağı da onu çekti, diyeceğim. On senedir Mısır'dan ayrılmayı aklına getirmeyen Akif, son on gün içinde artık bağlasalar duramaz bir hâle geldiğini, hele son bir saati bir asır kadar uzun bulduğunu kendi de hayret ederek anlatırdı.

Akif, Mısır'da kaldığı müddet, vatan has­retini ancak iki üç yerde tâdil ederdi: Veli­nimeti merhum ve mağfur Prens Abbas Ha­lim'in sarayı ile; lâyık olduğu hürmeti, her arzusunu icraya vesîle arar bir nezâket ve necâbeti ile dâima ibzal ederken gördüğüm Prens Halim Said'in «Zehebiye»sinde...

Akif'in, Prens Abbas Halim'e rabıtası Prens'in ona muhabbet ve hürmeti bir ayrı fasıldı. Akif'in gıyabında, Prens'e —sanki lüzum varmış gibi— Akif'in rabıtasını şerhe kalkıştığım olurdu.

On iki senede, bu bir ne­vi gıybet —hatâ kabilinden— galiba iki üç kere tekerrür etmişti. Paşa cennet-mekân, her defasında, kendisine mahsus îman dolu belâgatiyle: «Bu, onun talihi değil, benim talihim! Akif beni elbet bulurdu, ama ben Akif'i nasıl bulurdum?» demişti. Akif, Abbas Paşa'nın ölümünü duyduğu zaman bana yaz­dığı bir mektupta —bu cümleler onundur—: «Naim'in vefatını haber aldığım zaman, üze­rime bir duvarın yıkıldığını zannettim. Paşa merhumun gaybubeti ise, ondört yaşımda tattığım öksüzlük acısını bana ikinci defa tattırdı» diyordu. Paşa, son nefesinde, Kelime-i Şahadet'ten evvel Akif'in:

Değmesin mabedimin kalbine (2) nâmahrem eli

Ey şehîd oğlu şehîd! İsteme benden makber,

Sana âgûşunu açını? duruyor Peygamber...

mısralarını okuyacak kadar,onun mânâsına âşıktı.

Abbas Halim Paşa'ya lâtife olarak yaz­dığı, henüz intişâr etmeyen bir mektubunu buraya nakletmeden geçemiyeceğim. (3)

Akif'in buradaki hamişi, cidden bir şâheser-i hakk u hakikattir. Bir medhiye, ender olarak bu kadar yerinde ve bu kadar hak olur. Fakat edebiyatımızda hiç bir hamiş bu kadar güzel olmamıştır.

Prens Halim Said, Âkif'in istanbul'a av­detini dâima teşvik etmiş idi. Bilhassa iki senedir, bu teşvîkatı, her türlü vaadlere terfîk ediyordu. Prens Üstâd'ı İstanbul'a avdete teşvik ederken, ben de Alemdağı'ndaki Baltacı'nın ormanlarını, sularını, sessizliğini, bir vatan timsâli gibi canlandırmaktan hâlî kal­mazdım.

Edebiyatta, felsefede, içtimaiyatta onbeş bin ciltlik kütüphanesinin cidden sahibi olan Prens Halim'e, Akif, bilhassa hastalığında bir dağ-ı derûn oldu. Bana kaç kereler: «İnsan bu kadar aza kanâat etsin de, o da olma­sın! İsyan edecek şey...» demişti. Bu derunî isyân-ı necâbetin verdiği acıyı, hastalığında bir defa daha ifâde eden Prens'e, Akif'in de böyle düşündüğüne emin olarak: Akif eğer bizim umduğumuz derecede ise, bu yokluk, bir eksik bir fazla demektir, ne kıy­meti var? Değilse eksik kendinde demektir, o düşünsün!» demiştim. Prens pek zeki, pek nâl-âşinâ gözlerle: «Evet, ancak böyle düşününce isyan durur» dediydi.

Hastahaneden ümitsiz çıkardığımız Akif'i doktorların yine her gün görmesi lâzımdı Prenses Emine Halim Heybeli'ye gitmişti. Ben İstinye'de oturuyordum. Derhal en merkezi bir nokta olan Mısır Apartmanı'nda bir daire ihzar ve oraya naklettik. Artık her gün be­raberdik. Böylece bir hafta kadar geç-

ti. ölüm o kadar yakındı ki, tabîb-i müdavisi bu bir hafta içinde bir kerre bile uğramadı. ölüm muhakkaktı, fakat avunmak da lâ­zımdı. O sırada, aklımdan zaten çıkarmadığım aziz ve mükerrem dostum, memleketin cidden şâyân-ı hürmet genç üstadı Burhaneddin Osman Bey'e bir kere gelip muaye­ne, daha doğrusu tesellî etmesini rica ettim. Burhaneddin geldi; hastayı kemâl-i cid­diyetle muayene, kanını, idrarını bizzat tahlîl etti ve hastalığın «siroz» olduğunu; has­ta, vereceği ilâçları alabildikçe bir sene, hatta iki sene yaşayabileceğini kat'iyyetle söyledi.

Burhan, herkese telkin ettiği itimadı Üstâd'a da telkin etmişti. Akif, fazla olarak, onu pek de sevmişti. Burhaneddin tebdîl-i havanın da faide vereceğini söyledi. Baltacı Çiftliğinin tam vakti gelmişti. Prens Halim'e keyfiyeti açtım. Prens, kemâl-i memnuniyetle Baltacı Çiftliğinin Üstâd'ın emrine âmâde olduğunu bildirdi.

Hazret, bu suretle, Prens'in gönderdiği hususî otomobille Baltacı'ya kadar gitti, bir hafta orada kalarak tekrar apartımana geldi. Burhaneddin Bey muayene edip rejimi tâ­yin etti, tekrar aynı suretle Çiftliğe döndü. Bu gidiş gelişler üç ay kadar sürdü.

Akif'in çiftlikte geçirdiği günler, hayatı nın en asude günleriydi. Koca çiftlik onun malı, bütün müstahdemîn ona hizmetkâr idi. Ara sıra gülerek: «Ben, bizim kadına Allah bana sonunda bir gürlük verecek' derdim. İşte oldu, oldu!» derdi,

Nihayet kışa doğru, bu kadar metanete rağmen artık verilen ilâçları zorla alır oldu. O metîn adam —ancak hükm-i ecel diyece­ğim— pek tuzlu bulduğu için, o tek çâre-i hayâtı tehîre vesileler çıkarmaya başladı. Beş ay zoraki ömrü temdîd edilen o zinde pehlivan vücud, şimdi bir hasta bakıcının inâyet-i imdadına muhtaç olarak, kalkar otu­rur hâle gelmişti.

Havalar soğudu, ben de yazın oturdu­ğum İstinye'den indim. Mısır Apartımanı'nda bir dâire tuttum şimdi çiftlikden geldikçe ba­na misafir oluyordu.

ilâçları alamadığı için, karnında biriken suyu ameliye ile çekmek icâb ediyordu. Bu, bir, iki, üç kere yapılabilecek ve hasta öleçekti. Zâfı vefatından bir ay evvel çok şid­detlenen Hazret, artık bir daha çiftliğe dönemiyecek hâle geldi. Ağırlığını duyurmamak için: «Havalar soğudu, doktor gitmeni mu­vafık görmüyor» dedim. Sözümü itirazsız ka­bul etti.

Artık odasından bile dışarı çıkamıyordu; yavaş yavaş eriyor, bütün hayatı gözlerinde toplanarak hergün biraz daha vücuddan düşüyordu. Bir iki defa en çok sevdiği beyti sordumdu. Her defasında:

«Ne bana yaradı cismim, ne yâre yâr oldu,

İlâhî, ben bu bir avuç türabı neyleyeyim?»

ilâhîsini okudu idi.

Hastalığında tekrar sor dum, yine bunu okudu. O, kendisinin kim­seye yaramadığına kaildi. Fesübhanâllah!

Son güne geldik. Yağışlı, soğuk, kemik­lere işleyen bir kânunu evvel günü, sık sık yanına girip çıkıyor, her zamanki gibi yine latîfe etmeye çalışıyordum. Her çıkışımda gözlerini açarak: «Gidiyor musun?» diye soruyordu. Gözlerinde «Beni bugün yalnız bı­rakma!» mânâsı vardı. «Havaya baksana! Ne­reye gideceğim? Berbat... Biraz müsâid olsa, dediğini yapmak için inadına çıkacağım!» di­yordum.

Her saat Burhan Bey'le telefonla vazi­yeti anlatıyordum, artık ümidi yoktu. Bir aralık doktora ihtiyaç gördüm, rica ettim, geldi baktı; yapacak birşey kalmamıştı. Doktor git­tikten sonra krizler geldi, tekrar telefon ettim, «Hareket ederse ölüm muhakkak!» dedi. Biraz sonra hastabakıcı halecanla geldi. Yerinden kalkmaya çalıştığını söyledi, «Aman geliniz!» dedi, gittim yalvardım, hatırımı yanımda kır­mayacak gibi durdu; gözlerini gözlerime dikti. Dayanamadım, dışarı fırladım...

Yanında şimdi Kur'an okuyorlardı. Ara­dan beş dakika geçmedi, O'nu besmele ile kaldırıp besmele ile yatıran, öldükten sonra yüzünü açıp açıp öpen ve daha sonra her pazar mezarına giderek rastgeldiği fakire Kur'an okutup para veren hastabakıcısı Rus kadını ağlaya ağlaya geldi...

«Rahmetullâhialeyhi Rahmeten Vâsia»

27 Kânunuevvel 1936 Pazar, Saat: 16.30

«Ne bana yaradı cismim, ne yâre yâr oldu İlâhî, ben bu bir avuç türabı neyleyeyim?»

Dipnotlar:

(1) Mehmed Akif'den Mektuplar, M. Uğur Derman — Kubbealtı AKADEMİ Mecmu ası. Nisan — 1976, s. 58.

(2) Bizim, «göğsüne» olarak bildiğimiz bu kelime, yazıda kalbine şeklinde kullanıl­mıştır.

(3) Bu mektubun —Yukardaki yazı müsved­desi arasında bulunmamakla beraber— Ey bâd-i sabâ, ahde vefa böyle mi sizde? Yelkenle koşarken hani kırlarda, denizde...

beytiyle başlayan ve ancak Safahat'ın 10. baskısı (1976)'nda yer alabilen (s. 561 563) manzum latîfe olduğunu tahmin et­mekteyim.

free abortion pill questions about abortion pro life abortion
Yayınlandığı Kaynak : 1977-04-01
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :