Hit (3561) M-225

TDK nun Türkçe Sözlükü Hakkında Bazı Mülahazalar

Yazar Adı : İlim Dalı : Sözlük
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-04 Güncelleyen : /0000-00-00

TDK’nun“Türkçe Sözlük”ü Hakkında Bazı Mülahazalar

SÖZLÜK, bir dilde kullanılan bütün kelime ve deyimlerin alfabe sırasına göre tanımlarını yapan, açıklayan eser demektir. Herhangi bir sözlükten beklenen bu şart, o dili konuşan milletin diline hizmet eden ve onu korumayı üstlenen bir Dil Kurumu tarafından hazırlanması halinde, en mükemmel şekliyle gerçekleştirilmelidir. Bu makalemizde, Türk Dil Kurumu tarafından hazırlatılan ve halen Türkçenin en kapsamlı sözlüğü olarak bilinen eserin muhtevası ile ilgili bazı konulara temas edeceğiz.

Ben Türk Dili uzmanı değilim, eseri sadece bazı kelimeleri açıklaması, birçok kelimeye ve kavrama yer vermemesi yönünden ele alacağım. Anadilini konuşan ve bu dille yayınlar yapan bir fert olarak bunu hem bir hak, hem de bir görev sayıyorum.

Sözlüğün Önsözünde bu eserin, edebiyatımızın başlıca eserlerinin taranması, ayrıca halk ağızlarında kullanılan kelime ve deyimlerin, hatta bazı tartışmalı terimlerin derlenmesi neticesinde ortaya çıktığı belirtilmektedir.

Bu eserin yazarları, eski ve yeni yayınlarda kullanılan kelimeleri sözlüğe geçirmekle yetinmişler, eski ile yeni arasında bir seçim yapma sorumluluğunu üzerlerine almamaya özen göstermişlerdir. Bu geçiş döneminde eski ile yeninin bir süre daha yan yana yaşayacağı doğaldır (Önsöz, XXIX).

Fakat sözlüğü incelediğimizde dilimizde yer alan birçok kelime ve deyimin eserde bulunmadığını, müelliflerin taahhütlerini yerine getirmediklerini görüyoruz. Sözlükte bulunmayan kelimeler, Eski Türkçede kullanıldığı halde bugün hiç kullanılmayan mehcûr kelimeler değildir. İhtisas ehlinin kendi aralarında kullandıkları özel terimler de değildir. Sözlükte yer almayan kelimeleri büyük bir yekûn teşkil eden kısmı, geniş halk kesimine mâl olmuş, geçmişte olduğu gibi, şimdi de kullanılan kelimelerdir.

Dikkat çeken bir durum, sözlüğe alınmayan kelimelerin büyük çoğunluğunun, İslamî muhtevalı olmasıdır. Bunlar beş-on tane olsaydı, müsamaha ile karşılanması mümkün olurdu (Kaldı ki dilimizin bir numara sözlüğünde bu kadar eksiklik bile normal sayılamaz.) Fakat yüzlerce kelimenin atılması, tesadüfe az da olsa bir yer bırakmıyor.

Bu durumda, sözlüğü hazırlayanların ve yayımlayan kurumun, millî mirasımızın en önemli kısmı olan İslam kültürünü dışlamak istediği sonucu ortaya çıkar. Zira hazırlayanlar böyle bir şey söylemeseler bile, bu düşünceyi açıkça ifade eden bir kitap, Dil Kurumu'nun yayınlan arasında çıkmıştır. Bu kitap, Suat Yakup Baydur'un Dil v Kültür adlı eseridir (Ankara, 1964, 2. basım). Bu tür yayınları ve uygulamalarının da o yönde olması, Türk Dil Kurumu'nda etkili olan bazı kişilerin bu zihniyette olduğunu göstermektedir. Kurum, ileride bir kısmını zikredeceğimiz yüzlerce kelimeyi sözlüğüne alırsa, bu kanaatimizin isabetli olmadığını anlar ve ilan ederiz. Kaldı ki herhangi bir fert, mensup olduğu milletin hakim kültürünü benimsemeye mecbur edilemez. Fakat o kişi, o milletin dilinin sözlüğünü hazırlıyorsa, o benimsemediği kavram, kelime ve değerlere yer vermek zorundadır. Hele bu sözlüğü şahsı adına değil, o milletin kurduğu millî bir kurum adına hazırlamışsa, yer vermemesi hiçbir surette mazur görülemez.

Kurumun yayınladığı işbu Dil ve Kültür adlı kitaba göre Doğu İslâm kültürü iflas etmiş ve Osmanlıca yıkılmıştır (Baydur, s. 48). Türkiye, İslâm medeniyeti çevresinden ayrılıp Avrupa medeniyeti ve kültürü çevresine girdiğine göre Türkler, yükselmek isteyen bir balonun safra atması gibi, atılan Arapça ve Farsça Öğretimi yerine Latince ve Yunancayı liselerde öğretmeyi; böylece Batıdan alınan kelimelerin esas yapısının ve mantığının anlaşılmasını sağlamalıdırlar. (Baydur, s. 65). Sayın Baydur, milletine o derecede yabancılaşmıştır ki, 1951 yılında 18 yıllık bir hasretten sonra, ezanın aslî şekline döndürülmesini, Türk milleti en büyük bir bayram olarak kutlarken o bu işe karşı çıkar. Camiye çok gidip ibadet edermiş gibi, sanki her gün beş defa tekrarlanan ezanda geçen üç beş kelimenin mânâsını öğrenmek çok zor bir işmiş gibi, Türklerin, 'ibadet'e yani Tanrıya kulluk etmeye, aradan yıllar geçtikten sonra, anlamadıkları bir dille, yani kavm-i necîb-i Arab lisanıyle çağrılmaya başlanmasından yakınmakta ve Arapça ezan dinlemenin Türkçe'yi unutturacağını (Baydur, s. 106) iddia etmektedir.

Bu tutumun dilimize verdiği zarar, son dönemde anlaşılmıştır. Zira yeni neslin konuştuğu Türkçe oldukça fakirleşmiş, kavram ve terimleri ifade eden kelimelerin sürekli olarak değişmesi, kalıcı eser vermeyi son derece güçleştirmiştir. Yapılan bazı çalışmalar, Üniversite gençliğinin bile, bin kelimenin altında kalan bir vokabüler kullandığını göstermektedir. Türk Dil Kurumu'nun 1983 yılında reforma tâbi tutulmasından sonra bu tutumun değiştiğini zannediyorduk. Fakat kurumun, 1983 yılından bu yana geçen 13 yıllık zaman zarfında, mükemmel bir sözlük hazırlayamamasını anlamakta zorluk çekiyoruz.

Ben bu sözlüğü kısa bir süre inceledikten sonra, onunla ilgili mülâhazalarımı şu dört grupta toplamak istiyorum

1- İslâm'da önemli bir yeri olan bazı kavramlar açıklanırken yanlış ve eksik bilgi verilmiştir. Örnek olarak şunları verelim

a) Şefaat şöyle açıklanmıştır Tanrı ile kul arasında yapılan aracılık. Bu iş, nerede, ne zaman, kim tarafından ve nasıl yapılacak, bildirilmiyor. Halbuki şefaat şu demektir Ahirette, bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri, itaatli mü'minlerin de yüksek makamlara ermeleri için, Hz. Peygamber (a.s.) veya diğer makbul zatların, yüce Allah'tan niyaz ve istirhamda bulunmaları.

b) İtikâf Kendini bir konuya verme. Dünya işlerinden vazgeçip bir yere kapanma, ibadet etme. Tarif ve açıklama ciddilikten son derece uzaktır. İtikâf nedir Şartlan varsa nelerdir Nerede yapılır Bunlara yer verilmiyor. Tabiatıyla, bu kabil kavramların, ayrıntılı izahlarının yapılmasını beklemiyoruz. Ama en azından, onun vazgeçilmez unsurlarını belirtmek gerekir. Aksi halde tanım yanlış olur. Bir kere itikâf, dünyadan vazgeçme değildir. Belirli gün, hatta saat ve dakikalar zarfında yapılan bir ibadet çeşididir. Rastgele bir yere kapanma değil, beş vakit namaz kılınan bir camide olur. Sonra itikafta, ibadet niyetinin olması önemlidir. Öyleyse itikâf şöyle açıklanmalıydı Beş vakit cemaatle namaz kılınan bir camide, ibadet niyeti ile bir süre ikâmet etmektir.

c) Kıraat Kur'ân'ın belli kural ve işaretlere göre okunması deniyor. Hâlbuki tanım şöyle olmalıydı Kur'ân-ı Kerim'in bazı kelimelerinin, Mushaf-ı Şerif hattına uygun olmak üzere, Hz. Peygamber (a.s.)'den nakli kesin olan birtakım telaffuz farklılıklarıyla okunuşlarını konu edinen bilim dalı, ilmî tarifin vulgarize edilmiş, en fazla kolaylaştırılmış şekli bu olabilir.

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünün verdiği mânâ, kıraat ilmînin tarifinden çok, tecvid ilminin tarifine yakındır.

d,e) Kader ve Kaza Kader hakkında Alın yazısı, yazgı, kaçınılmaz kötü talih; Kaza hakkında ise Alın yazısı deniyor. Doğrusu şöyle olmalıdır Kader, yüce Allah'ın, kâinatta olmuş ve olacak her şeyi, bütün vasıflarıyla ezelden bilip takdir edip Levh-i Mahfuz'da yaz-masıdır. Zamanı geldiğinde, ezelî ilmine uygun olarak, o eşyayı veya olayları Allah'ın yaratması ise kazadır. Demek ki kaza, Allah'ın ezelî kader programını uygulamasıdır.

f) Münafık Arabozan, bölücü, karıştırıcı, fesatçı, müfsit deniyor. Bunlar, münafıkların sıfatlarından olabilir. Fakat asıl manası Görünüşte mü'mîn ve Müslüman olup içinden kâfir olan kimse şeklinde olmalıdır.

2- Bir kısım kelimelere sözlükte yer verilmiş, fakat onların Türkçede yaygın olan anlamlarına ve kullanılışlarına hiç temas edilmemiş. Örnekler

İkâmet Farz namazların başlamasından hemen önce namazın başlamak üzere olduğunu bildiren kad kâmeti's-salâh cümlesi ile ayrıca ezan lafızlarını ihtiva eden zikir. Kelimenin aslı ikâmet olduğundan, kelimeyi bu şekilde yazıp, kelimenin halk ağzında değişmiş şekli olan kâmet'e atıfta bulunulabilirdi. Kâmet'e ise sözlük şöyle anlam veriyor Camide namaza kalkmak için okunan ezan. Kamet getirmek Müezzin, ezanın 'namaza kalkınız' anlamındaki sözlerini okumak. Herkesin bildiği üzere ezanda namaza kalkınız manasında söz bulunmaz ve namaza durulurken okunan şeye ezan denilmez.

Sözlükte ilim, yakîn ve hak kelimeleri mevcut. Fakat ilme'l-yakîn (bir şeyi delillere dayanarak bilmek, varlığına hükmetmek) yok. Ve yine ayne'l-yakîn (görerek, gözleriyle müşahede ederek, müşahede edercesine bilmek), en ileri derecede de hakka'l-yakîn bilmek yani onu görmenin ötesinde, bütün varlığıyla yaşayarak bilip tanımak. Bu üç önemli ve yeri doldurulamaz kavram sözlükte yer almıyor.

Kıble Namazda yönelinen yön denilmiş olup eksiktir. Şöyle bir ilâve yapılmalıydı Müslümanların kıblesi, Mekke'de bulunan Kâbe istikameti olup kıbleye durmak namazın farzlarındandır. Camilerin mihrap kısmı kıbleyi gösterir.

Kalûbelâ deyiminin aslı, pek önemli bir İslâmî kavramdır. O da şudur Yüce Allah ruhları yarattığında, ruhların hepsinin ikrarlarını almak üzere 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim' diye sorması üzerine onlar 'Elbette yâ Rabbi, sen bizim Rabbimizsin' demiş olmalarıdır. Bu tabir, Kur'an-ı Kerim'in A'raf, 172. ayetinden alınmıştır. Bu meclise Bezm-i Elest, Misak-ı Ezelî de denir ki edebiyatımızda çok işlenen bir motifdir. Tabirin aslı olan bu bilgi sözlükte yer almıyor.

Kavl kelimesinin Türk telaffuzunda yaygın kavil şekli yer alıyor, söz anlamına geldiği bildiriliyor. Fakat aslî şeklî de yazılarak ve orada kavl-i mücerred (delilsiz söz), kavl-i leyyin (yumuşak, tatlı söz), kavl-i râcih (ağır basan görüş) gibi kelimelere yer verilmeliydi. Ayrıca görüş, içtihad mânasına geldiğine de işaret edilmeliydi.

Kelime var, fakat onda okuryazar olmayan nice Türkün bile, pekiyi bildiği kelime-i tevhid ('lâ ilahe illallah' demek) ve i'lâ-yı kelimetullah (cihad, Allah dinini yüceltmek için çalışmak) yer almıyor.

Kıyas kelimesi açıklanırken, Kıyâs-ı fukahâ (hakkında ayet ve hadis olmayan hususlarda müçtehitlerin hüküm çıkarma gayretleri) gibi bir terime yer verilmiyor. Bilindiği üzere, İslâm fıkhının dayandığı dört sütundan biri olan bu kavram dilimizde son derece yaygındır.

Küfr kelimesi açıklanırken kelime-i küfür, elfâz-ı küfür (kâfirlerin iddialarını yansıtan sözler olup küfür sözü, kâfirlere yakışan söz manasınadır). Küfr-i mutlak (dine ait hiçbir hakikati kabul etmemek), küfr-i inâdî (gerçek ispatlandığı halde imana gelmemek) tabirlerine yer verilmemektedir. Hatta küfre girmek, küfre düşmek gibi halka mâl olmuş deyimler de yer almıyor.

Lisan kelimesinde herkesin bildiği lisân-ı hâl (sözü ile değil de durumu ile, hâli ile anlatma), lisân-ı kal (söz ile anlatma), Bir lisan bir insan deyimlerine yer verilmiyor.
Lisân-ı hâli şu düsturu haykırır derhal
Bekayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir (M. Akif)

Mekruh kelimesinde tenzîhen mekruh ve tahrîmen mekruh gibi hemen her Türkün kullandığı kelimeler bulunmuyor.

Mevlâ kelimesinde şanlı, şerefli, hoca, azatlı (köle iken hürriyetine kavuşturulan) manaları yok.

Mücavir kelimesinde, memleketinden hicret edip Mekke veya Medine'ye- yerleşerek Haremeyn-i Şerifeyn'de kendilerini ibadete veren kimselerin sıfatı ve yapılan bu işe verilen mücaveret kavramı da alınmamış.

3- Sözlükte bulunması gerektiğini düşündüğümüz yüzlerce kelimenin yer almaması hakkında bunlar Türkçe asıllı kelimeler değil, Türkler tarafından fazla bilinip kullanılan kelimeler de değil denebilirdi. Fakat sözlükte Batı dillerinden gelen ve Türkçede nerede ise kullanılmamış çok sayıda kelime vardır. Bunları alan yazarların, halkımızın günlük konuşmalarında devam surette geçen kelimelere yer vermemesi olacak iş değildi. Bu kelimelere misal vermeye yazımızın çerçevesi yetmez. Sadece s. 920'de yani bir tek sayfada bulunan kelimeleri örnek verelim Kromotropizm, kronaksi, kromatin, kromatit, kromatafor, kromoplast, kromosfer, kron, kronoğraf, krupiye, kruvazör, kisenon, ksilofen, kuarted.

Düşünün Bu kelimeler Türkçe sözlüğümüzde yer alırken, meselâ ihlâs, istiâze, aleyhi's-selâm, teheccüd, sütre, hacet namazı, tahiyyât, Münker-Nekîr, mehir, celle celâlühü, musâfaha, mudârebe, muzaf; radıya’llahü anh, Levh-i Mahfuz gibi halk diline mâl olmuş yüzlerce kavram bulunmuyor.

4- Arapça ve Farsça asıllı kelimelerden bunca tasfiyeye rağmen, sözlükten çıkarılamayan yüzlerce kelime var. Bunlar,â, î ve û gibi uzatma harfleri ihtiva ettiklerinden, doğru telaffuz edilebilmeleri için uzatma işareti konulması gerekir. Aksi halde çok yanlış, gülünç telaffuzlar ortaya çıkmaktadır. Bazan kapalı heceyi belirtmek için kesme işareti gerekir. Sözlük bu işaretleri koymuyor.

Örnekler (Parantez içinde doğru şeklini yazıyorum)
abide (âbide)
abideleşme (âbideleşme)
akıbet (âkıbet)
menus (me'nûs)
mesul (mes'ûl)
meyus (me'yûs)
hakim (hakîm)
hakimane (hakîmâne)
suni, sunilik (sun'î, sun'îlik)
sure (sûre (Kur'an sûreleri)
suret (sûret-yüz, çehre)
sureta (sûretâ-görünüşe göre)
sürat (sür'at-hızlılık)
süratli (sür'atli-hızlı)

5- Şimdiye kadar yazdığımız şıklar kadar, belki onlardan daha da önemli olarak, Sözlük'te yer almayan kelimelerin bir kısmını aşağıda bildireceğiz. Aslında bunlar buraya aldıklarımızın iki, üç misline çıkarılabilir. Biz kamuoyunun dikkatini daha çok çekmesi için, çok sayıdaki bu örnekleri liste halinde veriyoruz.
Âb (su)
Âb-ı hayat (ebedî hayat ölümsüzlük veren su, çok güzel söz). Âb-ı kevser
Âbid (ibadet eden)
Afüv (Yüce Allah'ın güzel isimlerinden Çok affedici)
Âğûş (kucak, sığınılacak yer)
Ey şehîd oğlu şehîd! İsteme benden makber
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber (M. Akif-Çanakkale Şehitlerine)
Ahadîs (ehadîs) hadîsler. Ehadîs-i Nebeviyye Hz. Peygamber'in hadisleri.
Al-i İmran sûresi (Kur'ân-ı Kerim'in en uzun iki sûresinden biri)
Ahsen (En güzel, en iyi)
Ahyâr (hayırlı, iyi insanlar)
Aklen (akıl yolu ile. Aklen ve naklen)
Ağniya (zenginler)
Fukaranız kılar aklına geldikçe namaz
Ağniyanızda da, hiç yoksa zekât olsa biraz (M. Akif)
Aktâb (tarikat önderleri, aktâb ve evliya)
Âşık (Hak âşığı mânâsı yok. Halbuki edebiyatımızda âşıkân, ârifân hep bu mânâdadır. Yunus Emre, A. Yesevî gibi birçok büyük Türk şairi âşık kelimesini devamlı surette Hak âşığı mânâsında kullanmışlardır).
Aleyhi's-selâm (Hz. Peygamberin adı anılınca söylenen hürmet ve şükran ifadesi olup milyonlarca Türkün hergün kullandığı bir tabir olduğunu bilmeyen var mıdır).
Amel-i sâlih (İmanın yanında şart olan güzel davranışlar)
Amme (Kur'ân'dan bir sûre. Amme cüzü, Amme'ye Çıkma)
Ensâr (Medine'de oturup Mekke'den hicret eden Müslümanlara kucak açan, Hz. Peygamber'e ve İslâm’a yardımcı olan mü'minler)
Muhacirin (Mekke'den göç eden ilk müslümanlar)
Sahabî Hz. Peygamber'in ashabından bir tek kişi. Sahabe kelimesi bunun çoğuludur.
Muhacirîn-i kiramın soruldu hep re'yi,
Çağırdı, aynı tereddütte buldu Ensarı (M. Akif)
Sübhânellah ''Allah'ı tazim ve takdis ederim anlamında bir hayret ifadesi.
el-İyazü billah Allah'a sığınırım Allah korusun
Beytulharâm, Beyt-i Haram Kutsal ev, Kâbe.
Mescid-i Haram Kâbe-i Muazzama'nın içinde bulunduğu büyük mescid.
Beytullâh (Kâbe, Allah'a ibadet mekânı olarak bina edilen ilk mabed)
Cevârih (Âza ve cevârih, organlar)
Hamdele (Elhamdülillah demek).
Salvele (Salâvat getirmek)
Münker (Ölen kişiyi mezarda sorguya çeken iki meleğin birinin adıdır.
Nekîr Ölen kişiyi mezarda sorguya çeken meleklerden diğeri.
Nehy-i münker (İslâm dininde haram kılınan, yapılması günah olan davranışlardan vazgeçirme için öğüt verme veya önleme işlemi.)
Tahmîd (Hamdetme)
Tahiyyât (Namazda dizüstü oturma sırasında okunan dua.)
Ta'dîl-i erkân (Namazın bütün rükünlerini, esaslarını usulüne uygun yapmak, acele kılmayıp namazdaki her fiilin hakkını vermek.)
Menâsik (Hac menâsiki)
Sa'y (Safa ile Merve arasında yürüme)
Safa ve Merve (Kâbe’nin yakınındaki iki tepe, hacıların bu iki tepe arasında yedi defa yürümeleri gerekli (vacip) olup hacca ve umreye giden her Müslüman, mutlaka bu ibadeti yerine getirir. Sadece Türkiye Türklerinden bu ziyareti yapanların her yılki sayısı bir milyon civarındadır. Dönüşte ne yaptıkları neleri gördüklerini anlatırken buralardan bahsederler. Bu kelimeleri işiten, bilen veya bilmesi gereken yakınlarını düşünürsek meselenin milyonlarca Türkü ilgilendirdiği anlaşılır.)
Sütre (Perde. Namaz kılanın secde yerini belirlemek ve önünden geçme imkânı vermek için kıble cihetine koyduğu yaklaşık 60 cm yüksekliğinde bir nesne)
İskât (susturmak)
İskat-ı salât (namaz borcunun telâfi çalışması)
Mecma'u'1-âdâb (İslâmî âdâb-ı muaşeret ve görgü kurallarını toplayan bilim dalı)
Dâ'î (Dua eden, duacı, imza yerine mektubun sonunda dâîleri çokça bulunurdu)
Delâil (Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in güzel sıfatlarını ihtiva eden salâvatları toplayan kitap. Delâilü'l-hayrât veya Delâil-i Şerife denilen bu türün en ünlü eseri M. İbn Süleyman Cezûlî'nin eseridir).
Ezkâr (Zikirler. Zikir ve dua kitabı)
Duhâ (Kuşluk vakti. Duhâ namazı)
Ebrâr (Hayırlı, iyi, makbul insanlar)
Celle Celâlühü (Yüce Allah'ın adını andıktan sonra söylenip O'nun büyüklüğünü belirten hürmet ifadesi.
Efdal (Daha üstün, daha sevaplı. Meselâ, Herkes işine göre ya malının aynından, yahut değerinden zekâtını verebilir. Fakat efdal olan, nakit yani para olarak vermektir. Bayramın üç gününde kurban kesilebilir. Fakat, efdal olan birinci günde kesmektir.)
Elyevm (Günümüzde, hâlâ)
Emân (Güven. Emân vermek)
Envâr (Nurlar)
İ'râb (Arapçada kelimelerin son harflerinin değişmesi. İ'rabda mahalli olmamak=önemli olmamak)
Etbâ' (Tâbi olanlar)
Evâmir (Emirler)
Fahr (Öğünmek)
Fahr-i kâinat (Kâinatın övüncü Hz. Muhammed)
Faruk (Hak ile batılı birbirinden ayıran Hz. Ömer'in sıfatı olup Ömer Faruk ismini taşıyan binlerce Türk olduğunu düşünelim.)
Fâsık (Günahkâr, haramları yapmayı âdet edinen)
Fasih (Güzel ve açık konuşan kişi veya açık ifade)
Fezâil (Faziletler)
Fıtnat (Kavrama gücü, zekâ)
Furkan (Hak ile batılı birbirinden ayıran. Kur'ân'ın sıfatlarından)
Fuyûzât (Feyizler, inayetler)
Gafûr (Yüce Allah'ın güzel isimlerinden Çok affeden)
Gayb (Görünmeyen, akıl ve duyularla bilinemeyen âlem)
Settâr (Kusur ve günahları örten yüce Allah)
Gaffâr (Çok sayıda günahı tekrar tekrar affeden Yüce Allah)
Senin adın Gaffâr iken
Ayb örtücü Settâr iken
Kime gideni Sen var iken (Yunus)
Girye (Gözyaşı)
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım (M. Akif)
Gümân (Şüphe)
Hacer-i Esved
(Hacer-i Esved Kâbe’nin doğu köşesinde yerden 1,5 metre yüksekliğinde yerleştirilmiş siyah taş. Kâbe’nin inşa edilmesi. Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ile ilgili birçok menkıbede ve hacıların ziyaretlerinde bu taşın önemli yeri olup, hac ibadetinde Kâbe’yi tavaf etme bunun hizasından başlar. Dönüşte onun hizasına geldikçe Hacer-i Esved istilâm edilir, yani selamlanır.)
Hafaza Koruyan melekler. Halkımız, Hafaza melekleri der.
Halet-i nez' Ölüm haline girme, can verme zamanı. Halet-i nez'e girme deyimi meşhurdur.
Hâdî (Doğru yola eriştiren, Yüce Allah)
Halîl Türk Edebiyatında Hz. İbrahim'in sıfatı Halilullah veya Halilurrahmân olup Türklerde yaygın, Halil ve Halil İbrahim isimleri bundan ileri gelir.
Hanis (Yeminini tutmayan, yemininden dönen kimse).
Hareke (Kur'ân-ı Kerim'de ve Arapça'da sesli harflere delâlet etmek üzere, ünsüz harflerin üstüne veya altına konulan üstün, esre, ötre gibi işaretler. Halk arasında Kur'ân kelimeleri ile ilgili olarak kullanıldığı gibi. Harekesiz yazı, Harekelemek (hareke işareti koymak) şek-lindeki deyimlerde yer alır.
İ'câz Mu'cize göstererek karşısındakini aciz bırakmak.
İ'câz-ı Kur'ân Kur'ân'ın eşi benzeri olmayan bir söz olması, benzeri bir eserin insanlarca yapılamaması ve böylece Yüce Allah'ın mu'cizevî kelâmı olduğunun ortaya çıkması. İ'câz özelliği olan şeye mu'cize denir. Kur'ân-ı Mu’cizü'l-Beyân (İfâdesi mu'cize olan Kur'ân) tabiri meşhurdur.
İcmâ Toplanma, bir araya gelme, ittifak etme. Terim olarak icmâ-ı ümmet, İslâm âlimlerinin herhangi bir konuda fikir birliğinde olması demek olup İslâm ahkâmının dört delilinin üçüncüsüdür (Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukaha).
İfakat Hastanın iyileşmesi, hastalıktan kalkması, İfakat hali.
İftitah Başlama, açma, iftitah tekbiri Namaza başlarken Allahu Ekber demek.
İhlâs Halis, samimî, katışıksız olmak. Allah'a sırf rızası için ibadet etmek, yapılan ibadet ve diğer işlerden, hiçbir menfaat beklememek.
İhlâs Sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in 112. sûresi olup, Allah'ın birliğini ve eşsizliğini özetleyen bu kısa sûreye halkımız Üç ihlas bir Fatiha okumak gibi tabirlerde yer verir. Halk arasında bu sûreye Kulhuvallah Sûresi de denir. Üç kulhuvallah bir Elham(d) okuma deyiminde olduğu gibi.
İhram Türk Dil Kurumu Sözlüğü bu kelimeyi şöyle tanımlamış Kâbe’ye girerken hacıların örtündükleri dikişsiz bürgü. Bu, tamamen yanlıştır. Zira evvelâ Hacılar Kâbe'ye girmezler. (Kâbe’nin, ortasında yer aldığı Mescid-i Haram'a girerler. Kâbe’nin etrafında tavaf ederler ve namazda Kâbe’ye yönelirler.) İkinci olarak İhrama girme işi Mescid-i Haram'a girerken değil, Kâbe’den ve Mekke'den farklı uzaklıklarda ve farklı yönlerde olan mîkat yerlerinde olur. Meselâ Medine'den gelenlerin mîkatı Zu'1-huleyfe 464 km, Anadolu, Avrupa, Kuzey Afrika'dan deniz yoluyla gelenlerin mîkatı olan Cuhfe 94 km uzaklıktadır. Üçüncü alarak İhram, aslında hac dışında yapılması helal ve mubah olan bazı şeyleri, hacca niyet eden kişinin kendisine haram kılması demektir. Bunun işareti olarak erkekler, dikişsiz iki parçadan bürgü ile örtünürler. Dördüncü olarak Niyet ve telbiye yapmak suretiyle ihram hali müşterek ise de, ihram örtüsüne bürünmek erkeklere aittir. Kadınlar normal elbiseleriyle devam ederler. Fakat sözlüğünde ne Mescid-i Harama, ne mîkata, ne menâsik-i hacca yer olmayan bir kurulun ihramı tanımlaması bu kadar olur.)
hikem Hikmetler
himem Himmetler
İhtilâm Buluğ çağına erme, erişkin olma demektir. TDK sözlüğündeki düş azmaya münhasır değildir.
İhtisab Hasbî olarak iş yapma, ücret ve mükâfatını yalnız Allah'tan bekleme, Hak rızası için iyi ve doğru olanı yayma, haram ve çirkin olanı önleme işine de denir. Birçok İslâm devleti arasında Osmanlı devletindeki İhtisab Dairesi de bu önemli sosyal faaliyeti gerçekleştirmek gayesiyle kurulmuştu. Başında İhtisab Ağası unvanlı bir yetkili bulunurdu. Bu kurum şimdilerde bir kısmı Belediye zabıta idaresi, bir kısmı Maliye tarafından yapılan işleri görürdü. Bu konuda mesela, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisine (C. 11, s. 5591) bakılırsa yeterli bir özet bilgi bulunabilir. Medeniyet tarihinde yer alan böyle önemli kurumlara bir kelime ile olsun yer vermeyen bir nesil, bir millet iflah olur mu)
İ'lâ (Yükseltmek, şanını yüceltmek, İ'lâ-yı kelimetullah Allah'ın dininin şanını yüceltmek.
İlham (Tanım eksik. Tanrının, peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler deniyor. Peygamberlere mahsus olan İlâhî talimatlar vahiydir. İlham ise, peygamberlere de vaki olmakla birlikte ayrıca Allah'ın salih kullarına, hatta bazen sıradan insanlara bile vaki olur.)
İn'am Nimet vermek.
İnâbe Günahları terk ederek, Hakka dönüş yapıp bir mürşide bağlanmak.
İrtidad Dinden dönme, din dışına çıkma.
İsâet Kötülük, günah, yaramazlık.
İstiğrab Garip bulmak, tuhaf karşılamak, şaşırmak.
İstihlaf Halef bırakmak, birini kendi yerine geçirmek.
İstiska Kuraklık halinde, yağmur dilemek için kılman namaz.
İstinca Pislikten temizlenmek.
İttika Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini geri çekmek, takvaya uygun yaşamak. Bunu yapana muttaki denir.
İyadet Hastayı ziyaret edip hatırını sormak.
Ka'de Namazda dizüstü oturma. İkinci rekâttan sonrakine ka'de-i ûlâ, son oturmaya ka'de-i ahîre denir.
Kaht Kıtlık, kaht-ı rical Devlet adamı kıtlığı. Öyle bir kıtlık içindeyiz ki bunu ifade etmek için dilimize yerleşmiş olan kelimeyi bile unuttuk.
Karz Borç. Karz-ı hasen Kur'ân-ı Kerimden alınan bu tabir, Sırf Allah nzası için verilen, faizsiz borç demektir. Bu kavramı da önce sözlükten çıkardık, sonra da hayattan uzaklaştırdık.
Kunut Vitir namazında üçüncü rek'attan önce okunan dua.
Küreyvat-i hamra Alyuvarlar, kandaki kırmızı kürecikler.
Küreyvat-ı beyza Akyuvarlar, kandaki beyaz kürecikler.
Kütüb Kitaplar. Hafız-ı kütüb Kütüphane memuru.
Lakîta Yerde bulunup alınmış sahipsiz eşya, para vs.
Lâ yüs'el Sorumlu tutulamaz, mes'uliyetsiz.
Lebbeyk Buyrunuz!, Emredersiniz!
Lillâh Allah için, Allah aşkına.
Lizâtihi Bizzat, kendiliğinden, kendisinden ötürü.
Lukata Sahibi belli olmayan, sokakta bulunan nesne.
Mahfî Gizli, saklı.
Mahî Balık.
Gökyüzünde ahu ile
Deryalarda mahî ile
Çağırayım Mevlâm seni (Yûnus Emre).
Ol mahiler ki derya içre deryayı bilmezler deyimi.
Mahzuf Silinmiş, kaldırılmış.
Makarr Yerleşilen yer.
Maklûb Kalbedilmiş, tersine çevrilmiş. Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime Anastas mum satsana gibi.
Marzî Rızaya uygun, razı olunan. Marzî-yı İlâhî. Marziyyat Allah'ın razı olup sevdiği işler.
Nefs-i marziyye Rıza makamına ulaşmış nefis mertebesi.
Mâsadak Bir sözü veya hükmü doğrulayan, onaylayan, ona uygun olan, bilgi.
Matrûd Tardedilmiş, kovulmuş.
Mat'umât Yiyecekler, taamlar.
Mazmaza Abdest veya gusül alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su ile ağzını çalkalamak.
Mebâhis Bahisler, araştırmalar, mebhasın çoğulu.
Mebhas Bahis, araştırma. Daha çok kitabın alt bölümleri hakkında kullanılır. İkinci Mebhas ve Üçüncü Mebhas gibi.
Mebsûtan mütenâsip Doğru orantılı (Aksi mâkûsen mütenâsip yani ters orantılı)
Mebhût Şaşkın, hayrete düşmüş, lal kesilmiş, söyleyecek söz bulamayan.
Mecd Şeref, büyüklük. Mecîd Şerefli. Mecdî Şerefle ilgili.
Mecma' Toplanma yeri, kavuşma yeri.
Meczûm Cezmedilmiş, cezimli okunan harf.
Medâih Methiyeler, övgüler.
Meftûh Fethedilen, Fetha yani üstün harekeli olarak okunan harf.
Mehmâ emken Olabildiği kadar, mümkün mertebe anlamında kalıplaşmış bir deyim.
Meknî Kinayeli, mekniyyât Kinayeli sözler.
Mektûm Gizli, saklı.
Mel’abe Oyuncak, eğlence vasıtası.
Mendûb İslâm dininde emredilmemekle beraber yapılması tavsiye edilen davranış.
Mensûh Yürürlükten kaldırılmış, nesholunmuş.
Merhûn Rehîn bırakılan, bağlı olan.
Merkûb Üzerine binilen.
Mesağ Cevaz, izin, müsaade.
Mesnûn Yapılması sünnet olan, Hz. Peygamber'in sünnetine uygun.
Mezmûm Kınanmış, ayıplanmış, kötülenmiş, zemmedilmiş.
Mi'raciyye Edebiyatımızda Miraca dair yazılan manzum veya mensur eserlerin genel adı.
Müdarabe Bir taraftan sermaye, diğerinden emek ile kurulan ticaret şirketi.
Muhavvel Havale edilen.
Musahhar Amade kılınmış, emrine verilmiş, hizmete konulmuş.
Musîb İsabetli.
Muttarıd Devamlı, kurallı, bir düziye.
Küçük muttarıd muhteriz darbeler. (T. Fikret)
Muzmer Gizli, insanın içinde saklı kalan. Çoğulu Muzmerat.
Mübaderet Bir işe derhal girişmek.
Müceddid Yenileyen. Bir hadis-i şerife göre, dinin hakikatlerini devrin ihtiyaçlarına göre anlatmak üzere her asırda Allah tarafından lütfedilip görevlendirilen Zat. Kelime bu hadisten alınmıştır.
Müşebbihe veya mücessime Tanrıyı insan biçiminde tasavvur eden batıl inanış sahibi topluluk.
Müfettih Fetheden, açan Yüce Allah.
Ey leşker-i müfettihu'l-ebvâb vur bugün (Yahya Kemal Beyatlı)
Müheykel İri ve sağlam vücutlu.
Mühtedî İhtida eden, batıl inançtan hak dine gelen, hidayete eren. TDK Sözlüğü, bunun yerine dönme demekle büyük bir gaf yapmıştır. Zira halkımız arasında dönme Aslında inanmadığı halde zahiren müslümanlığa girmiş görünen kimsenin sıfatıdır.
Mülatafa Birbirine latife etmek, şakalaşmak, iltifat ve güzel muamelede bulunmak.
Mümâşat Uygunluk, kendisi gibi düşünmemekle birlikte, bir başkasının zararlı olmayan fikirlerine uyarcasına hareket etmek, idare etmek.
Münaferet Soğukluk, birbirinden nefret etmek, birbirine soğuk davranmak.
Münâkehât Nikâh ve evlilikle ilgili konuların genel adı. Fıkıh kitaplarının bu adı taşıyan geniş bölümü.
Muntakim İntikam alan.
Musalaha Barışma, uzlaşma, sulh olma.
Musammem Kararlaştırılmış, kalbinin derinliğinden kat'î olarak karar verilmiş. Azm-i musammem Kesin karar.
Müstecâb Kabul edilen, icabet edilen. Müstecap dualarınızı rica ederim yaygın bir tabir değil midir
Müstetir Örtülü, gizli, Tahtında müstetir mânâ İmâ yollu anlatılan şey.
Müteabbid Çok ibadet eden.
Müteallim Öğrenci, öğrenmek isteyen.
Mütecahir Açıktan yapan. Fasık-ı mütecahir veya mücâhir Herkesin içinde günah işlemeyi âdet edinen.
Mütelezziz Lezzet, zevk alan.
Mütemerrid İnatçı, dik kafalı.
Mütevatir Kesin bilgi, yalan üzere ittifak etmeleri mümkün olmayan çok sayıda insanın bildirip kabul ettiği bilgi. Mütevatir hadis Hadis-i şerifler içinde en kesin olan nevi.
Müteyemmen Uğurlu, yümünlü, bereketli.
Müttaki Takvaya uygun yaşayan, dinin emirlerini yerine getirip haramlardan sakınan.
Müteahhir Sonradan gelen, son döneme ait. Çoğulu Müteahhirîn.
Müzahraf Yaldızlı, sahte, boyalı.
Müzehhib Tezhipçi, yaldız yapan.
Nâbecâ Yersiz, Nâbecâ davranışlar.
Nâciye Kurtuluşa, felaha eren. Fırka-i nâciye Ahirette kurtuluşa erecek olan Ehl-i Sünnet Cemâati.
Nahviyyûn Dil bilginleri, nahivciler.
Nâmüsait Elverişsiz, müsait olmayan.
Nasraniyet Hıristiyanlık.
Nasuh Halis, çok nasihat eden. Tevbe-i nasûh Bir daha bozulmamak üzere, tam bir pişmanlık sonucunda yapılan tevbe.
Naşize Kocasına itaat etmeyen serkeş kadın.
Nazm-ı celîl Kur'ân-ı Kerim'in vasıflarından. Pek güzel ve tam yerli yerince ifade edilmiş söz.
Ya açar nazm-ı celîlin bakarız yaprağına
Ya durup okuruz bir ölünün toprağına (M. Akif)
Nefrin Lanet, beddua.
Nefselemir İşin gerçek durumu, realite, vakıa.
Nefs-i İstanbul İstanbul'un içi. Bursa'nın neresindensin sorusuna, Nefs-i Bursa'dan, yani, İçindenim cevabında olduğu gibi,
Nevâfil Farz ve vacipler dışında olan başka ibadet ve taatler.
Niam Nimetler. Niam-ı İlâhiyye Allah'ın bahşettiği nimetler.
Naîm Cennet nevilerinden biri. Naîm cennetleri.
Nifâs Lohusalık hali. Yani, doğurmuş kadının hali. Hayızdan nifastan kesilme İyice yaşlanma.
Nisab Alt taban, asgarî miktar. Zekât nisabına sahip olma Kendisine zekât düşecek malî güç sahibi olmak. Meselâ, yirmi miskal (Yaklaşık 80 gram) altın sahibi olmakla nisaba malik olunur.
Nüsah Nüshalar, yazılı şeyler. İkmâl-i nüsah etmek Medresede öğrenimini tamamlamak, okunacak belli başlı ilimleri ve kitapları okumuş olmak.
Racih Ağır basan, üstün gelen. Kavl-i racih Daha ağır basan görüş (Zıddına, mercûh denir.)
Re'fet Şefkat ve merhametin ileri şekli.

Sözlüğü incelediğimizde dilimizde yer alan birçok kelime ve deyimin eserde bulunmadığını, müelliflerin taahhütlerini yerine getirmediklerini görüyoruz. Sözlükte bulunmayan kelimeler, Eski Türkçede kullanıldığı halde bugün hiç kullanılmayan mehcûr kelimeler değildir. İhtisas ehlinin kendi aralarında kullandıkları özel terimler de değildir. Sözlükte yer almayan kelimeleri büyük bir yekûn teşkil eden kısmı, geniş halk kesimine mâl olmuş, geçmişte olduğu gibi, şimdi de kullanılan kelimelerdir.

Dikkat çeken bir durum, sözlüğe alınmayan kelimelerin büyük çoğunluğunun, İslamî muhtevalı olmasıdır.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :