Hit (3486) M-62

Muhammed Esedin Meal Tefsiri Üzerine

Yazar Adı : İlim Dalı : Tefsir
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Kitap Eleştirisi
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-21 Güncelleyen : /0000-00-00

Muhammed Esed'in Meal Tefsiri Üzerine

Beyan: Efendim, bir zamandır İslam dünyası modernist/reformist kuşatma altında. Kur'an, Sünnet ve Alimlerin icmâsıyla sabit olan pek çok konuda modernist/reformist fikirlere sahip insanların bir "muhalefeti" sözkonusu. Kısaca çerçevelemek gerekirse; modernist-reformist fikirlerin genel olarak başlangıcı ve günümüzde gelinen durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

E.S: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Modernist/reformist akımın İslam dünyasında uç vermeye başlaması, aşağı yukarı 2 asırlık bir geçmişe sahiptir. Türkiye'de (Osmanlı'da) Tanzimat, Mısır'da Cemaleddin Efgani, Hindistan'da Seyyid Ahmed Han hareketi modernist/reformist duruşun prototipleri (ilk örnekleri) olarak görülebilir.

Burada parantez içinde bir hususun altını çizelim: "Modernizm" ile "Reformizm"i aralarına kesme işareti koyarak eşanlamlı kavramlar gibi ifade etmek, netice itibariyle doğru olsa da, durum mutlak anlamda böyle değildir. Şöyle ki, her "reformizm" mutlaka "modernizm"e doğru bir evriliş değildir. Kelime olarak "yeni bir şekil (ve muhteva) vermek" anlamına gelen "reformizm", başka tarzlarla da yapılabilir. Mesela Hindistan'da 16. yüzyılın sonlarında Ekber Şah'ın İslam, Hristiyanlık, Budizm, Zerdüştlük ve Hindu dinini "Din-i İlahi" adı altında birleştirme teşebbüsü aslında bir "reform"dur. Yani hem İslam'a, hem de diğer dinlere yeni bir şekil (ve muhteva) verme iddiasındaki bu girişim, gerek İslam, gerekse diğer dinler açısından "reform" olmakla birlikte, buna "modernist" bir hareket diyemeyiz. Çünkü bu, "anakronizm" (tarihen daha sonra yaşanmış bir olayı, önce yaşanmış gibi algılamak) olur.

Bununla birlikte "modernizm"e "reformizm" diyebiliriz. Çünkü sonuçta o da bir form (ve muhteva) değişikliği öngörmektedir.

Kısacası her modernist hareket reformisttir, ama her reformist hareket modernist değildir. Ancak baştan da söylediğim gibi İslam dünyasında "reformizm", istikamet olarak "Batı modernizmi"ni seçtiği için bu iki kavramı eşanlamlı olarak kullanıyoruz.

Bu parantezden sonra sorunuzun özüne gelecek olursak, Batı dünyası İslam coğrafyasını fiili tasallutu altına aldığı zaman Müslümanlar "bize ne oldu?" diye sormaya başladılar. Batı'nın askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü karşısında sorulması gereken bir soruydu bu. Bir kısım düşünür ve fikir adamları bu sorunun cevabını Müslümanlar'ın "din anlayışı"nda aradı. Buldukları cevap şu oldu: Eğer biz "din anlayışımız"ı değiştirmezsek, Batı karşısındaki bu perişan halimiz devam edecek. Yani "bizim bu durumda olmamızın sebebi, geçmişten tevarüs ettiğimiz din anlayışıdır" noktasına geldiler.

Bundan sonra Müslümanlar'ın "din anlayışı"nı oluşturan Kur'an, Sünnet, İcma, Kıyas, İçtihad... gibi temel epistemolojik unsurların yeni bir değerlendirmeye tabi tutulması süreci başladı.

Müsteşrikler (gayrimüslim İslam araştırmacıları) tarafından üretilen fikirlerin, modernist/reformistlere çok büyük bir lojistik destek sağladığını burada özellikle belirtmemiz gerekiyor. Söz gelimi İslam dünyasında hadislere güvensizlik duyulması süreci, ağırlıklı olarak Müsteşrikler'in Hadis konusundaki çalışmalarının ürünüdür. Aynı şekilde Batı dünyasında Tevrat ve İncil üzerinde yapılan çalışmalar, "ilahi kelam" olmadıkları (yani "beşer ürünü" oldukları) kendi bağlılarınca da kabul ve itiraf edilen bu metinlerin muhtelif açılardan kritik edilmesi sonucunu doğurdu. Sonuçta mesela bu metinlerde geçen birtakım "kıssa"ların gerçekten vuku bulmuş olaylar olarak anlaşılmaması gerektiği söylendi. Bu anlayış İslam dünyasına da ithal edildi ve Kur'an ve Sünnet'in "tarihselliği" iddiaları ortaya atıldı. Bu bağlamda Kur'an'da geçen kıssaların da (tıpkı Tevrat ve İncil metinlerindekiler gibi) gerçek olmayabileceği ileri sürüldü; Kur'an ve Sünnet'te yer alan emir ve hükümlerin, ancak 7. yüzyıl Arabistanı için bağlayıcı olabileceği, günümüzde bunların aynen uygulanmasının mümkün olmayacağı, hadislerin büyük bir kısmının sonraki dönemlerde uydurulup Hz. Peygamber (s.a.v)'e isnat edildiği, İcma'ın vuku bulması mümkün olmayan bir olgu olduğu, vuku bulmuş olsa bile bugün bizi bağlamayacağı, Kıyas'ın Kur'an ve Sünnet'te yer alan hükümlerin maksat ve hedefini göz ardı ettiği için yanlış bir hüküm çıkarma yöntemi olduğu... dile getirildi.

Bu söylediklerim, modernist/reformist anlayışın iddialarından sadece birkaçıdır ve bütün bu hususlar hakkındaki tartışmalar bütün İslam dünyasında olduğu gibi ülkemizde de devam etmektedir.

Modernist/reformist duruşu bir "ana akım" olarak düşünürsek, bunun içine siyasetten itikadiyata, İslam'ın ilgi alanı içinde bulunan bütün sahaların girdiğini ve –bugün kendilerine ne isim verirlerse versinler– modernist/reformistlerin bütün bu sahalarda geniş bir yelpaze oluşturan farklı fikirlerinin "bugünün değer yargılarını esas alarak geçmişin sorgulaması" iddiası üzerine oturtulduğunu genel bir tesbit olarak ortaya koyabiliriz.

Burada altı çizilmesi gereken husus, yukarıda tırnak içinde verdiğim cümledeki "bugünün değer yargılarının esas alınması" olgusudur. Modernist/reformistlere göre geçmişte oluşturulan "din anlayışı", geçmişin değer yargıları esas alınarak oluşturulmuştur. Dolayısıyla bu ameliyenin bugünün geçerlilikleri merkezinde tekrarlanmasında garipsenecek bir taraf yoktur.

Burada gözden kaçırılan husus, geçmişten tevarüs ettiğimiz "din anlayışı"nın, Hz. Peygamber (s.a.v)'den itibaren kesintisiz devam eden "vahiy merkezli" hareket tarzı üzerine kurulu bulunmasıdır. Bir başka deyişle, geçmişte "din anlayışı", –doğrudan veya dolaylı olarak– vahyin belirlemesinde iken, modernist/reformist anlayış bunu "çağdaş değer yargılarının" belirlemesine inhisar ettirme niyet ve iddiasındadır.

"Gelenek" kavramı

Tam bu noktada son derece önemli bir noktaya parmak basarak bu konu hakkında söyleyeceklerimi noktalayayım: Modernist/reformist hareket İslam dünyasında uyandırdığı etkiyi, çok büyük ölçüde birkaç temel kavrama borçludur. Bunların başında "gelenek" kavramı geliyor.

İncil ve Hz. İsa a.s.'ın öğretileri tarih içinde esaslı bir tahrife maruz kaldığı için Hristiyan düşüncesi, vahiy ürünü olduğu kesin olan ve Hz. İsa a.s.'dan intikal ettiğinde şüphe bulunmayan bağlayıcı bir metin ve pratikten yoksundur. Bugün elimizde bulunan 4 İncil nüshası arasındaki farklılık ve çelişkiler, hatta sayıları 4'e indirilene kadar tarih içinde oluşmuş yüzlerce farklı İncil nüshasının mevcudiyeti, Hristiyanlar'ın "Kutsal Kitap" anlayışının bizimkinden hayli farklı olduğunun en önemli göstergelerinden birisidir. (İncil nüshaları arasındaki bu farklılık ve çelişkiler için bkz. Doç. Dr. Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları, Çelişkileri) Aralarında hayli önemli farklılıkların bulunduğunu bildiğimiz bu İncil metinlerinin, Hz. İsa a.s.'dan yüzyıllar sonra kaleme alındığını ve son tahlilde Hz. İsa a.s.'ın, İncil yazarlarının kaleminden çıkmış biyografisinden ibaret olduğunu Hristiyan alemi de kabul etmektedir.

Durum Yahudiler için de pek farklı değildir. Meşhur Yahudi modernistlerden Abraham Geiger, bütün kutsal metinlerin insan ürünü olduğunu söylerken, aslında Hristiyanlar için söz konusu olan bu gerçeğin en azından Modernist Yahudiler için de geçerli olduğunu dile getiriyordu. İsrailoğulları'nın tarih içinde geçirdikleri muhtelif evreler, başlarına gelen önemli olaylar ve bütün bir tarihsel maceranın sonucunda ortaya çıkan inanış biçimleri ve uygulamalar, Tevrat'ın kaybolmuş metninin yeniden kaleme alınması ve tefsirleri, Yahudi inanç ve kültürüne temel karakterini veren unsurların beşer ürünü olduğunun en önemli kanıtlarıdır. Bilindiği gibi bugün Yahudiler arasında hangisinin gerçek Tevrat olduğuna bir türlü karar verilemeyen iki ayrı Tevrat nüshası bulunmaktadır: Yahudi Tevratı ve Samiri Tevratı. Bu iki Tevrat nüshası arasında 6 bin kadar farklılık olduğu tesbit edilmiştir. (Bu konular için bkz. Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat)

Hal böyle olunca bu kesimler için "din", aslında Hz. Musa a.s. ve Hz. İsa a.s.'dan sonra geçen uzun yüzyıllar içinde vücut bulmuş gelenekler toplamından başka bir şey değildir. Yahudi ve Hristiyanlar'ın kutladığı bayramlardan, özel anlam taşıyan kimi eşya, gün ve araç-gerece, hatta ibadet ve dualara kadar geleneğin mahsulü olan pek çok unsur, zaman içinde dinî bir niteliğe büründürülerek kutsallaştırılmıştır. Dolayısıyla hem Yahudiler, hem de Hristiyanlar için "gelenek" kelimesinin "din" ile eşdeğer bir güç ve belirleyiciliğe sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Müsteşrikler işte böyle bir bilinç ve tasavvur yapısı içinde İslamiyat çalışmalarına el atınca, karşılarına çıkan vahiy mahsulü Kur'an'ı ve onun ilahî kontrol altında şekillenen pratiği olan Sünnet'i buldular. Kendi dinî ve tarihsel tecrübeleri, bu iki kaynağın beşer ürünü olarak kabul edilmesi dışında başka bir seçenek bulunabileceğini düşünmekten onları alıkoydu. Bir diğer şekilde söylersek, Yahudi ve Hristiyan İslam araştırmacılarının bilinç yapısı, algı ve tasavvur tarzı, ilahî kaynaklı, insan müdahalesine uğramamış bir Kitap ve onun yine ilahî kontrol altında şekillenen pratiği (Sünnet) diye bir şeyi kabul etmeye müsait değildi. Bu noktaya onların İslam'a karşı besledikleri kemikleşmiş önyargıyı da eklersek, İslam'ı kendi muharref dinlerinin yapısıyla özdeşleştirerek anlamaya çalışmadaki ısrarlarını daha iyi kavrarız.

Bu sebeple Müsteşrikler, Batı dillerinde yaptıkları İslamiyat çalışmalarında "Sünnet" ve "Hadis"i "tradition" (gelenek) kelimesi ile ifade ettiler. Bu, onların, Sünnet ve Hadis'i (tıpkı kendi geçmişlerinde olduğu gibi) Resul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'den sonra gelenlerin O'na atfettiği ve fakat aslında O'na ait olmayan bir yığın söz ve uygulamalar olarak ya da toplumun zaman içinde oluşturduğu örf, anane, adetlerle aynı özelliğe sahip, onlardan farklı ve üstün bir yanı bulunmayan bir olgu olarak nitelendirmelerinin sonucuydu. Çünkü (yukarıda da vurguladığımız gibi) kendi geçmişlerinde Peygamberler'in ağzından çıktığı gibi korunarak nesilden nesile intikal eden bağlayıcı öğretiler bütünü mevcut olmamıştı.

İşte sadece onların kendi dinleri ve kutsal kitapları konusunda geçerli olabilecek bu "gelenek" kavramı modernist/reformist müslümanlar tarafından biraz değiştirilerek kopya edildi ve "artık dönemini kapatmış, –tabir yerindeyse– "son kullanım tarihi geçmiş" olduğunu düşündükleri İslam anlayışı için "geleneksel" denmeye başladı.

Sahabe döneminden itibaren nesilden nesile tevarüs edilen sahih din telakkisi, "geleneksel" olarak ifade edilirken, aslında üstü kapalı olarak az önce ifade ettiğim anlam kastedilir oldu.

"Artık dönemini doldurmuş, tekrarlana tekrarlana aşınmış, eskiye ait olan, bugüne hitap etmeyen"... gibi çağrışımlar yüklenen "geleneksel kaynaklar, klasik din anlayışı, İslam geleneği"... gibi ifadeler, modernist/reformist söylemin temel kavramlarıdır. Dolayısıyla bu gibi kavram ve ifadeleri kullanmaktan şiddetle kaçınmak gerekir.

Eğer ille bir ayrımdan söz edilecekse, "modern olan-geleneksel olan" şeklindeki ayrım yerine, "Sünnet'e uygun olan-bid'at olan" şeklindeki ayrım tercih edilmelidir. Zira bu ikinci ayrım hem "sahih İslam anlayışı"na vurgu yapmakta, hem de bunun karşısındakilerin (kimden ve nereden gelirse gelsin) "bid'at" olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Yani meseleyi aslına irca ederek "Ehl-i Sünnet" ve "Ehl-i bid'at" ayrımını kullanırsak hem bize ait olmayan kavramların bilincimizi bulandırmasının önüne geçmiş, hem de doğru-yanlış ayrımında temel bir kıstası ihya etmiş oluruz.

Beyan: Bu uzun izahatta geçen bazı anahtar kavramlardan hareketle bir örnek üzerinde durmak istiyorum. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıllarda Muhammed Esed'in "Kuran Mesajı" isimli bir meali yayımlanmıştı. Üstüste baskılar yapan bu meal İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmiş, ardından da lehinde ve aleyhinde bazı kanaatler belirtilmişti. Hatırladığım kadarıyla siz de Milli Gazete'deki köşenizde iki yazı yazmıştınız; "Uygar" isimli bir dergi de sizinle bu konuda röportaj yapmıştı. Sizce Esed'in mealinde Ehl-i Sünnet'in akidevi yapısına ters düşen hangi konular var?

E.S: Muhammed Esed'in, dilimize Kur'an Mesajı adıyla çevrilen meali, son dönemlerde adından en fazla söz edilen çalışma oldu galiba. Kur'an Mesajı'nın bu şöhreti neye borçlu olduğu ayrı bir husus. Sözü uzatmış olmamak için bu noktaya hiç girmeyelim isterseniz.

Bu çalışmada Ehl-i Sünnet'e aykırılık gösteren hususlara gelince, bu konuda söylenebilecekleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1. Sadece Allah'a ve ahiret gününe iman edip, güzel amel (amel-i salih) işleyen kimselerin (hangi dine, mezhebe, felsefi sisteme ve ideolojiye bağlı olurlarsa olsunlar) ahirette kurtuluşa ereceğini söylemesi.

Bu hususla ilgili olarak 2/el-Bakara, 62. ayete düştüğü notta şöyle der: "Kur'an'da birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf (işaret ettiğimiz ayet, E.S), İslam'ın temel bir doktrinini inşa etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile "kurtuluş" fikri, burada sadece üç şarta bağlanmıştır: Allah'a iman, Hesap Günü'ne iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak." (I, 19-20)

Yine bu konuyla ilgili olarak aynı surenin 112. ayetine düştüğü notta şöyle der: "... Böylece Kur'an'a göre kurtuluş, herhangi bir özel "zümre"ye tahsis edilmiş olmayıp Allah'ın birliğini kavrayan, kendini O'nun iradesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır." (I, 31)

Dikkatli bir okuyucu için bu iki alıntı arasında önemli bir çelişki bulunduğunu fark etmek zor değildir. Zira ilk alıntıda "kurtuluş" fikri üç şarta bağlanmışken, ikinci alıntıda bu şartlardan birisinin (ahirete iman) yer almadığı görülüyor.

M. Esed'in konuyla ilgili söyledikleri arasındaki tek çelişki bu değildir. 4/en-Nisâ, 150. ayete düştüğü notta, bütün bu söylediklerini geçersiz kılacak şekilde şöyle der: "İslam'a göre, Allah'ın peygamberlerinden birinin veya tümünün reddi, bizzat Allah'ın inkâr edilmesi kadar şiddetli bir günah teşkil eder." (I, 175)

Bu söylenenler içinde –aynı anda hepsi doğru kabul edilemeyeceğine göre– hangisinin M. Esed'in gerçek düşüncesi olduğunu tesbit etmek gerçekten mümkün görünmüyor.

2. Mucizeleri inkâr anlamına gelecek şekilde Hz. İsa (a.s)'ın gösterdiği mucizeleri tevil etmesi.

3/Âli İmrân, 49. ayeti "Ben size Rabbinizden bir mesaj getirdim. Sizin için çamurdan, adeta kaderinizin suretini yapacağım ve sonra ona üfleyeceğim ki Allah'ın izniyle (sizin) kaderiniz olsun; körleri ve cüzamlıları iyileştireceğim ve Allah'ın izniyle ölüleri yeniden hayata döndüreceğim: neleri yiyebileceğinizi ve evlerinizde neleri saklayabileceğinizi size bildireceğim..." tarzında çevirdikten sonra, bu ayete düştüğü notlarda şunları söylemektedir:

"Hz. İsa, kendisinin çok sevdiği teşbih üslubuyla, İsrailoğulları'na hayatlarının sade balçığından kendileri için yükselen bir kader tasarımı geliştireceğini ve Allah'tan kendisine gelen ilhamla hayata geçirilen bu tasarımın, Allah'ın izniyle ve imanlarının gücü ile (ki buna ayetin sonunda işaret edilmiştir) onların gerçek kaderi olacağını imâen ifade etmiştir. (...)

"Hz. İsa'nın "ölüleri yeniden hayata döndürmesi", muhtemelen ruhen ölmüş olan topluma yeniden hayat verişinin mecazî ifadesidir. (...) Eğer –benim de benimsediğim– bu yorum doğruysa, o zaman "körleri ve cüzamlıları iyileştirme" de benzeri bir anlam kazanır: yani ruhen hasta ve hakikate karşı kör olan insanların derunî olarak yeniden yaratılmaları." (I, 99)

Ehl-i Sünnet müfessirlerin bu ayete verdikleri anlam herhangi bir tefsirden kolayca tesbit edilebileceğinden, burada uzun alıntılarla özü uzatmayı gereksiz görüyorum.

Keza Hz. İsa (a.s)'ın göğe yükseltilmesi ile ilgili olarak 4/en/Nisâ, 157-8. ayetlere düştüğü notlarda da şöşye der: "... Müslümanlar arasında yaygın bazı efsanelere göre Allah Hz. İsa'nın yerine son anda ona çok benzeyen bir kişi (bazı rivayetlere göre o kişi Yuda idi) koydu ve Hz. İsa'nın yerine bu kişi çarmıha gerildi. Ancak bu efsanelerden hiçbiri Kur'an'dan ve sahih Hadisler'den en küçük bir destek bile bulmaz ve bu çerçevede klasik müfessirler tarafından üretilen hikayeleri tamamen reddetmek gerekir. Bunlar Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediği şeklindeki Kur'anî beyanı İncillar'de o'nun çarmıha gerilişine ilişkin canlı tasvirler ile "uyumlu hale getirme"yi amaçlayan şaşkın teşebbüslerden başka bir şeyi temsil etmezler. (...)

"Kur'an'ın hiçbir yerinde, Allah'ın Hz. İsa'yı yaşadığı sırada bedensel olarak cennete "yükselttiği" şeklindeki yaygın inancı destekleyen bir beyan yoktur..." (I, 177)

B:ilindiği gibi Ehl-i Sünnet, Hz. İsa (a.s)'ın diri olarak göğe kaldırıldığını ve kıyamete yakın tekrar yeryüzüne ineceğini bir itikat ilkesi olarak kabul etmiştir. Bu konuyla ilgili ayetlerin delaletleri hakkında, Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler adlı çalışmama (71 vd.) bakılabilir.

3. Kur'an ayetleri arasında "nesh" ilişkisi bulunduğunu kabul etmemesi.

2/el-Bakara, 106. ayete düştüğü notta nesh olgusunun Kur'an ayetleri arasında cereyan eden bir "hüküm kaldırma" olarak değil, Kitab-ı Mukaddes öğretisinin, yerini Kur'an öğretisine bırakması" şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler. (I, 30)

Bilindiği gibi Kur'an ayetleri arasında nasih-mensuh bulunmadığını söyleyen ilk kişi, Mu'tezile mezhebine mensup Ebû Müslim el-Isfehânî (ö. 322/934)'dir.

M. Esed'in Ehl-i Sünnet'e uymayan görüşleri arasında benim en önemli gördüğüm hususlardan birkaçı bunlar. Bu görüşlerden diğer bir kısmını da, Uygar dergisi ile yaptığımız söyleşide ve Milli Gazete'deki köşemde dile getirmiştim. Burada fazla yer işgal etmemesi için onları tekrar etmeyeceğim.

Beyan: Özellikle Esed'in mucizeleri alabildiğine rasyonalist bir bakış açısıyla ele aldığını görüyoruz. Mealden bu konuyla ilgili örnekler verebilir misiniz?

E.S: Yukarıda Hz. İsa (a.s) ile ilgili olarak Esed mealinden aktardıklarım, bu sorunuza kısmen cevap teşkil ediyor. Bunun yanı sıra burada önemle belirtmemiz gereken husus, Esed'in, Hz. Peygamber (s.a.v)'in mucize göstermediğini söylemesidir. 17/el-İsrâ, 59. ayete düştüğü uzun şöyle der: "Kur'an'ın pek çok yerinde Peygamber Muhammed (s)'in, Allah'ın elçilerinin sonuncusu ve en büyüğü olmakla birlikte, önceki bazı peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek ya da pekiştirmek için gösterildiği söylenen türden mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı ısrarla belirtilmiştir. (...) Önceki peygamberler (..) üstlendikleri görevin iç gerçeğini, sarsıcı mahiyetini kavrayabilmeleri yönünde insanların dikkatlerini uyandırmak için sembolik nitelikte birtakım alametlere, birtakım mucizelere ihtiyaç duymuşlardır. Ama Kur'an (...) belli bir düşünce ve inanç sistemini (...) geçmişte vuku bulan ve çoğu zaman sadece yeni ve ciddî kavrayış, anlayış bozukluklarına yol açan birtakım mucizevî alamet ya da işaretlerin zuhuruna ihtiyaç duymadan kavrayabileceği bir çağda vahyedilmiştir." (II, 571-2)

Bu konuyla doğrudan bağlantılı olan İsra ve Miraç mucizelerini Hz. Peygamber (s.a.v)'in "ruhsal" planda yaşadığı birer tecrübe olarak anlama ısrarında olması (ki Kur'an Mesajı'nın sonundaki 4 "ek"ten birini bu konuya tahsis etmiştir) kendi başına bir dereceye kadar kabul edilebilir bir tavır ise de, Hz. Peygamber (s.a.v)'in mucizeleri konusunda yukarıda naklettiğim genellemeci yaklaşımın bu "ruhsal" tecrübe ile bağdaştırılması imkânsız görünmektedir.

Burada bir not olarak şunu belirtelim: Esed'in, sözünü ettiğim "ek"te Mirac'ın ruhsal olarak cereyan ettiği görüşünü (pek çok eserde rastladığımız şekilde) Hz. Aişe (r.anha), Hz. Mu'âviye 'r.a) ve Hasan-ı Basrî (rh.a)'ye dayandırması ihtiyatla karşılanmalıdır. Endülüs'lü İbn Atıyye'den Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye kadar pek çok alim, bu görüşün onlara nisbetine haklı tenkitler yöneltmiştir.

Yine Esed'in 3/Âli İmrân, 37. ayette, Hz. Meryem validemizin rızıklandırılması ile ilgili olaya getirdiği tevil de burada zikredilmelidir.

Beyan: Efendim, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" ismiyle üç seri kitap yayımlamıştınız. Bu seri devam edecek mi?

E.S: İnşaallah devam edecek. Şu ara bir an önce bitirmeye çalıştığım Doktora tezinin yazımı devam ediyor. Ondan sonra bu seri –okuyucuya vaat ettiğimiz gibi– Allah'ın izniyle devam edecek.

Beyan: Bunların dışında tercüme veya telif başka çalışmalarınız var mı?

E.S: Bunların dışında şu ana kadar iki telif çalışmam daha neşredildi. Biri, iki cilt olarak tasarladığım Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler adlı çalışmanın ilk cildi. Diğeri ise Çağdaş Dünyada İslamî Duruş.

Tercüme olarak da –muhtemelen 30 cilt civarında bir hacme ulaşacak olan İ'lâu's-Sünen'in ilk 7 cildi bitmiş durumda. Ayrıca M. Zâhid el-Kevserî'nin Makâlât'ının tercümesi bitmiş durumda. İnşaallah yakında neşredilecek. Bir de uzun yıllar önce tercüme ettiğim ve şu anda ikinci baskısı yapılmış olan Fıkhî İhtilaflar isimli bir çalışma mevcut.

Telif ve tercüme çalışmaları, Doktora tezi bittikten sonra inşaallah sür'atle devam edecek. Dualarınızı esirgemeyin.

Beyan: Allah yardımcınız olsun. Son olarak Beyan okuyucularına İslam'ın doğru anlaşılması noktasında ne gibi eserler tavsiye edersiniz?

E.S: Kıymetli Beyan okuyucularına, burada söyleyebileceğim tek şey, Ehl-i Sünnet itikadı konusundaki hassasiyetlerini artırarak muhafaza etmeleridir. Zira bizi kurtaracak olan budur. Bu cümleden olarak, Ehl-i Sünnet itikadı doğrultusunda yazılmış eserlerin okunması elbette büyük önem arz ediyor. Malum olduğu gibi zihinlerin son derece karışık olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde itikadın muhafaza edilmesi her şeyden daha önemli. Bir sürü yayın organı, dergi., gazete, kitap vs. piyasayı doldurmuş durumda. Modalaşan akımlara ve fikirlere kapılmadan, bunlar adasında Ehl-i Sünnet çizgiyi temsil ve müdafaa edenlerin özenle seçilerek alınması ve özümsenerek okunması gerekiyor...

Beyan: Çok teşekkür ediyorum Hocam. Allah razı olsun.

Yayınlandığı Kaynak : 2003-06-01
Yayınlandığı Dergi : Tarihi Osmani Encümeni Mecmuası
Sanal Dergi :
Makale Linki :