Hit (4471) M-750

Louis Massignon

Yazar Adı : İlim Dalı : Yazar Hakkında
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-05 Güncelleyen : /0000-00-00

Louis Massignon (1883-1962)

Azîz dost Memduh Cumhur'a

muhabbetle ithâf olunmuştur

Hayatı

Papa XII. Pius'un (1876-1958), hakkında: "Katolik bir müslümandır" hükmünü vermiş olduğu Ferdinand Jules Louis Massignon 25 Temmuz 1883'de Fransa'da Nogent-sur-Marne'da doğmuş, Paris'de Louis-le-Grand Lisesi'ni bitirdikten sonra üniversiteden 1904'de târih diploması ve 1906'da da edebî ve konuşulan Arapça diplomasını almıştır. 1906 yılında Gaston Maspéro'nun[1] yönetimindeki Kāhire Şarkî Arkeoloji Fransız Enstitüsü'ne atanmıştır.

Massignon, 1906-1907'de Mısır'da kendisinden 6 yaş büyük, lûtî, fakat daha sonra İslâmiyet'i kabûl edip ihtidâ eden, ama intihâr ederek hayatına son veren ispanyol Luis de Cuadra'ya karşı duyduğu şiddetli ihtiras ve bunun neticesinde yaşadığı sefih hayatı, 1908'deki köklü tövbesinden sonra, "Cehennem mevsimim" diye nitelendirecektir.

Mezopotomya'da bir araştırma heyeti ile bulunuyorken Osmanlı makāmları tarafından casusluk töhmetiyle tevkif edilen Massignon'un, 1908'de 2 Mayıs'ı 3 Mayıs'a bağlayan gece Dicle nehri üzerinden kendisini Bağdat'a götüren vapurda bıçakla giriştiği intihâr teşebbüsünün başarısız kalmasının hemen akabinde yaşadığı mânevî bir hâl onu, birdenbire, hem bu sefih hayatından koparmış ve hem de o zamana kadar şüphe ile bakıp ilgilenmediği dine yöneltmiştir[2]. Bu olayın mâhiyetini hiçbir zaman açıklamamış olmasına rağmen bundan sonra gelişen mânevî tekâmülünün tümünü hep bu olaya bağlamıştır.

Ertesi günü ağır bir sıtma nöbeti geçiren Massignon, kefil ve bedel olarak kendisini casusluk töhmetinden kurtaran Alûsî ailesinin yanında Bağdat'ta bir müddet kalmıştır. Hayat ile ölüm arasında iken Alûsîler'in, başucunda, Yâ Sîn sûresini okuduklarını işitmiş; hayatından ümid kesilmiş olmasına rağmen hızla iyileşerek 8 Mayıs günü de hayata geri dönmüştür. Bu târihten sonra Massignon müslümanlara karşı sonsuz bir borç ve muhabbet duymaya ve kendisini de yalnızca müslümanların değil bütün mazlumların kefili ve bedeli olarak idrâk etmeye başlamıştır.

Bu olağanüstü olaylardan sonra Fransisken Tarîkatı'nın[3] sivil (ya da lâik) papazlar zümresine iltihâk eden Massignon'da bir taraftan Hallâc-ı Mansûr'a, diğer taraftan da Hz Muhammed'in kızı Fâtımatü-z Zehrâ'ya ve Selmân-ı Fârisî'ye karşı dayanılmaz bir ilgi ve muhabbet uyanmıştır. Bu zâtlar hakkında bilgi toplamak üzere İstanbul ve Kāhire kütüphânelerinde araştırmalar yaptıktan sonra 1909 yılında Kāhire'de El Ezher'e felsefe öğrencisi olarak kaydolan Massignon 1912-1913 de Kāhire'de yeni Fuad Üniversitesi'nde misâfir profesör sıfatıyla, arapça olarak, "İslâm'da Felsefî Doktrinler" hakkında 40 ders vermiştir.

1914'de yeğenlerinden biriyle, Marcelle Dansaert ile evlendikten sonra Fransa'nın Şark Ordusu'nda önce Gelibolu savaşında ve daha sonra da 1917-1919 arasında fransızlar ile ingilizlerin ortak Sykes-Picot misyonunda meşhur ingiliz casusu Lawrence'ın faaliyetlerini yakından izlemekle de görevli istihbârat subayı olarak çalışmış; ve 9 Aralık 1919'da düşen Kudüs'e Lawrence ile birlikte girmiştir. 1928 yılına kadar Fransız İstihbârat Servisi için kaleme aldığı raporlar arap milîyetçiliği, arap dili ve Sûriye'deki Fransız Mandası'nın sorumlularının hatâları hakkındaki isâbetli tesbitlerini dile getirmektedir.

Birinci Dünyâ Harbi bittikten sonra Revue du Monde Musulman (Müslüman Dünyâsı Dergisi) direktörlüğünü yapan Massignon, bu harb sırasında Louvain'de alman ordusunun 26 Ağustos 1914'de çıkardığı bir yangın sonucu müsveddeleri yanmış olan "La passion d'Al-Hosayn ibn-Mansour al-Hallaj, martyr mystique de l'Islam exécuté à Bagdad le 26 mars 922" (26 Mart 922'de Bağdat'ta İnfâz Edilen İslâm'ın Mistik Şehidi Hüseyin İbn Mansûr Hallac'ın Azabı) başlıklı âbidevî doktora tezini[4] yeni baştan yazarak 1922 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde doktora imtihanını başarmıştır. Bu tezinde İslâm Mistisizmi'nin özgünlüğünü savunmuş; fakat bunun Hıristiyan Mistisizmi ile olması mümkün temas noktalarına da değinmiştir.

1919-1924 arasında Collège de France'da[5] Le Châtelier'nin profesör vekili olarak olarak çalıştıktan sonra 1926 yılında, aynı yerde, kürsü profesörü olarak atandığı İslâm Sosyolojisi Kürsü'nde 1954 yılında emekli oluncaya kadar ders vermiştir. İslâmî Araştırmalar Dergisi'ni kuran Massignon 1933 yılında Sorbonne Üniversitesi'ne bağlı École Pratique des Hautes Études'e (Yüksek Araştırmalar Amelî Okulu'na) bölüm başkanı atanmış ve aynı yıl Kāhire Arap Akademisi'ne üye seçilmiştir.

İslâm dinine, kültürüne ve ahlâkına büyük bir hayranlık duyan Massignon 1934 yılında mısırlı bir hıristiyan olan Mary Kahîl[6] ile birlikte Dimyat/Mısır'da Bedeliyye[7] adını verdiği, duaya ve müslümanlara ferâgat-i nefs ve bir kardeşlik bağı ile yaklaşmaya dayanan, hıristiyanlara mahsus bir hayır cemiyeti kurmuştur. Bedeliyye'de hıristiyanlar, özellikle, Cuma Namazı'na denk düşen bir eş-zamanlıkla İslâm-Hıristiyan kardeşliği için dua etmekteydiler.

Bu hayır cemiyetinin kurucusu hâline gelebilmesi için, Massignon'un, "Müslümanlardan nefret ediyor" diye 1913'de evlenmekten vaz geçmiş olduğu Mary Kahîl'in üzerinde 1934 yılına kadar fevkalâde hayrlı bir tesir icrâ etmiş olduğu âşikârdır. Gene Mary Kahîl ile birlikte 1940 yılında Kāhire'de, ömrünün sonuna kadar sıkısıkıya sarılacağı yönlendirici bir fikir olarak "İbrâhimî misâfirperverlik" adına, Hıristiyanlık ile İslâm arasında bir karşılaşma ve diyalog zemini oluşturmak üzere Dārü-s Selām Kültür Enstitüsü'nü kurmuştur.

Türkiye'de Tarsus'da ve Efes'de, kezâ Fransa'nın Brötanya vilâyetinde Côtes d'Armor'daki Vieux Marché'de halk tarafından "Yedi Uyuyanlar"a izâfe edilen mağaralar bulunmaktadır. Massignon Kur'ân'da XVIII. sûre olan Kehf Sûresi'nde sözü edilen "Mağara Arkadaşları"nın (Ashâb-ı Kehf'in) başından geçmiş olanlarla bu mağaralar arasında kurulan ilişkinin İslâm-Hıristiyan yakınlaşmasına sebeb olabileceğine inanmış; ve, Efes'in aynı zamanda Meryem Ana, Mecdelli Meryem ve Havârî Yahyâ dolayısıyla gerek hıristiyanlar gerekse müslümanlar için bir ziyâretgâh olmasının avantajını kullanarak, Efes'deki ve Brötanya'daki mağaralara her yıl toplu ziyâretler yapılmasını organize etmiştir. Özellikle de Brötanya'daki "Yedi Uyuyanlar" mağarasına her yıl Temmuz'da yapılan toplu ziyârete mutlakā katılmıştır.

II. Vatikan Konsili'nde Musevîlik ile ilgili bir karar metninin hıristiyanlık-dışı diğer dinlere ve özellikle İslâm'a da açık olması husûsunda, Konsil üyesi olmamasına rağmen, Papa VI. Paulus ile Konsil'in üyesi papazları tahrik ve iknâ eden Massignon olmuştur. "Nostra Aetate Deklârasyonu" denilen bu metin, Katolik Kilisesi'nin müslümanlar hakkında olumlu beyânda bulunan ilk resmî belgesidir.

Massignon'un Mısır'da sıkı dostluk kurduğu şahıslar arasında: 1945-1947 döneminde El Ezher'in rektörü olan Şeyh Mustafa Abdürrâzîk; ve bu zâtla taban tabana zıd bir tutum içinde bulunan, müfrit modernizm yanlısı, 1950-1952 arasında Mısır Millî Eğitim Bakanı görevinde bulunmuş olan Tâhâ Hüseyin (1889-1973); ve kendi sâdık öğrencisi olan, II. Vatikan Konsili'nin müslümanlara bakışını değiştiren metnin Konsil içindeki gayretleriyle zeminini pekiştiren Peder Georges Chehata Anawati (1904-1994) önemli yer tutmaktadırlar.

1947 yılında İran Araştırmaları Enstitüsü'ne ve Millî Müzeler Komisyonu'na seçilen Massignon 1952 yılında da dâvetli Profesör olarak A.B.D. ve Canada'da dersler vermiş, 1954'de de yaş haddinden dolayı Collège de France'dan emekliye ayrılmıştır. 75 yaşında siyâsî faaliyetleri yüzünden bir de tutuklanmış olan Louis Massignon, 79 yaşında iken 31 Ekim 1962 de Paris'de vefât etmiştir.

Massignon, bütün ömrü boyunca, bir düşünce ekolü kurmasına ya da görüşlerinin herkes tarafından kabûl edilmesine engel olan pekçok eksantrik fikir ileri sürmüştür. Ama onun İslâm için duyduğu köklü ilgi ve muhabbet dolayısıyla açtığı cihâd ilmî eserleri sâyesinde konunun uzmanları ve bütün ömrü boyunca sürdürdüğü siyâsî faaliyet sâyesinde de fransız aydınları nezdinde muazzam bir tesir icrâ etmiştir. II. Vatikan Konsili'nde Kilise'nin İslâm'a bakış açısını değiştirmesi hâriç olmak üzere, Massignon'un yazıları olsun diğer siyâsî faaliyetleri olsun ona pratikte zaferler kazandırmış değildir; ama Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında muhabbet ve karşılıklı saygıya dayanan ortak bir yakınlaşma zemini bulmak için 50 sene süresince sergilemiş olduğu o muhteşem kararlılığın ve fîsebîlillāh cihâdın Batı'da da Doğu'da da pekçok aydının din ile olan ilişkilerinin yeniden şekillenmesine yol açmış olduğu da reddedilmesi mümkün olmayan bir vâkıadır.

Massignon'un İç Âlemi ve Bunun Davranışına Yansıması

25 yaşına kadar dinle hiç ilgisi olmamış, hattâ uzun süre sefih ve agnostik bir hayat sürmüş olan Massignon'un, 2-3 Mayıs 1908 gecesi, hiç beklemediği bir anda vuku bulan: 1) hayatını bir anda alt-üst etmiş, 2) kendisinin Fransisken Tarîkatı'nın bir mensûbu olarak dine dönmesine sebeb olmuş; ama 3) mânevî susuzluktan yanan gönlünü bir türlü tatmîn etmeyen Hıristiyanlığın yansımalarını, büyük bir cezbe ile, Hz İsâ'nın kader bakımından bir benzeri ve tecellîsi olarak telâkkıy ettiği Hallâc-ı Mansûr'da, Hz Meryem'in bir başka tecellîsi olarak telâkkıy ettiği Hz Fâtımatü-z Zehrâ'da[8] ve hıristiyan iken müslüman olup da Hz Muhammed'in "Benim Ehl-i Beytim'dendir" diye ta'zîz ettiği Selmân-ı Fârisî'de aramaya sevkeden, kendisine yaşatılmış olan o muazzam mânevî tecrübe acabâ neydi?

Massignon bütün mânevî tekâmülünü, yaşadığı bu rahmânî tecrübeye bağlamış ve bunu her fırsatta açıkça ifâde etmiştir. Dostlarından Paul Claudel'in[9] bu tecrübenin ayrıntılı hikâyesini yayınlaması için kendisine yaptığı baskılara rağmen Massignon, bu "lafza sığmaz" tecrübenin mâhiyetinden bahsetmeye aslā yanaşmamış, yalnızca kendisini bir "Yabancı"nın ziyâret ettiğini beyân etmiştir. Bunu hâtıralarında, başarısız intihâr teşebbüsünü imâ ederek: "bıçak darbesi beni es geçip de Sana dokunduğu an" diye dile getirmektedir. Jean Moncelon'a göre[10] Massignon'un o muazzam mânevî tecrübedeki sırrı, gene kendi ifâdesine göre: "Sonunda her şeyi yakıp yok eden o semâvî ateşti" (Massignon acabâ "Her şeyi kendine gark ederek tevhîd eden Nûr" mu demek istemişti?)

Massignon bu rahmânî tecrübeden sonra:

1. Sefih hayatına tövbe ederek mânevîyata yönelmiş;

2. Evlenmiş;

3. İbrâhim Birâder adını seçerek Fransisken Tarîkatı'na girmiş[11];

4. Hıristiyanlığı red ve terk etmiş olmasa bile İslâm'ı vahiy dini, Hz Muhammed'i de Allāh'ın elçisi olarak tanımış;

5. Hallac-ı Mansûr, Hz Fâtımatü-z Zehrâ ve Selmân-ı Fârisî'ye insanı hayrete düşüren bir hayranlık beslemiş ve haklarında pekçok bilgi bulunan bu zevât aracılığıyla haklarında pek az bilgi bulunan Hz İsâ'yı, Hazret-i Meryem'i ve Havârîleri daha iyi anlamaya çalışmış;

6. Yakaladığı ipuçlarıyla Hıristiyanlık ile İslâm'ın söylemlerinde farklı ama temelde bir olduğuna inanmış;

7. Batılı müsteşriklerin müslüman topluluklarına vermiş oldukları zararları tesbit ve teslim etmiş; bunları açık açık ifâde ve ilân ederek cihâd etmekden çekinmemiş;

8. Hz İbrâhim'in koruması altında her iki dinin mensûblarının biribirlerini birâderâne bir muhabbetle anlamaları gerektiğine inanmış;

9. Daha da ileri giderek böyle bir diyaloğun tesisi için kendisini kefil ve bedel olarak idrâk etmiş;

10. Duaya ve müslümanlara ferâgat-i nefs ve bir kardeşlik bağı ile yaklaşmaya dayanan bir hayır cemiyeti olan Bedeliyye'yi kurmuş;

11. Müslümanlar ile hıristiyanların biribirlerini muhabbet ve tahammülle anlamaları için dergiler çıkartmış, kitaplar yazmış, konferanslar vermiş, merkezler ve enstitüler kurmuş, öğrenciler yetiştirmiş;

12. İslâm mistisizminin batılı müsteşriklerin göstermek istedikleri gibi şuradan buradan toplama senkretist bir mistisizm değil özgün bir mistisizm olduğunu savunmuş;

13. Müslümanlarla hıristiyanların biribirlerini anlamalarının yolunun fıkhî tartışmalarla değil her iki dinin mistik yanlarındaki ortak noktalar aracılığıyla olabileceğini savunmuş; bunun için: 1) müslümanları ve hıristiyanları ortak oruç tutmaya, 2) her iki din mensûblarının yakınlaşmalarını sağlamak üzere kutsal sayılan yerlere ortak ziyâretler yapmaya teşvik etmiş, ve 3) bu hareketlerde daima başı çekmiş;

14. Kilise'nin müslümanlara karşı nefrete dayanan geleneksel tavrını II. Vatikan Konsili'nde terketmesini sağlayan zemini hazırlamış; Konsil üyesi olan talebesi Peder Georges Chehata Anawati de bu zeminin Konsil kararı olarak kayda geçirilmesinde etkili olmuştur.

1908'den 1962'deki vefâtına kadar Massignon hayâtının gâyesi olarak addettiği bu tavırlarını: 1) bir cihâd idrâkiyle 2) cezbeyle, 3) ısrarla ve 4) muhabbetle sürdürmüştür.

Massignon gençliğinde işlemiş olduğu günâhların ağırlığını hayatı boyunca keskin bir idrâk ile yaşamış ve bundan dolayı da mânevî ızdırab ve çile dolu bir ömür sürmüştür. Onun vicdânı, ancak, bütün günâhkârlara bedel olan bir "adak" olarak kendisini Allāh'a sunması ve bu adağın gerektirdiği ahlâkî vecîbeleri gerçekleştirmesiyle nısbî bir huzura kavuşmuştur. Massignon'un her gün yapmakta olduğu bir duayı kendisine defalarca hatırlatmış olduğunu Vincent-Mansour Monteil'den[12] öğreniyoruz: " Allāh'ım! Benim gaddarca öldürülmemi ve hem de bunun bugün vuku bulmasını lûtfet!"

Massignon, hıristiyan dünyâsında K. Huysmans (1848-1907) gibi büyüye ve cinlere düşkün bir romancı, papazlıktan tard edilmiş Boullan gibi bir satanist, Anne-Catherine Emmerich (1774-1824) gibi ellerinde ve ayaklarında, (Hz İsâ'nın haca gerilmesi sonucu haca çivilenen el ve ayaklarındakiler gibi fakat kendiliğinden oluşan) yaralar (stigmat'lar) açılan bir râhibe, kezâ aynı stigmatlara dûçar olmuş olan Marie des Vallées (1590-1656), Şeyh Mustafa Abdürrâzîk gibi ortodoks bir müslüman, Tâhâ Hüseyin gibi islâma bakış açısı iyice çarpık müfrit bir modernist gibi daha çok marjinal şahıslara büyük merak duymuştur. Boullan'ın Huysmans üzerindeki kötü etkisinin eninde sonunda Huysmans'ı dine döndürmüş olduğu gibi arkadaşı Luis de Cuadra'nın kendisi üzerindeki kötü etkisinin de kendisinin dine yönelmesine vesile teşkil etmesi arasında paralellik kurmuştur. Râhibe Anne-Catherine Emmerich ile Râhibe Mary des Vallée'de de onu cezbeden, bu kadıların da günâhkârlara bedel ve adak olarak kendilerini Allāh'a adamış olmalarıdır.

2-3 Mayıs 1908 gecesi vâkı' olan mânevî hâlin, Massignon'da, ömrü boyu sürecek olan bir cezbe hâli tesis etmiş, ve kendisinin de bu cezbeyi tek başına hazmetmekten âciz kalmış olduğu görülmektedir. Massignon bu târihten sonra hep arayış içinde olmuş fakat Kader onun bu cezbesini kendisine hazmettirip de onu temkin ve sükûna sevkedecek bir Kâmil Mürşid'i karşısına çıkarmamıştır. İlim adamı olarak verdiği eserlerindeki isâbetlilik ve ağırbaşlılık ile şahsî ve kamuya açık davranışlarındaki coşkunluk ve "uçlar"da dolaşması arasındaki tezad: 1) duyduğu suçluluğun telâfisi için kendisini günâhkârlara kefil ve bedel olarak idrâk etmesi ile 2) cezbesinin biribirlerini kovalamasının eseri olarak yorumlanabilir.

Yukarıda da işâret edilmiş olduğu vechile Massignon Hallâc'da Hz İsâ'nın ve Hz Fâtımatü-z Zehrâ'da da Hz Meryem'in alter-ego'larını[13] müşâhede ettiği için, farklı bir dinin insanları olmalarına rağmen, onlara âşık olmuştur. Pekiyi ama Massignon, Hallâc-Fâtıma-Selmân üçlüsünde, Selmân-ı Fârısî'yi acabâ kimin alter-ego'su olarak teşhis etmişti de ona bu kadar engin bir muhabbet beslemekteydi?

Massignon bu konuda sessiz kalmakta ise de Selmân'ın hıristiyan iken ihtidâ etmiş, Hz Muhammed'in vefâtından sonra Hz Ali'ye beyât etmiş sâdık bir dost olması olgularıyla Massignon'un, hıristiyan olmasına ve açıkça müslüman olduğunu hiçbir yazısında belirtmemiş olmasına rağmen İslâm'ı vahiy dini Hz Muhammed'i de peygamber olarak kabûl etmesi karşısında pekālâ ihtidâ etmiş sayılacağı; ayrıca buna rağmen hıristiyan vasfını da aslâ reddetmeyip ona da sâdık kalması olguları arasındaki paralellikten hareketle kendisini Selmân ile özleştirmekte olduğunu, yâni Selmân'ı, kendisinin alter-ego'su olarak teşhis etmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Massignon'un Hıristiyanlık ile İslâm'ı mukāyese ederken çok isâbetli bir değerlendirmesine de işâret etmeden geçmek istemiyoruz: "Eğer Hıristiyanlık, temelde, Kitâb-ı Mukaddes'i kabûl etmeden önce Mesih'in kabûlü ve örnek alınıp taklîd edilmesi ise, buna karşılık İslâm, Peygamber'in örnek alınıp taklîd edilmesinden önce Kur'ân'ın kabûlüdür".

Massignon'un İstanbul'a geldiğinde mutlakā ziyâret ettiği şahıslardan biri Üsküdar Mevlevîhânesi'nin son postnişîni olan Ahmed Remzi Akyürek Dede (1872-1944) idi. Dede'nin irfânına âşık olan Massignon, Dede'ye müslümanlığını ilân etmek istediğini ifâde ettiğinde Dede'nin, kendisine: "Bâtınen, sen zâten müslümansın. Zâhiren, bu papaz cüppesini taşırsan İslâm'a daha çok hizmet edersin" demiş olduğu rivâyet edilirdi. Neyzen Niyâzi Sayın da Memduh Cumhur da, Massignon'un "müslüman olduğunu" lisânen beyân etmiş olduğunu Abdülbâkıy Gölpınarlı'nın şahâdetine dayanarak rivâyet etmektedirler.

Eserleri ve Uslûbu

Massignon'un eserlerinin bibliyografyası Youakîm Moubârac tarafından yapılmıştır[14]. Bu bibliyografya 200 kitap ve makāle ile yaklaşık 100 kadar lâyiha, 100 kadar tebliğ ve ders notu, 150 kadar konferans metni ve Kāhire Arap Akademisi'nde arapça olarak verilmiş 50 kadar da nutukdan oluşmaktadır. En meşhur kitapları şunlardır:

La Passion de Hallâj, Martyr Mystique de l'Islam (İslâm'ın Sûfî Şehidi Hallac'ın Izdırâbı), yeni basım, 4 cild, Gallimard, Paris 1990.

Essai sur les Origines du Lexique Technique de la Mystique Musulmane (İslâm Tasavvufunun Teknik Sözlüğünün Kökenleri Hakkında Deneme), yeni basım, CERF, Paris 1999.

Les Trois Prières d'Abraham (Hz İbrâhim'in Üç Duası), yeni basım, CERF, Paris 1997.

Akhbar al-Halladj (Hallac'dan Haberler), 4. baskı, Vrin, Paris 1975.

Hoceїn Mansûr Hallâj: Diwan (Hüseyin Mansûr Hallac: Dîvan), Cahier du Sud, Paris 1955; yeni basım, Seuil, Paris 1992.

Parole Donnée, précédée d'Entretiens avec Vincent-Mansour Monteil (Vincent-Mansour Monteil ile Sohbetler'in Takaddüm Ettiği, Verilmiş Söz), yeni basım, Seuil, Paris 1983.

Opera Minora (Küçük Eserler), 3 cild, 2193 sayfa, Dar Al-Maaref, Beyrut 1963.

Massignon'un ilmî yazılarındaki uslûbu oldukça ağırdır. Kurduğu cümleler genellikle satırlar boyu sürer. Cümlelerinin ortalama uzunluğu 7-8 satır olup 16-20 satırdan oluşan cümleleri de az değildir. Sözlüklerde bulunması mümkün olmayan kelimeler kullanır. Çoğu kere, okuyucu tarafından bilindiğini varsayarak, bunların tanımlarını da vermez. Bu uslûb, Masignon'un: hâtıraları, nutukları ve mektupları söz konusu olduğunda (cezbesinin de katkısıyla) barok, romantik, istiâre (metafor) yönü ağır basan ve özellikle de muğlâk bir havaya bürünür; o kadar ki çok iyi fransızca bilenler dahi bâzı pasajları, ancak, tekrar tekrar okuyup gramer yönünden tahlîlini yaptıktan sonra ne demek istediğini karîneyle istidlâl edebilirler. Bu uslûba sıradan bir örnek vermek üzere Massignon'un 8 Temmuz 1958'de Henry Corbin'e yazmış olduğu bir mektuptan iki paragrafı buraya aktarıyoruz:

"Şu fânî dünyâdaki mânevî karşılaşmamızdan, azîz dostum, yalnızca iki husûsu hatırlamanızı arzu ederdim: [bunlardan ilki] akbabanın, Prometeus'un karaciğerindeki gagası[15] gibi tahammül etmek zorunda kaldığımız Kutsalların Kutsalı'nın Sübhâniyeti karşısında bizi kurtaracak olan tek şeyin ibâdetimizin fiilini takdîr etmekden vaz geçerek, kendimizden istihsâl etmemiz gereken olağanüstü bir zayıflıkla secdeye vararak izhâr edeceğimiz fart-ı tevâzu olduğudur.

Yayınlandığı Kaynak : 2005-02-28
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=101&Itemid=57