Hit (2543) M-2178

Bir Dinazorun Anıları

Yazar Adı : İlim Dalı : Edebiyat
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : /2014-09-10 Güncelleyen : /0000-00-00

Bir Dinazorun Anıları

Halide Edip ile kadın kadına konuştuğumuz anlar, ender olmakla birlikte, çok ilginçti. Bu konuşmalar sırasında, Halide Edip’in, onlara yüz vermeden bile, birçok erkeğin aklını başından aldığını, onlara tamamıyle egemen olduğunu anladım.
Falih Rıfkı’nın anlattığına göre de, aralarında hiçbir şey geçmediği halde Cemal Paşayı, öyle sultası altına almış ki, adamcağız onunla danışmadan, onayını almadan, basit bir evrakı bile imzalayamayacak hale gelmiş.
Halide Hanımla bir çatışma konumuz da Mustafa Kemal’di. Mustafa Kemal'i hiç sevmezdi. Onun yakışıklı olduğunu bile kabul etmezdi. Mustafa Kemal’in güzelliğiyle ünlü elleri için, “hiç de güzel değildi elleri; kaplan pençesine benzerdi” demişti bana.
Falih Rıfkı’nııı bu konuda bir yorumu vardı: Halide Edip, öteki erkekleri etkilediği gibi, Mustafa Kemal’i de etkilemek, ona da egemen olmayı aklına koymuştu. Mustafa Kemal'in, Halide Hanıma gelip, evinde bir acı kahve içerken, “hanımefendi, ne dersiniz, acaba Cumhuriyeti ilan edeyim mi?” ya da “Halifeliği kaldırmamı doğru buluyor musunuz, Hanımefendi?” diye sorarak icazet almasını istemişti. Mustafa Kemal bunu yapmayınca da. ona düşman kesilmişti.
Halide Edip'in İngilizce anılarında gördüğüm bir fotoğraf Falih Rıfkı'nın pek yanılmadığını kanıtlıyordu: Fotoğrafçı bir dalgınlık sonucu, Mustafa Kemal ile Halide Edip’i aynı filme çekmişti. Önde net bir Mustafa Kemal; arkasında da, bir gölge halinde, hayal meyal görünen bir Halide Edip vardı. Fotoğrafın altında da “Mustafa Kemal Paşayı yönlendiren kadın” anlamına gelen "the woman behind Mustafa Kemal Pacha” yazılıydı. Halide Edip'in istediği buydu. Gazi’yi desteklemekle kalmayıp, ona yol gösteren kadın durumuna gelmeye karar vermişti. Bu isteğini gerçekleştiremeyeceğini anlayınca da, yenilgiye katlanamamış; memleketten uzaklaşmayı yeğ tutmuştu.
“Falih Rıfkı'nın yorumu buydu. Halide Edip'in erkeklere egemen olmak hırsının nereden kaynaklandığı konusunda da benim bir yorumum var. Halide Hanımla kadın kadına konuşurken söylediklerine dayanıyor bu yorum: Halide Hanım gençken sevdiği erkekten, yani ilk eşi Salih Zeki'den, ağır bir darbe yemişti.
Bana şöyle demişti bir gün: “Halide Edip, şu adamla sevişti, bu adamla sevişti diye birtakım lâflar duyacaksın. Bunların hepsi yalan. Ben bir tek erkeği sevdim ömrüm boyunca. O tek erkek de altı ay sonra benden bıktı. Beni aldatmaya başladı. Her şeyi biliyordum. Her şeye razıydım. Yeter ki onu görebileyim, ona dokunabileyim. (Bunu söylerken, elini bana doğru uzatmış, bana dokunmuştu. Tutkusunun çıplaklığı karşısında fena sarsılmıştım.) Ancak ikinci bir kadınla nikâh kıymaya kalkınca, boşanmaya karar verdim. Bunu gururumdan yaptığımı sanma. Ama iki oğlum vardı. Analığım ağır bastı. İki küçük erkek çocuğun bu kadar çirkin bir durumu, babalarının aynı evde iki kadınla birden yaşadığını görmelerine katlanamadım; boşandım.” Sözünü kesti, bir an durdu. Sonra “öleceğimi sandım. Ama insan kolay kolay ölemiyor”, diye ekledi buruk bir alaycılıkla.
Konuşmamızın bundan sonraki kısmı çok garipti. Çünkü yirmi yaşlarında olan ben, görmüş geçirmiş, olgun bir kadın gibi konuşuyordum; Halide Hanım da çılgın bir genç kadın gibi. Salih Zeki’ye duyduklarının gerçek bir sevgi değil, yıkıcı ve kötü bir tutku olduğunu; gerçek sevginin Adnan Beye duydukları olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Halide Hanını, “sen ne anlarsın! Asıl aşk çocukların babasına duyduklarımdı” diyerek direniyordu. (Adamın adını bile ağzına almaya dayanamadığı için, Salih Zeki ya da ilk kocam demez; “çocukların babası” derdi her zaman.)
Adnan Beyi ne kadar, olağanüstü bir insan saydığımı, onunla beraberliğini ne kadar güzel bulduğumu anlattım. Bunları biliyor, kabul ediyordu; ama “asıl aşk, çocukların babasına duyduğum aşktı” diyordu gene de. Halide Edip, başka erkeklere egemen olarak, bu karşılıksız aşkın hıncını almak isteyen mutsuz bir kadındı aslında. (...)
Konukların bir kısmıyla ilişkim, tamamiyle menfaat üstüne kuruluydu. Örneğin Namık İsmail kendi çocuğu olmadığından, beni çok şımartırdı. Ancak iyi bir ressamın elinden çıkabilecek görkemli uçurtmalar yapardı bana. İpi ben tutardım sözde. Ama, birkaç adım önümde duran Namık İsmail tutardı aslında.
O kocaman uçurtmalarla kendim de uçardım sanki.
İstanbul’a geri döndüğümüzde, Namık İsmail motosikletinin arkasına bin¬dirirdi beni. Annem, fena halde telâşlanırdı. Oysa Namık İsmail, çok uzun kıpkırmızı yün atkısıyla beni sıkı sıkı sırtına bağladığı için, düşmemin yolu yoktu. Onunla yaptığım bu geziler yüzünden, motosiklete binmek hevesim ömrüm boyunca sürdü.
Yaşlı başlı bir kadınken, bir arkadaşımın oğlunun beni Roma’da Yamaha'sının arkasına bindirip gezdirmesini hiç unutamam. Gece yansını çoktan geçtiği için. Roma’nın nerdeyse boş kalan sokaklarında son hızla gidiyorduk. Dönemeçlerde kentin ünlü anıtları, oradan oraya zıplıyordu sanki. Öyle bir keyif duymuştum ki, egzostan çıkan buharın bacağımı yaktığını, ancak motosikletten inip yarayı görünce fark etmiştim.
Son derece yakışıklı olan, bütün kadınların bayıldıkları Namık İsmail, daha sonraları motosikletten vazgeçmişti. (Artık uçurtmalar da. motosikletler de olmadığından, ben de ondan vazgeçmiştim.) İstanbul’da o sıralarda kimselerin sahip olmadığı cinsten, üstü açık, kıpkırmızı bir Larcia marka otomobil, bir de büyükçe bir tekne almıştı. Bunun üzerine Ahmet Haşim, “devlet gibi adam; hem kara kuvvetleri, hem de deniz kuvvetleri var” demişti. (...)
Çocukluğumdan sonra, yazar çizer takımının çoğuyla ilişkim kesildiğinden, onları unuttum. Ancak daha sonraları da gördüğüm iki kişiyi hiç unutamam. Bunlardan biri, çok sevdiğim Ahmet Haşirp, öteki de hiç sevmediğim Yahya Kemal’di.ley, Graham Greene, William Golding, John Gahvorthy, Herman Melville ve Shakespeare’den çeviriler yaptı.
“Mîna Urgan’ın hayatını anlatmaya bugünden başlaması bile bilincinin yaşanan gerçekliğe ne denli bağlı ve bu gerçekliğin ne denli farkında olduğunun tanıtı değil midir? ‘Günün’penceresinden bakar geçmişe Mîna Urgan, ‘halini’ arz ederken; çağrışımlar kimi kez Bodrum’da dost sofrasına, kimi kez Paris’e, Paul Eluard’ın eşine, Dino’lara, ilk evladın doğuşuna doğru, anlamlı bir hayatın işlevsel anı zenginliği arasında kolan vurur. ‘Yaşlı’ bugünün ağır rengine janjanlar katan Mîna Hanım’ın anımsadıkları belki.
{Bir Dinozorun Anıları, 1998)

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :