Hit (3575) M-215

Muasır Hıristiyanlığın İslama Bakışı III

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-04 Güncelleyen : /0000-00-00

Muasır Hıristiyanlığın İslama Bakışı III

V. BÖLÜM
İSLÂM-HRİSTİYAN DİYALOGUNUN PERSPEKTİFİ

Bu bölüm, dünyevi sayılan her diyalogun, aynı zamanda dini olabileceğini göstermek ister. İnsan, her türlü müessesenin temeli, faili ve gayesi olmak icabeder. İnsan şahsiyetini geliştirmek için insanın, ailenin ve kültürler arası münasebetlerin şimdiki cemiyetteki yeri mevzuunda görüş teatisinde büyük faideler vardır. Meselâ hayatı tehdid eden her şey, katil, soykırımı (genoside), çocuk düşürme, euthanasie (tedavi edilemeyen hastaların öldürülmesine izin verme), intihar, fiziki işkenceler, psikolojik zorlamalar, köleleştirme, sürgün, zina, insan ticareti, zor çalışma şartları... gibi. İnsanların çehrelerinde, Yaradan'ın şanını tanıyan ve tazim eden prensip ve hareket tarzını üstün kılmak ve beşer cemiyetini sıhhate kavuşturmak için, hristiyanlar ve müslümanlar, geniş bir tefekkür konusu ve faideli teklifler bulabilirler.
Bilinen ehemmiyeti dolayısıyla ailenin muhtelif problemlerine eğilmek gereklidir; çocukların eğitimi, doğumun ayarlanması, eşler arası evlilik ahengi, nişanlıların seçimi, feminizm ve kadının gelişmesinin sayısız meseleleri... Bütün bu konularda karşılıklı teklifler öne sürülebilir, tecrübelerden istifade edilebilir.
Farklı kültürlerin karşılaşmasından ötürü ortaya çıkan çeşitli problemler vardır. Her kültür, bünyesinde bize öğretecek taraflar ihtiva eder. Kültür alışverişi, bir yaklaşmayı sağlamalı, yoksa yeknesaklığa sebeb olmamalıdır. Diyalogun en önemli konularından biri, geleneksel kültürle modern kültürün karşılaşmasından ileri gelen problemlerdir.
Dünyamızı, özellikle şu iki problem meşgul ediyor İktisadi ve içtimai problemler ve milletler arası münasebetler. İktisadi gelişmenin şartı, barıştır ve iktisadi dengesizlik, kargaşalık sebebidir. Bu güçlükler karşısında hristiyan olarak sorumluluğumuz büyüktür. Zengin ülkelerin, üçüncü dünya ülkeleri karşısında vazifeleri vardır. Mülkiyet hakkının ve gelirlerin kullanılmasının ıslahı, mesleki formasyon, okuma ve yazmanın yaygınlaştırılması, aile terbiyesi, meslek teşekkülleri, açlığa ve hastalıklara karşı mücadele v.s. Asil bir kardeşlik duygusuyla canlanmamış bir ruh devamlı surette desteklemedikçe bütün bunlar, sadece güzel sözlerden ve görüşlerden ibaret kalmaya mahkûmdur. Şunu da iyi bilmeliyiz ki, müslümanlar, bizden sadece teknik yönden alacakları olduğunu düşünmektedirler.
Irk, siyaset, ideoloji mücadeleleriyle bölünmüş dünyada, çevremizde yaşayanlara kardeşlik ruhu telkin etmeliyiz.
İnsanı tehdid eden bu tehlikeler karşısında zenginler ve fakirler, hristiyanlar ve müslümanlar, inananlar ve inanmayanlardan değil, insanı kurtarmak için el uzatacak kardeşlerden bahsedilebilir. Aynı meselelerle karşı karşıyayız. Kulluk ettiğimizi söylediğimiz aynı Tanrı'ya inancımız, bizi daha çok birliğe çağırmaktadır.

VI. BÖLÜM
DİYALOGA GİREN HRİSTİYANIN HALETİ RUHİYESİ (s. 113- 133)

Tanrının da insanlarla devamlı bir diyalog içinde oluşundan hareketle, O'nun, başkalarının kültür ve dinlerindeki aksiyonunu görmeyi bilmek gerekir. Maneviyat arkeologları olarak değil, kendi dini hayatımızda o değerleri özümleyerek, statik maneviyattan dinamik maneviyata geçmelidir.
Şimdiye kadar, bize farklı, hatta zıt görünen birtakım temel unsurların fiilen yaşanan dini tecrübe planında benzer olduğunu ortaya çıkarmak istiyoruz ki, bunların belli başlıları müminlerin Allah ile münasebetleri, Allah Kelâmı, peygamberlerin rolü, ümmet kavramı ve duadır. Farkları görmekten ziyade, yaklaşan tarafları bulmaya çalışacağız.
Yüce Tanrı ve seven Tanrı Prensiplerdeki farklara rağmen, yaşanan dini tecrübe planında hristiyanlarla müslümanlar arasında aşılmaz bir uçurum yoktur. Bir hristiyan, müslümanın, Allah hakkında söylediği her vasfa inanır ve müslüman, insiyaki olarak, hristiyanların ifade ettiği hakikatlere meyleder.
Allah Kelâmı hususunda, —dini münakaşaya girilmediği takdirde— müşterek olan nokta, bu Kelâma hürmet etmek ve ona uymaktır. Bu Kelâm birisi için bir şahıs (Hz. İsa) iken, diğeri için bir Kitaptır. Bu kelâmın dinamizminin şuuruna varmak çok önemlidir. Allah Kelâmı, bir metinde veya bir hadisede donmuş cansız bir harf değil, aynı zamanda bir kuvvet olan devamlı bir oluştur.
(Bölüm; nübüvvet, dua ve namaz, ümmet konularında, her iki dindeki telakkilerin mukayese edilmesiyle sona ermektedir)
Hülasa (s.135- 138). Hristiyanlar, İslâm hakkındaki bilgi ve kanaatlerine göre, ona karşı değişik tavırlara sahiptirler. Birçoğunun tavrı, İlgisizlik diye nitelendirilebilir İslâm da, Öbürleri gibi bir dindir. Her din mensubu kendi kendini organize etmeli, yabancı sahaya karışmamalıdır, karşılıklı münasebetler, nezaket ziyareti şeklinde olmalıdır. Diğer taraftan bazıları, İslâm dünyasıyla ilgilenmeye özel bir önem verirler; ancak bunun sebepleri değişiktir. Bazıları müslümanlar hakkında, basına intikal eden ve çeşitli olaylar kısmında yer alan kısa ve sathi bilgilere bakarak hüküm vermekle yetinirler. Bir kısmı İslâm ile, siyasi ve içtimai bir ideoloji olarak ilgilenir, fakat dini cepheyi tamamen konu dışı bırakırlar. Nihayet bir başka kısmı sırf kültürel yönden ve dinler tarihindeki yeri bakımından ilgilenir. Bu, faydalı olmakla birlikte, yaşayan İslâmı bilmeğe kâfi gelmez.
Bu kitapta kabul ettiğimiz vazife ise, tamamen başkadır. Bizim İslâma gösterdiğimiz ihtimam, ne insanların yaşayan realitelerine yabancı kalacak bir müşahidin sathi bakışıyla, ne bir filozof veya din âliminin düşüncesiyle, ne de siyasetin maksadlı hesapları ile yetinemez. Biz, bu sayfalarda İslâmı, bir iman, Allah'a doğru bir yürüyüş olarak takdim ettik.
İslâm-Hristiyan diyaloğunda ruhani planın, yerini dünyevi plâna terk etmesi, büyük bir tehlikedir. Biz her iki nevi diyaloğun da aynı anda ve birlikte yapılmasına taraftarız. İslâm, her şeyden önce bir iman olarak kabul edilmedikçe ve müslümanları yaşatan dini değerler bilinmedikçe, müslümanları gerçeğe uygun bir şekilde tanıdığımızı öne süremeyiz. Bu perspektif içinde müslüman artık ne mazide veya şimdiki durumdaki bir muarızımız, ne rakibimiz, ne de mevcut birçok kültürden bir kültürün mensubu görülmeyecek; bizim her birimiz gibi, Tanrı'nın iradesine itaate gayret eden bir inanç adamı sayılacaktır.
(Kitap, İslâm hakkında dört sayfalık kısa bir bibliyografya ile sona ermektedir).

KİTAP HAKKINDA MÜLAHAZALARIMIZ
Papalığa bağlı Hristiyan Olmayanlara Mahsus Daire Başkanlığı tarafından yayınlanmış bulunan kitabı böylece hülasa ettikten sonra, eser hakkındaki bazı mülahazalarımızı, kısaca şöyle belirtmek istiyoruz
Kitabın, büyük bir vukufla hazırlanıp, ifadelerin ihtimamla seçildiği anlaşılmaktadır. Önsözde belirtilmeseydi bile eserin, bir ekip çalışması sonucunda bu hale geldiği, kolaylıkla tahmin edilebilirdi. Yazarlar, müslümanlarla hristiyanlar arasında kurulması istenilen diyalogun çarptığı kayalıkların farkındadırlar. Kitabı kaleme alanların, iman etmedikleri bir dinden ve onun mensuplarından, çok az insanın takınabileceği objektif bir tavırla bahsetmeleri takdire değer. Bununla birlikte bazı tenkitlerimiz de olacaktır.
Mes'ele, dini inanç gibi dindar nezdinde en mühim olan ve en fazla hassasiyet duyulan bir mevzu olduğundan yazarlar, bazen ister istemez, İslâm inancını benimseyen bir müminin hoşnut olmayacağı bir tutum içine girmişlerdir. İtiraf etmem gerekir ki, benzeri bir çalışmayı Hristiyanlık için ben yapmış olsaydım, tenkide uğrayacak yerler buradakinden daha az olmazdı. Demek istiyorum ki, güçlük, işin mahiyetinden ileri gelmektedir. Tenkide yol açan husus, eksik veya yanlış bilgilerden ziyade, inanç ayrılığından kaynaklanan değerlendirme ile ilgili olacaktır.
Her şeyden önce ve kitabın tamamı için geçerli olan bir husus olarak dikkati çeken durum şu oluyor Kitabın isminden, hem hristiyanlardan hem de müslümanlardan mütekabilen bahsedeceği anlaşıldığı halde, sonuna kadar okununca hristiyanlara, müslümanların inanç, tutum, davranış ve haleti ruhiyelerini anlattığı müşahede olunuyor. Halbuki müslümanlara da hristiyanların gerçek inanç, tutum, davranış ve haleti ruhiyeleri anlatılsaydı, eser daha tam olurdu. Böyle yapılmayışının hatıra gelen ilk sebebi şu olabilir Kitap, Hristiyanlığın en yüksek dini makamınca yayınlanmaktadır. Müslümanlara da hitab etmeyi nezakete aykırı bulduğundan böyle hareket etmiştir. Ancak bunun beni tatmin etmediğini ifade etmeliyim. Papalık makamının uzmanları, İslâm ve müslümanlarla meşgul olup çevrelerini de meşgul ettikleri gibi, daha iyi bir şekilde bildikleri Hristiyanlığı ve hristiyanları da aynı derecede anlatmalıydı. Zira evde olan şeyleri en iyi bilen, evin sahibidir. Hristiyanların hususiyetlerini de anlatmış olmakla, müslümanların da onları tanımalarını kolaylaştırmış olurlardı. Şunu da hesaba katmalıydılar Hristiyan Batı, dünyevi yönden müslümanlara hakim durumdadır; göstermelik bağımsızlıkların gerçeği değiştirmediğini herkes biliyor. Bu durumda müslümanların bekledikleri ilk iş, maruz kaldıkları haksızlık ve istismarlara son verilmesidir. Kilise, yaramaz çocuğu Batı'ya, sadece hakimiyetin altındaki bu zavallı müslümanları o kadar da hor görme, onları yanlış tanıyorsun, onların dinlerini ve değerlerini kabul etmeye gayret sarfet vs. diyeceğine Zulümden vazgeç, başka insanları sömürmeye son ver, kendine gel, dinin senden şu şu faziletleri istiyor, kendin için istediğini başkası için de isteyeceksin, ceketini isteyene paltonu da vereceksin, bir yanağını tokatlayana öbürünü de çevireceksin. Senin yanlış tutumun yüzünden, dinimiz aslında şöyle şöyle olduğu halde müslümanlar, başka zanlara kapılıyorlar, doğrusu şudur kabilinden sözleri de ilave etmeliydi.

Batılı hristiyanlara, dinlerinin gereğini yaptıramadığı taktirde, en azından onların yaptığı zulüm ve sömürüleri takbih etmeli ve Kilise İdaresinin onlarla ilgisi olmadığını ispat etmelidir. Bu yapılmadıkça, müslümanların güzel sözlere inanmalarını beklememelidir. Bir müslümanın Kur'an ve hadise verdiği ehemmiyet ile bir hristiyanın İndilere ve dini geleneğe bakışı, aynı durumda değildir ve olamaz da. Çünkü Kur'an metninin, anında yazı ve hıfz yoluyla kaydedilip intikal ettirilmesinde uygulanan titizlikle, İncil metinlerinin maruz kaldığı durumlar arasında çok fark vardır. Batı'da laik çevrelerin başlatıp geliştirdiği ve neticede Kiliseyi de kabule mecbur bıraktıkları metin tenkidi, tarihî, edebî, bilimsel tenkidler, son asırda artık dini makamlarca da büyük ölçüde itiraf edilmektedir. Mesela Paris Katolik Üniversitesi uzmanlarından teşekkül eden bir heyet tarafından -A. Robert ve A. Feuillet başkanlığında- yazılmış olan "Introduction ala Bible" adlı eserin 1. cildinin 111. sahifesinde (Desclee et Co. Tournai (Belg.), 1959), İnciller için yapılan metin tenkidi çalışmaları sonucunda toplam ikiyüz bin kadar varyant görüldüğü, bunların sekizde yedisinin önemsiz farklılıklar olduğu bildiriliyor. Demek ki mühim sayılabilecek farklar, takriben yirmibeş bin civarındadır. Halbuki aynı metodları Kur'an'a uygulamaya çalışmış olan Th. Nöldeke, VVelhausen, A. Jeffery, R. Blachere, R. Belle ve emsali birçok müsteşrik, zikre değer hiçbir sonuç alamamışlardır. Münih Üniversitesi'nde kurulan ve İkinci Cihan Savaşı'nda bombardıman neticesinde tahrib edilen Institut fur Koranforschung (Kur'an Araştırma Enstitüsü) üç nesile mensup araştırıcılarca yapılmış altmış yıl kadar süren çalışmalar sonucunda —tam veya eksik olarak- kırkiki bin kadar Kur'an nüshasının fotoğrafını toplayıp "metin tenkidi" yapmak istemiş idiyse de kıraat farkları veya istinsah hatası olduğu kesinlikle meydanda olan hatalar dışında, rivayet (metin) farkı bulunmadığı anlaşılmış idi. Böyle olduğu halde, zımnen, sanki tenkitlere yer varmış da muhatabın durumu müsait olmadığından yapılmıyormuş gibi şu ifadeyi kullanmak doğru değildir: "Çok nadir istisnalar dışında, Kur'an'ın bildirdiklerini münakaşa etmek, metin tenkidi prensiplerini veya tarihi tesir silsilelerini araştırma işini ona tatbik etmek, diyalog yolundan uzaklaşıp mücadeleye dönmek olur."(s. 36).
Yine 36. sahifede yer alan bir nokta Ehl-i sünnetin, "müşahhas Kur'an'ın" (Coran terrestre) yaratılmamış olduğuna inandığı bildirilmektedir. Yanlış anlatmıyorsak ve kasdedilen mânâ bu ise, redaksiyonunda L. Gardet gibi bir Kelâm ilmi mütehassısının bulunmasına rağmen,(1) bu yanlışın nasıl olup da yapıldığı hayretimizi mucib olmaktadır. Ehl-i sünnete göre el-kelâmu'n-nefsî yaratılmamıştır; fakat sesler ve harfler halinde tezahür eden müşahhas Kur'an'ın gayr-i mahlûk olduğu inancı yoktur. El—Beycûrî, Tuhtefu'l-mürîd ala cevheretit-Tevhîd eserinde (Mısır, Meymeniyye, 1320, s. 50) diyor ki; "Ey mükellef, Kur'an'ın yani Allah Taalanın Kelâmının, Mu'tezileye aykırı olarak, hudustan münezzeh olduğuna inan. Mu'tezile kelâmın, harfleri ve sesleri gerektirdiğini iddia ile kelâmın hadis olduğunu ileri sürerler. Ses ve harf de Allah Taala hakkında imkânsızdır diyerek, Allah'ın kelâmının mahlûk olduğunu söylerler. Ehİ-i sünnet der ki: el-kelâmu'n-nefsî mânâsında olarak Kur'an mahlûk değildir; fakat okuduğumuz lafız olarak Kur'an mahlûktur. Yalnız, "Kur'an mahlûktur" deyip de bundan, -ta'lim makamı dışında- okuduğumuz lafzı kasdetmek pek düşünülmez."
"Müslümanların hafızası" diye tavsif edilen hadis kitaplarının hicri 3. asırda meydana getirildiği iddiası da (s.39) doğru değildir. Gerçi kütüb-i sitte 3. asırda derlenmiştir. Fakat onlardan önce, hadisleri kaydeden her nesilde onlarca eser yazılmıştır. Mesela sahabeden on kadarının hadis mecmuaları bulunduğunu biliyoruz. (Ebu Hüreyre, Semure, İbn Ömer, Sa'd b. Ubade, Abdullah b. Amr, bunlar arasındadır. Bkz. mesela, M. Hamidullah, Sahifah Hammâm İbn Munabbih, Paris, 1399/1979 Tr. H.G. Tocheport, s.34-124)
Kitapta eksikliği iyice göze batan hususlardan biri de, İslâm ahlâkına çok az bir yer ayrılmış olmasıdır. Hristiyan âleminde İslâm aleyhindeki en yaygın iddialardan biri de onun, ahlâk üzerinde durmadığıdır. Bundan ötürüdür ki, II. Vatikan Konsilinde, müslümanlar hakkında: "Onlar ahlâki hayata değer verirler" cümlesinin girmesi, hayli münakaşalardan sonra mümkün olabilmiştir. (R. Caspar, Les relations de l'Eglise avec les religions nonchretiennes, s. 226 - 227). Bir müslümanı hayli şaşırtacak olan bu garip iddiaya karşı gerçi "Kur'an ahlâkı üzerinde bina edilmiş bir müslüman ahlâkı vardır ve o ahlâk oldukça ciddidir (exi-geante)" (s. 76) hükmü verilmektedir. Bununla beraber Hristiyanlar arasında yaygın olan bu peşin hükmü izale etmek için, İslâm ahlâkı hakkında birkaç sahifelik bilgi verilseydi daha iyi olurdu.
İslâmiyetin, işlere (amellere) pek değer vermediğini îham edecek şu mütalaa yersizdir: "Böyle olmakla birlikte, ilave edelim ki, 19. asırdaki tecdid (reform) cereyanının çıkışından beri ve çağdaş toplumların etkisi altında amelsiz iman, medeni veya ahlâki bağlanma (engagement) olmayan bir iman, geniş İslâmî çevrelerde, iyiden iyiye terkedilmiştir" (s. 4041). Ehl-i sünnete göre iman ile amel ayrıdır, amel imana dahil değildir. Bu, eşyayı isimleriyle isimlendirmek, mefhumları yerinde kullanmak ve imanı sağlam bir esasa oturtmak endişesinden ileri gelmiştir. Ameli imandan cüz' sayan mu'tezililer, mürtekib-i kebire konusunda hem nazariyede hem de tatbikatta bocalamışlardır. Zira bu keşmekeş içerisinde hangi günahı, ne miktarda işleyen kimsenin imandan çıkıp, kimlerin imanda kaldığını söylemek son derece zor ve cemiyeti altüst eden bir duruma yolaçar. Bununla beraber Ehl-i sünnet "kişiye, günahlarının zarar vermediğini iddia etmeyiz" demiş, amelin teferruatına, hatta âdaba bile lâyık olduğu değeri vermiş ve kötülüklerin her çeşidinden kaçınmak gerektiği üzerinde ısrar etmiştir.
İslâmda "Allah sevgisi"nin, XI. asırdan itibaren tasavvufla ortaya çıktığı (s.75-76), bilhassa Gazzâli sayesinde benimsendiği, şimdi ise bazı hristiyanların etkisiyle bu temayülün müslümanlar arasında hâkim olduğu iddiası yanlıştır. Kur'an ve hadiste kulun Rabbini, Rabbinin de kulunu sevmesine delalet eden sayısız yerler vardır. Bir kelime ile söylenecek olursa, Allah'ın, Kur'an'daki vasıflarından biri el-Vedûd (çok seven ve çok sevilen) değil midir?
"İslâm hakkındaki belli başlı peşin hükümlerden kendimizi kurtarmalıyız" bölümünde şu peşin hükümler sıralanıyor: Fatalizm, şekilcilik, İslâm taassup ve kılıç dinidir, korku dinidir, ahlâkda gevşektir, terakkiye engeldir. Bu hükümler kısmen reddedilmekte, onların aksini gösteren İslâmi naslara yer verilmektedir. Fakat -yanlış anlama ihtimalini de peşinen kabul edip özür dileyerek söyleyelim ki- dikkatli bir okuyuş, şu intibaı verdirebilmektedir: "Bu iddialar, din olarak İslam'da ve bilhassa tarih içindeki İslâm anlayış ve tatbikatında kısmen mevcut ise de, zamanla ve bazen de "Hristiyanlığın vasıtalı veya vasıtasız etkisiyle" (s. 76) geliştiği, derûnîleştiği, rûhanîleştiği ve izafîleştiği ortadadır ve bu yönde gelişme devam etmektedir". Kader inancı, insan hürriyeti, insanın fiilleri gibi hususlarda mu'tezili inançlar sanki revaçlandırılmakta ve İslâm, onların sayesinde şirin görülmektedir. Mu'tezili fikirler ise, müsteşriklerin çoğuna göre Hristiyanlıktan sızmıştır. İslâm'a sevgi, şefkat, derûnîlik, ruhanîlik, şekilcilikten uzaklaşma, farklı (olan nefisle) cihad anlayışı kattığı öne sürülen tasavvuf da, müslümanlarla hristiyanlar arasındaki ortak tarafları arttırmıştır. M. Asin Palacios'da en açık ifadesini bulan "hâzihi bidâetunâ ruddet ileynâ" (kendi malımız dolaşıp bize geldi) havası, uzaktan uzağa sezilmektedir. Diğer taraftan, modern hayatın —daha doğrusu kendi kendini empoze eden Batı'nın baskısıyla bir kısım dini ahkâmın (boşanma, dörde kadar birden fazla kadınla nikâhlanabilmesi v.s.) fiilen ilga edilmesine dikkat çekiliyor. Hristiyanlarla müslümanların "buluşma noktaları" bunlar mı olacak?
Kitabın birçok yerinde, din olarak "İslâm"dan değil, -konsil metninde olduğu gibi- "müslümanlar"dan bahsediliyor. Bilerek mi böyle yapılmıştır? Bu, acaba diyalogun müşahhas insanlarla kurulması gerektiğinden mi kaynaklanmaktadır? Yoksa şimdiki "müslümanlar" hristiyan muhataplarına daha iyi kulak verecek bir durumda bulunduklarından mı tercih edilmiştir?
İslâmiyetin mehâsini (İslâmi güzellikler) böylece Hristiyanlığa ve modern Batı'ya tevzi edilirse geriye ne kalacak? Diyaloğun gayesi, bu noktaya gelmiş, yani büyük ölçüde Batılılaşmış müslümanları, modern icaplara uyan bir inanç sistemine çıkarmak mıdır?
İslâmın şu dört esas bölüme ayrılması mümkündür: Akaid, ibadetler, ahlâk ve muamelât (s. 84 - 85). Fakat bunların ilk İkisinin değişmez olup ahlâki kaidelerin ve içtimai münasebetlerin (muamelatın), zamana ve ârızî durumlara göre değişebileceğini iddia etmek mühim bir yanlıştır. Müslümanlar Kur'an'da ve hadiste bildirilen dinî ve ahlâkî her türlü ahkâmın her zaman için geçerli olduğuna inanmaktadırlar. Böylesi iddialar, kendileriyle diyalog kurulmak istenen müslümanların içinde şu kuşkuları harekete geçirebilir: Biz, öz değerlerimizden sıyrılıp, Batılılaşmış bir ortama mı çekilmek isteniyoruz. Birtakım iktisadi ve teknik sebeplerle maddeten geri kalıp ülkelerimizin Batılılarca sömürgeleştirilmesi neticesinde, sosyolojik anlamda bir nevi hristiyanlaştırıldıktan sonra, bu yönde bir süre daha ilerlemeyi müteakip psikolojik anlamda hristiyanlaştırma gayretlerine mi maruz bırakılacağız?"
II. Vatikan konsilinden sonraki Kilise, dünyaya, diğer kültür ve inançlara açılırken, bazen ifrat ederek, nerdeyse, -felsefi anlamda Hümanizm'in sözcülüğünü yapmak durumuna düşmektedir. (Bu anlamı ile Hümanizm'in dinlere ve bilhassa Tanrı inancına karşı olduğunu hatırlatmaya ihtiyaç yoktur). Şu kâbil ifadeler, bize bu intibaı verdirmektedir: "İnsanı tehdid eden bu tehlikeler karşısında zenginler ve fakirler, hristiyanlar ve müslümanlar, inananlar ve inanmayanlardan değil, insanı kurtarmak için el uzatacak kardeşlerden bahsedilebilir." (s. 110). İnsanı, her türlü tezahüründe olduğu gibi kabul etmek iddiasında ne kiliseyi ne de herhangi bir sistemi samimi bulamayız. Zira, bu, dini inancın son derece izafîleştiğini ve öbür insanlara ulaştıracağı bir mesajı olmadığını kabul etmek demektir ve bir din için yıkımdır. Kilise bunda samimi olsa bile, müslüman olarak biz, buna razı olamayız; zira İslâmın, insanlara vereceği hayatî ve vazgeçilmez değerlerin bulunduğuna inanırız. Bizce İslâmda, marazi bir insan sevgisi yoktur. Ebedi cehenneme götüreceğine inandığımız inkar, şirk, isyan içindeki insanları bu halleriyle sevemeyiz, seversek kendi kendimizi inkâr etmiş oluruz. Ama Yaratıcı'nın razı olduğu imanı, şerefli, âdil ve nezih hayat biçimini duyurmak için insanlara şefkat ve sevgi ile yöneliriz. Marazi sevgi iddiasında olanların (sömürgecilerin, komünistlerin vs.) ne derece iki yüzlü oldukları, sevdikleri insanlara reva gördükleri nice haksızlıklarla sabit olmuştur. Kendi kendimizle çelişmemize hiç lüzum yok, dinimizin istediği mükemmel insan modelini belirtmekten çekinmiyoruz.
Kitaptaki önemli eksikliklerden biri de peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'e tahsis edilmiş birkaç sahifenin olmayışıdır. Çağdaş yüzlerce hristiyan araştırıcının itirafıyla da sabittir ki, hristiyan dünyasının Hz. Muhammed aleyhinde irtikab ettiği zulüm ve iftiraya, dünyaya ayak basan hiç bir insan maruz kalmamıştır... Bundan ötürü, peşin hükümlerden uzaklaştırmayı gaye edinen bu eserde, hristiyanlara İslâm akidesinin ve İslâm dünyasının merkez şahsiyeti Hz. Muhammed, özellikle tanıtılmalıydı.
Bütün bu tenkitlere rağmen, eseri takdim eden Kardinal Paul Card Marella'nın da belirttiği gibi, bunu "bir ilk adım" olarak takdir ettiğimizi belirtmek isteriz. Bu sözlerin arkasından, sözlerin istikametindeki fiillerin gelmesini ümit ediyoruz.

Dipnot:
1) L. Gardet, mesela Dieu et la destinee de l'homme, Paris, 1967, s. 165'de bu konuda doğru bilgi vermektedir.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :