Hit (3836) M-240

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kuran Adlı Kitabın Kritiği

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-04 Güncelleyen : /0000-00-00

Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur'an

(Dr. Adil Öksüz’ün Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur’ân Adlı Eseri)

Farklı dinlere mensub olan insanlar, geçmiş asırlarda ekseriya ayrı yerlerde yaşadıklarından birbirlerinin dinleri hakkında fazla bilgi sahibi olmuyorlardı. Fakat bu duvarları kaldırıp birlikte yaşayanlarda bile bu bilgisizliğin devam etmesi, anlaşılması zor bir realitedir. Uzak maziye gitmeye hacet yok, yakın bir örnek olarak Osmanlı devletinde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler bir arada yaşamalarına rağmen birbirlerinin dinleri hakkında pek bilgi sahibi olmadıklarını görüyoruz. Bunda birbirlerine karşı müstağni davranmaları kadar, insanların dinlerini kendilerine has bir alan telakki etmelerinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan ilgiye değer bulmama, diğer taraftan ise işi kendisine tahsis ederek başkasını yaklaştırmama neticesinde, bir ömür boyu beraber yaşayan insanlar, birbirlerinin dini hükümleri hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeme durumunda kalmışlardır.

Kur’ân-ı Kerim, Tevrat ve İncil’e ve bu kitapların mensuplarına, onların inançlarına, tutum ve davranışlarına çok yer ayırır. Fakat bu vakıa bile tarafların birbirlerinin dinlerini, tarihlerini, kültürlerini araştırmalarını sağlamamıştır.

Ahkam açısından Tevrat ile Kur’ân’da paralelliklerin hatırı sayılır derecede varlığı dikkat çekmektedir. Zira bu iki kitap dini, sosyal ve kültürel hayatı düzenlemeye ve hayata damgalarını vurmaya özel ihtimam gösterirler. Bu özellik İncillerde fazla yer tutmaz. Esasen bunu beklemek de gerekmez. Zira Hıristiyanlığa göre İncil Tevrat’ı nesh etmemiş, yeni bir şeriat getirmemiş olup, ondaki hükümler Hıristiyanlar için de yürürlüktedir. Hatta Matta İncili, Hz. İsa (a.s.)’ın şöyle dediğini öne sürmüştür: “Sanmayın ki ben Şeriatı ve peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim. Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vaki oluncaya kadar, şeiattan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekutunda kendisine “en küçük” denilecektir” (Matta 5,17-19). Ne var ki bu prensip, nazariyede kalmış, daha Havariler neslinden itibaren Hıristiyanlıkta önemli değişiklikler yapılmıştır.

Şeriat anlamına gelen Tevrat sert hükümler ihtiva ediyordu. Bunun hikmeti belki de şu idi: Yahudiler Mısırda esir ve köle olarak yaşadıkları için şahsiyetleri yara almıştı. Onlara özgüvenlerini iade için ciddi, sert hükümler ve sıkı bir disiplin gerekiyordu. Ama onlar daha sora Filistin’de devlet kurup idareleri altında olanlara kendileri de katı davranmaya başladılar. Cenab-ı Allah onları tadil etmek için Hz. İsa (a.s.)’ı şefkat ve sevgi tarafı ağır basan bir risaletle gönderdi. Kur’âna göre Hz. İsa eski sert hükümleri bazı hususlarda yumuşatan, daha müsamahalı bazı hükümler de tebliğ etmiştir. Demişti ki: “Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size haram kılınan birtakım şeyleri helal yapmak için gönderildim” (Al-i İmran 50). Görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim onun, Hz. Musa (a.s)’ın şeriatına bağlı olmakla birlikte bazı farklı hükümler getirdiğini veya birtakım esneklikler yaptığını bildirmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim, daha önceki semavi kitaplar hakkındaki “musaddıken ve muheyminen” vasfının bir tezahürünü, başka alanlarda olduğu gibi, bu konuda da ortaya koymaktadır. Demek ki Hz. İsa yeni olan hiçbir şey getirmemiş değil, en azından bazı müsamahalı hükümler getirmiştir.

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Tevrat, İncillere göre oldukça fazla hukukî hüküm içermektedir ve bu hükümleri Hıristiyanlık da benimsediğini deklare etmektedir. Bu itibarla Tevrat’ı incelemek sadece Yahudi dinindeki değil, aynı zamanda Hıristiyalıktaki hükümleri incelemek sayılmaktadır. Bu itibarla, değerli Dr. Adil Öksüz’ün Ceza Hükümleri Açısından Tevrat ve Kur’ân adlı kitabı (İstanbul, 2006, Yeni Akedemi Yayınları, 284 s.), ilk anda sanıldığından çok daha geniş bir alanı, bütün Hıristiyan alemini de ilgilendirmektedir.

Diğer taraftan Tevrat ile Kur’ân’ı birbirinden tamamen ilgisiz düşünmek gerçeğe uygun değildir. Bilakis İslâm, Hz. Adem (a.s.)’dan beri gelen, özellikle Hz. Nuh, Hz. İbahim, Hz.Musa ve Hz. İsa (aleyhimüs selam) tarafından yenilenen silsilenin son halkasıdır, aynı dinin tecdid edilmiş nihai şeklidir.

Dolayısıyla İslâm, o peygamberlerin dinlerindeki temel inanç, ibadet, ahlâk ve muamelat hükümlerini güçlendirip olgunluk çağına ulaşmış insanlığın yeni şartlarına uyarlanmasından ibrettir. Rabbül alemin’in, yani bütün insanların terbiye edicisinin iradesi beşeriyeti değişik evrelerinde böyle bir terbiyeye tabi tutmak istemiştir. Bebeklik, çocukluk, ilk gençlik merhalelerinden geçen insanlık olgunluk çağına ulaşıp artık bir tek Muallimin terbiyesine girecek olgunluğa ulaştığında Allah Teala mutlak Peygamberini göndermiştir. Önceki peygamberlerin getirdikleri kitaplar maalesef tarihi belge teşkil edecek güvenilirlikte muhafaza edilememişlerdir. Ancak m. 610 yılında Mekke’de peygamberliğini bildiren, 622’de Medine’ye hicret eden, 630’da Mekke’yi feth eden, devrinin süper güçleri Bizans ve Sasani imparatorlukları ile diplomatik ilişkiler kuran ve Arap yarımadasını İslâm’a kazandıktan sonra 632’e da vefat eden Hz. Muhammed (a.s.)’ın Kur’ân adlı kitabı teblig ettiği ve ondan kaynaklanan bir topluluğu yönettiği itirazı mümkün olmayacak tarihi bir gerçek ve kesin bir veridir. Ve bu kitap, az önce zikrettiğimiz Peygamberlerin ve daha başkalarının talimatlarını özetle nakletmektedir.

Dolayısıyla Kur’ân, sadece Hz. Muhammed (a.s.)’ın değil aynı zamanda nübüvvet silsilesinin bir senedi hükmündedir. İşte İslâm Usul-i Fıkıh ilminde “Şer’u men kablena” diye meşhur olan delilin de dayanağı budur. Böylece onlardan geldiği sabit olan, yani Kur’ân ve Hadis tarafından açıkça veya zımni olarak onaylanan önceki hükümler Müslümanlarca da delil sayılmaktadır. Bu da bütün insanlık tarihindeki nübüvvet mirasına sahip çıkma adına, ideal ve evrensel bir tezahürdür. Kendilerinden objektif, tarihen kesin belgelerin hemen hemen kalmadığı önceki peygamberlerin tarihi gerçekliklerinin başlıca belgesi de Kur’ân olmaktadır.

Değerli Adil Öksüz bu çalışmasıyla, az önce ima ettiğimiz bakir bir alana giriyor. Müslümanlar tarafından pek yapılmayan, mukayeseli ahkam incelemesine girişiyor. Ne var ki fıkıh alanına dahil olan hükümler çok fazla olduğundan araştırmacı, bunlar arasında sadece Tevrat ile Kur’ân’ın suç kabul ettikleri fiillere ilişkin cezaları mukayeseli bir tarzda incelemeye çalışmıştır. Özellikle hukuki açıdan müeyyidesi olan suçlar üzerinde durmuştur. Bunların çoğu dünyevi yaptırımları olan suçlardır. Bunun yanında az da olsa cezası ahirete bırakılan suçlara da temas etmiştir. Her iki kitapta belirlenen cezaların delillerini göstermiş, mezkur kitap mensuplarının bilginlerinin yorumlarını da göz önünde bulundurarak karşılaştırma çalışmasını gerçekleştirmiştir.

Araştırmacı “Tevrat” derken, aslı Hz. Musa (a.s.)’a gönderilmiş olan kitabı kasd etmektedir. Bu kitap Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye bölümlerinden oluşmakta olup genel olarak da Tevrat’dan bu bölümler kasd edilmektedir. Bazen ise bu isim, daha geniş anlamda Hıristiyanların Eski Ahit adını verdikleri 40 kadar bölümü de kapsayan külliyat hakkında kullanılmaktadır. Bununla beraber araştırmacı az da olsa teyid maksadıyla Tevrat dışındaki Eski Ahit bölümlerine de atıfta bulunmaktadır.

Yazar birinci bölümde araştırmasına esas teşkil eden kutsal metinlerin mevsukiyet derecelerini ele almıştır. Bu mantıken de gereklidir. Zira hükümleri incelemeye başlarken, her şeyden önce onların içinde yer aldıkları metinlerin tarihi gerçekliklerini araştırma ihtiyacı bulunmaktadır. Yazarımız, Tevratın hiç değişmeden Hz. Musa’nın tebliğ ettiği gibi kaldığını kabul eden klasik Yahudi-Hıristiyan inancını nakl etmekle beraber Spinoza gibi Yahudi münekkitlere de dayanarak, mevcut Tevrat metninin vahiy mahsulü ilahi kelam olamayacağı kanaatine varmıştır.

“Bir dinin metinlerini en iyi anlayıp yorumlayanlar, o dine mensup olanlardır” düşüncesinden hareket eden Dr. Adil Öksüz, Tevrat hükümlerini açıklamak için onun en muteber tefsiri sayılan Talmud’a, ayrıca aşağıda isimlerini yazacağımız tefsirlerine müracaat etmiştir: Pentateuch With Rashi’s Commentary, The Sancino Chumaash, The Pentateuch (New York, The Judaica Pres, 1986), The Code of Maimonides, The JPS (JewshPublicaüion Society) Torah Commentary. Bu eserlerin İngilizcesine başvurmuştur. Ayrıca Arapça Kamusu’l-Kitabi’l-Mukaddes ile Türkçe Yahudilik Ansilopedisi de Tevrat mensupları tarafından hazırlanmış kaynakları arasındadır. Araştırmacının İbranice kaynaklara başvurmaksızın Tevrat metni üzerinde çalışmasının bir dezavantaj olduğunda şüphe yoktur. Fakat görüldüğü üzere o bu eksiğini, Tevrat araştırmacılarının başta İngilizce olarak Arapça ve Türkçe yayınladıkları eserlerden yararlanmak suretiyle telafi etmeye çalışmıştır. Öte yandan Kur’ân ahkamı hakkındaki ayetlerin tefsiri için başta onları açıklayan hadis-i şerifler olmak üzere, Ebu Hanife, Malik, Şafii gibi müçtehid imamların içtihadlarını nazar-ı itibara almıştır. Taberi’nin Camiu’l-beyan’ı, el-Cassas’ın Ahkamu’l-Kur’ân’ı, el-Kurtubi’nin el-Cami li Ahkami’l-Kur’ân’ı gibi Kur’ân hükümlerini tefsirde temel kaynaklara dayanmıştır.

Yazar; adam öldürme (kasden veya hata sonucu katil), cinayet şahitliği, yalancı şahitlik,vasiyet ve mirastan mahrumiyet, zina, zina iftirası (kazif), cinsel sapıklık çeşitleri, hırsızlık, puta tapma, küfür ve lanet, ana-babaya itaatsizlik, haram ve yasak yiyecek ve içecekler konularında Tevrat ve Kur’ân hükümlerini karşılaştırmıştır.

Aynı suçlar için belirlenen cezalarda Tevrattaki hükümlerin Kur’ân’daki paralellerine göre daha sert olduğu görülmektedir. Mesela: Tevrat kasden adam öldüren katilin mutlaka kısas olarak öldürüleceğine hükm etmektedir.Kur’ân-ı Kerim ise katilin velisine tercih hakkı vererek kısas edilme, diyet yani kan bahası alma veya tamamen affetme seçeneklerinden birine imkan verir. Tevrat Rab Tealaya sövenin recm edilmesini (taşlanarak öldürülmesini) emr eder (Levililer 24,10-16). Anne ve babasından birini döven veya lanet edenin de taşlanarak öldürülmesi hükmünü verir (Çıkış 21, 15-17). Kur’ân-ı Kerim ise bu fiilleri kesin olarak haram saymakla beraber onlar için dünyevi bir ceza tayin etmez, sorumluluklarını ve cezalarını ahirete bırakır. Tevrata göre herhangi bir hayvan ile cinsel ilişki kuran insan öldürülecek, o hayvan ise kesilecektir (Levililer 20, 15). Kur’ân böylesi cinsel ilişkileri sapıklık sayıp haram kılmakla beraber faili için belirli bir ceza tayin etmez. Müslümanlar bu konuda tazir cezası uygulamaya imkan olduğu hükmüne varmışlardır. Çünkü bu davranışların haram olduğunda Müslümanların ittifakı vardır. Buna mukabil Tevrat livata yapanın (eşcinsel ilişki kuranın) mutlak surette öldürülmesine hükm eder (Levililer 20, 13). Hal böyle iken son yıllarda Tevrata göre hükm ettiklerini deklare eden bazı kişi ve kurumların Amerika’da ve bazı Avrupa ülkelerinde eşcinsel örgütlerini tanıma ve böylesi anormallikleri meşrulaştırma temayüllerini anlamak kolay değildir.

Allah Teala imtihan hikmetiyle, farklı ümmetlere farklı hükümler koyabilir. Nitekim şu ayetler bunu açıkça bildirir: “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Yalnız sırtlarında yahut barsaklarında bulunan veya kemiğe karışan yağları haram kılmadık. Haddi aşmalarından ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Şüphe yok ki Biz hep doğru söyleriz” (En’am 146). “Hasılı o Yahudilerden taşan bir zulüm, insanları Allah yolundan men etmeleri, kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen faiz almaları, halkın mallarını haksızlıkla yemeleri yüzündendir ki Biz, kendilerine daha önce helal kılınan bazı temiz nimetleri haram kıldık ve içlerinden kafir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık” (Nisa 160-161).

Bunları ifade ettikten sonra elinizdeki bu çalışmanın önemli katkılarından birine geçmek istiyorum: Tevrat ile Kur’ân hükümleri arasında ilk bakışta paralellikler bulan bazı oryantalistler, Kur’ânın ondan alıntı yaptığını iddia etmişlerdir. Bu çalışma, iki kitap arasındaki paralelliklerin yanında gerek hükümlerinde, gerekse onlara getirilen yaptırımlarda ve gerekse onlarla ilgili uygulamalarda birçok farklılıkların bulunduğunu ispatlamakla bu zannın yüzeysel bakıştan ileri gelen tutarsız bir iddiadan başka bir şey olmadığını ortaya koymuştur.

Aslında farklılıklar gibi benzerlikler de vardır. Bunların olması da gayet tabiidir. Zira Tevrat da, Kur’ân da aynı kaynaktan gelmişlerdir. Dolayısıyla benzerlikler de öne çıkarılabilmelidir. Yanılmıyorsam, bende kalan intibaa göre yazarımız benzerliklere değinmekle birlikte onları ortaya koymaya çalışmamaktadır. Belki de bunu yapmanın yanlış anlaşılmaya yol açabileceğini düşünerek bu tutumu tercih etmiş olabilir.

Bu çalışmanın ortaya koyduğu bir netice de şudur:

Kur’ân, insanların en temel meseleleri olan hayat hakkına hizmet etmek ve onu teminat altına almak için bazı ferdi ve içtimai düzenlemeler yapmış, birtakım prensipler ve hükümler koymuştur. Hayatları söndüren, aile yuvalarını yıkan, insanlığı çürüten, zulüm ve gaspı, anarşi ve terörü hakim kılmaya yönelen katil, zina, terör, hırsızlık gibi suçları önlemek için birtakım yaptırımlar getirmiştir. Bu zulümlere maruz kalarak canları yanmayan bazı kimseler veya patolojik bir duygusallıkla yaratıklarına şefkat göstermede Yaratandan daha ileri olduklarını sananlar veya İslâm’ı tenkit etmek için tutamak arayanlar, bu yaptırımları büyüteç altına almak suretiyle insanları Kur’ân’dan ürkütmeye çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Oysa bu yaptırımlar yalnız başlarına değil, genel İslâmi bütün içinde yer alan diğer itikadi, ruhani, ahlâki ve içtimai esaslarla birlikte mütalaa edilmelidirler. Böyle yapıldığı takdirde Kur’ân medeniyetinin nasıl bir fazilet toplumu gerçekleştirdiği kolayca anlaşılır ve her hüküm yerli yerine oturtulur. Bu gerçeği görmezlikten gelip Kur’ân hükümlerini sert ve gayr-ı insani bulanlar öteden beri buluna gelmiştir. Bunu yapanlar mesela Budistler, Hinduistler olsa, kendi açılarından anlayışla karşılamamız mümkün olabilirdi. Fakat bu ithamlar kendilerini Yahudi veya Hıristiyan kabul edip Tevrat hükümlerini benimsemeleri gereken bir kısım oryantalistlerden ve genel olarak batılılardan gelmektedir. Oysa bunların böylesi ithamlarda bulunmaya hiçbir hakları olamaz. Çünkü o hükümlerin çok daha ağır ve sert olanları, az önce bazılarına değindiğimiz üzere, bizzat kendilerinin kutsal metinlerinde bulunmaktadır. İşte bu çalışma, ayrıntılı olarak bu hükümleri karşılaştırmalı bir şekilde göz önüne sermektedir.

Dr. Adil Öksüz’ün bu çalışmasının dini ve fikri alanda ciddi bir boşluğu doldurduğuna inanıyorum. Bu eser gibi, olabildiğince insaflı, kırıcı olmaksızın gerçekleştirilmeye çalışılan bu tarzdaki başka mukayeseli çalışmaların da yapılmasını temenni ediyor, kendisine bu gayretinden dolayı tebriklerimi sunuyorum.

Ahkam açısından Tevrat ile Kur’ân’da paralelliklerin hatırı sayılır derecede varlığı dikkat çekmektedir. Zira bu iki kitap dini, sosyal ve kültürel hayatı düzenlemeye ve hayata damgalarını vurmaya özel ihtimam gösterirler. Bu özellik İncillerde fazla yer tutmaz. Esasen bunu beklemek de gerekmez. Zira Hıristiyanlığa göre İncil Tevrat’ı nesh etmemiş, yeni bir şeriat getirmemiş olup, ondaki hükümler Hıristiyanlar için de yürürlüktedir. Hatta Matta İncili, Hz. İsa (a.s.)’ın şöyle dediğini öne sürmüştür: “Sanmayın ki ben Şeriatı ve peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim. Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vaki oluncaya kadar, şeiattan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekutunda kendisine “en küçük” denilecektir” (Matta 5,17-19). Ne var ki bu prensip, nazariyede kalmış, daha Havariler neslinden itibaren Hıristiyanlıkta önemli değişiklikler yapılmıştır.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :