Hit (5309) M-2139

Efgani Ve Masonluk

Yazar Adı : Cemaleddin el Afgani İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Yazar Tanıtım
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2014-01-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Efgani Ve Masonluk

(Takdim “Efgânî ve Masonluk”, “Efgânî ve kavmiyetçilik”, “Efgânî ve Abdülhamid Han”, “Efgânî ve Peygamberlik”, “Efgânî ve Renan” başlıklı beş makaleden mürekkep ve “İfade-i Meram”, “Mukaddeme”, “Hâtime-i Kitap”, “Zeyl (1-2-3)”, “Kitâbiyyat”, “İsim Fihristi” ve “Fihriste-i Kitap” ile toplam 12 kısım, 343 sayfadan mürekkep “EFGÂNÎ EFSÂNESİ; Cemaleddin Efgânî Etrafında Makaleler” isimli kitap...

1996 yılında, İlim Yayma Cemiyeti’nin Vefa'daki Konferans Salonu’nda müşerref olduğumuz Malatyalı Muhammed Reşad Bey’in bu fevkâlâde eseri ile yaptığımız aşağıdaki röportaj, daha önce Akademya’da (1996) ve Furkan’da (1997) yayınlandı. Muhammed Reşad Bey’e teşekkürlerim ile tekrar arz ederim...Mustafa SAKA)

- Kitabın tertibine uyalım ve Efgânî'nin masonluğundan başlayalım...

- Efgânî'nin Masonluğa intisabı, hemen bütün taraftarlarınca da teslim edilmiş bir hakikat olup, Şeyh'i anlamak için büyük ehemmiyeti hâizdir. Bizzat Efgânî'nin el yazısı ile yazdığı Mason Localarına müracaat dilekçeleri neşredilmiş, Osmanlı arşivlerinden ve masonların evrakından çıkarılmış vesikalara istinâden ciddi makaleler yazılmış, derin tetkik mahsülü eserlerde bu mevzuya uzun fasıllar tahsis edilmiştir.

- Tabiî, sevenleri de türlü türlü tevillerde bulunmuşlar?..

- Müslümanların bu lânetli müesseseye karşı nefretini bildiklerinden, mürid ve muhib taifesi bazı çareler aramışlar -Corci Zeydan gibi, "Hiç masonluk fena bir şey olsa, Şeyhim intisâb eder miydi" yollu türrehab saçanları bir tarafa- umumiyetle iki tevil tarzı kullanmışlardır. Bunlardan birincisi, Şeyh'in asrında masonluğun mahiyetinin bilinmediği, binaenaleyh mazur olduğudur.

- Varsayalım öyle! Peki bu adam ömrü boyunca masonluğun ne olduğunu anlayamamış mı?

- Avamı havassiyle bilcümle nâs masonluğu bilir ve telin ederken, nasıl olup da Efgânî bilememiş; sayısız localara aza olmuş, üstâd-ı azamcılıkda bulunmuş ve çok kimseleri intisab ettirmiştir. “Dehriyyun'a Reddiye" nam kitabında alemi fesada veren brahmanlardan, mormonlardan bahsetmiş, fakat ne hikmetse masonluk hatırına gelmemiş ve ölene kadar -artık tanımış olması icab eden!- bu müfsid müessese aleyhinde bir beyanı da işitilmemiştir. Zaten Efgânî, Masonluğu tanımadığını söylemiş değildir, lâkin muhibleri bu tevili uydurmuşlardır.

- İkinci tevilleri?

- Güya Şeyh, Masonların gayrı siyasi, pasifist bir teşekkül olduklarını görünce onları azarlayıp cemiyetlerinden istifa etmiş, (Mustafa İslamoğlu' na göre ise) "ipliklerini pazara dökerek hatasının kefaretini ödemiştir."

- Hayrettin Karaman'a göre ise “istifa etmemiş, ihraç edilmiş, hem de masonlukla mücadele etmiş"?

- Hazret galiba, "ibracı" kabulün, masonların "Kainatın Ulu Mimarı'nı inkâr ettiği için kovduk" demelerini tasdik demek olacağının farkında değiller.

- Yaa! Demek ateist olduğu için kovulmuş, öyle mi?

- Sırf bunun için müridandan uyanık olanlar, “Şeyhimiz kovulmamış fakat istifa etmiştir” derler. Hatta Hayrettin Karaman'ın, Reşit Rıza' dan nakil ve şerh ettiğine göre: “Abduh, üstadı Efgânî'nin isteğiyle ve davasına hizmet gayesiyle -davası ne ola ki? - mason cemiyetine de girmiş, bilâhere bu cemiyetin davasını gerçekleştirmeye elverişli olmadığını anlayarak çıkmış ve onunla mücadele etmiş olmasına rağmen bu da aleyhine bir puan olarak kaydedilegelmiştir.” Bu rivayetin iki râvîsî mevcuttur. Biri Reşit Rıza, diğeri Mahzûmî. İkinci râvinin de itiraf ettiği vechile, Efgânî istifa ettikten veya mason kayıtlarına göre, 'Kainatın Ulu Mimarı' dedikleri 'Yaratıcı'yı inkâr ettiği için ihraç edildikten sonra, bizzat üstadlığını yaptığı localar açmıştır. Mısır'dan kovulduktan sonra gittiği Paris'teki kısa ikâmetinde dahî mahallî localara kaydolmayı ihmâl etmemiştir. Mısır sonrası hayatı müddetince gittiği yerlerdeki hâmîlerinin, yârânının müseccel masonlar olması câlib-i dikkat bir husustur.

- Yani Efgânî, Abduh, Reşit Rıza çetesinin masonlukla mücadele ettiği falan palavra; hatta masonluğun ateist takımından bunlar...

- Bırakın mücadele etmesini, aleyhlerinde tek satır yazı yazmış mı? Masonluğun iyice kokusunun çıktığı ve Mısır'da da aleyhtar cereyanların kuvvetlendiği 1920'lerden sonra, Reşit Rıza' nın sadece kendini masonluk isnadından kurtarmaya yetecek ve burada cehriyle meşgul olduğumuz Şeyhleri etrafında tesis ettiği "tevbekârlık" kılıfıyla setrine muvaffak olduğu ihanetleri ve bütün melânetini bildiği halde, sadakatinde ısrarlı olmasının tevlid ettiği, tafsili imkansız mahzurları anlatmaya bu (sohbetin) hududu müsait değildir. Lâkin 1904'de kendi mecmuasında (el Menar), Şabin Makarios'un "el Hâkaik'ül Asliyye fî Târîb' il Masoniyyet' il Ameliyye" kitabını takdim vesilesiyle, “Fevâid-i kesîreyi hâiz bu kitabı okuyanların bu hayır ve ma' rifet cem'iyyetini tanıyacakları” ümit ediliyor.

- Bu "hayır ve marifet cemiyeti" dedikleri, mason locaları yani?!

- Hem masonluğun medh ve propagandasını yapan bir kitabı bu şekilde reklam et,

hem de aleyhinde mücadele iddiasında bulun!

- Menar' ın hangi nüshasında bu takdim yazısı?

- 12. adet, 16 Cemazilahir 1322 (28 Ağustos 1904) 7. cilt, 473. sahife...

- Bizim nazarımızda, Efgânî'nin bunca hezeyanından başka bir de mason olup olmadığının ilmî bir alâkaya mevzu olmaktan başka bir önemi yoksa da, onu İslâm adına sevenlerin hesabını muhakak vermeleri gereken bir dava bu...

- “Kökü masonlukta bulunma”, Efgânîci gürûhun çaresini bulamadığı bir derttir ve bulunacağa da benzemez. Binâenaleyh, hâlen tesirini devam ettiren, muasır Modernist / İslâmcı / Mezhepsiz / Reformist hareketi anlamak için, Efgânî'yi ve Mısır Masonluğunu bilmek, bu zevattan müteessir muasır Arap müelliflerden terceme edilmiş kitapları okuyarak dinini öğrenen Türkiyeli müslümanlar için elzemdir.

- Mısır deyince, Merhum Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi?!

- Şunların bilinmesinde fayda var ki; masonluğa dair Türkçe matbuatın umumiyetle basitliği ve aleyhindeki tenkitlerin sathîliğinden müteşekkî ve -mâlesef avamın rahat hazmetmesi mülâhazasıyla tervîc edilen-, her taşın altında bir mason arayan marazî hassasiyetten berîyiz. Masonluk, âlem-î İslâm'ın maruz kaldığı belâlardan biridir ve olduğu hâl üzere bilinmesinin, doğru teşhis ve tedavi için lüzumu aşikârdır. Bu babda maksûdumuz, fikirlerin masonluk meyanında tesbitidir. Bununla beraber bir fikrin doğrudan masonlardan alınması yahut başka bir yerden alınmış veya ilk defa icat olunmuş ve tevafukan aynı fikrin masonlukta da bulunması aslî ehemmiyeti hâiz değildir. Fakat mânâlı alâkaların mevcudiyeti melhuz ise, tesbiti vasıtasıyla belki daha şümûllü malûmata vüsûl mümkün olur. Meselâ "laiklik", masonluğun da, "Kemalizm" dedikleri şeyin de esas umdelerinden olduktan sonra, masonlar Kemalistmiş yahut Kemalistler masonmuş; bunun aslî bir ehemmiyeti yoktur, lâkin meselâ laikliğin menbaını aldığı ilhad zemini Kemalcilikte de mevcutsa mânâlıdır. (...) Vakıa akîdeler, fikirler benzer olduktan sonra, Efgânî masonmuş, yahut masonlar Efgânîci imiş, bu bir isimlendirme meselesidir. Fakat bu spekülasyonların hakiki bir karşılığı olmadığı ortadıdır. Tabir-i diğerle, Efgânî mason olmasaydı da Efgânîcilik olurdu, fakat Efgânî masondur!

- Hakikat sevdalılarına, sadece Merhum Son Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi' nin teşhisi bile tek başına yeterli bir delil olmalı değil mi?

- Mısır'a hicret eden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, gördüğü feci manzarayı, mes'ullerini de beyanla şöyle tasvir ediyor: "Mısır'da... cevv-i 'ilmî'yi (ilmî havayı) Garb' dan esen cereyanlarla mesmûm (zehirli) buldum... onları (Mısır'lıları) Garb' ı taklidde ve ona meftunluk göstermekte, Yeni Türklerle âdetâ yarışa çıkmış bulmak bana çok ağır geldi. Türkiye' de isyân neticesinde vukua gelen inkılab, burada sükûn içinde hâdis olmuş (gerçekleşmiş) ve Ezher'de teceddüd vuku a getirmek tarîkıyla yol almıştı. (…)” Şeyh Muhammed Abduh'a isnâd olunan islâhâta gelince; hülâsâsı şudur:

Şeyh, Dîn sahasındaki sarsılmaz vukûfundan Ezher' i sarsıp ayırmış, mensûbînini bu sûretle lâdînîliğe (dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dînsizlere, dîndarlığa doğru bir hatve (adım) bile attıramamıştır. Üstâdı Efgânî vasıtasıyle, masonluğu Ezher' e idhal eden de o' dur. (…) Şeyh Muhammed Abduh ve Cemâleddin-i Efgânî zamanından beri Ezher Ulemâsının, Türkiye'de misli görülmemiş bir sûretde mezkûr cem'iyyete intisâbı, ma'nâ-yı mahsûsu hâizdir. Ya'ni Dîn, Di'n'in 'İlm-i Kadim'i ve Kadim Ulemâsı ölmüşler, hayatda kalanlar varsa, onlar da emvât (Ölüler) hükmünde add olunmuşlar, onların yerine mahsûsâtdan (beş hâsse ile hiss olunandan) başkasına iman etmeyen, ya' ni Allah' a, Melâikesine, Kütüb-i Münzelesine, Peygamberlerine, Yevm-i Âhiret'e zamanımızda hissî tecrübelerle isbât imkânı bulunmadığı için imân etmeyen Garb'ın ilmiyle âmil yeni âlimler kâim olmuşlardır."

- Diğer karanlık yönleri gibi, soy ismi(!)ne rağmen karanlıkta duran nesebi ve Şiâ ile alâkası hususunda, sevenlerinin rahatlığına ne buyrulur?

- Müritlerini ve bugüne kadar devam edegelen tarikatine mensup kimseleri, Şeyh'in sadece fikirlerine talip olmuş kimseler telâkki etmek tarzında bir tecrit vakıaya mugâyirdir. Şeyhlerini Eâzım-ı İslâm sırasına dahil etme maksadıyla hayatındaki pürüzleri temizleme gayretleri elbette mânâsız değildir. Albert Hourani gibi müsteşrikler belki anlamakta müşkilât çekebilir, fakat müslümanlar muktedâ bîh olacak kişiden lâyıkınca amel beklerler ve böyle olmayan adamlara ittiba edip muhabbet beslemekten, rûz-i mahşerde beraber haşr olunmaktan korkarlar. Şayet iddia edildiği gibi birileri "hâinâne maksatlara ehemmiyet vermeden", karanlık işlerine kafa yormadan” Efgânî'ye ittiba ediyorsa, bu herifleri cerh için başka bir şeye lüzum yoktur. Efgânî'yi "Şiî fikriyatının geniş tayfı içinde bir yerlere yerleştirme"ye gelince: Efgânî'nin Şiâ mezhebiyle alâkası ancak menşei itibariyledir. Sünnîler arasında takiyye yaparak gezdiği müddet zarfında kendisinden sadır olacak bir itiraf beklemenin mânâsızlığı akıl erbabına malûmdur. Bizce bu ademin illâ Şiâ tayfına yerleştirilmesi icabediyorsa, GULAT-I ŞİA'NIN MASONİYYE ŞUBESİ’ne ithal etmelidir. Asıl mevzu-ı bahs olan husus, Efgânî' nin İslâm'la alâkasıdır. İslâm'la alâkasızlığına dair kanaat hasıl olduktan sonra, Ehl-i Sünnet ve İmamiyye Şiâsının ittifakla tekfir ettiği Gulat-ı Şiâ’ya mı yoksa başka bir tasnif'e mi dahil edilir, bunun fazla bir ehemmiyeti yoktur.

- Efgânîcilik dendiğinde peşisıra sökün eden modernizm, reformizm, mezheplerin birleştirilmesi, içtihat kapısının herkese açılması, demokratik-laik bir İslâm anlayışı ve bu meyanda İslâmî devlet zarûretinin yok sayılması ve tabiî mevcut "demokratik laik-Kemalist otorite"nin meşrû sayılması fikirlerinin memleketimizdeki baş mimarlarından olarak akla gelen ilk isim Hayrettin Karaman?

- Necip Fazıl merhûm, kendine, Hayrettin Bey'in imzasının da bulunduğu bir mektupda "mezhepsizlik" isnadını reddeden üç şahsa (Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu, Tayyar Altıkulaç) hitaben: “... bir taraftan şarap iç, öbür taraftan da ben yalnız su içerim diye iddia et" demişti. Şimdilerde böyle ithamların yokluğundan mı, yoksa Üstad gibi kendine mektup yazacak kimseler kalmadığından mı bilinmez "mezhepsizler" var ve gayet de faal iken, ne hikmetse "mezhepsiz değiliz" deme ihtiyacında değiller.

- Hayrettin Bey'in, harf sırası hilâfına, isminin mânâlı bir şekilde hep ilk sırada zikredildiği bazı matbuatın zuhuru câlib-i dikkattir. Acaba bunun sebebi, zayi olduğundan şikâyet edilen fukahaya karşı hürmetsizliğin, "İslâm Hukuku uzmanları" vesilesiyle geri dönmüş olması mıdır? Yoksa İslâm Hukuku uzmanlığı ile fakihliği karıştıranlar mı vardır?

- Bizi burada alâkadar eden, bu hâllerin, Hayrettin Bey'in Efgânîci hüviyetiyle alâkası olup olmadığıdır. Cümlesi ehl-i iman arasında muhtelif sıfatlarla şöhret bulmuş bu zevatın, Hayrettin Bey'in “İslâm Hukuku Prof’luğuna hürmeten geride durduklarına inanmak pek makûl görünmüyor. Gerçi son zamanlarda revaç bulan bir kanaate göre, yekdiğerinin zıddı fikirlere mâlik kimseler, aynı yerde yazar, hatta tatlı tatlı "tartışırlarmış" bile... Velâkin Hayrettin Bey'in mevkii, pek de öyle aşurede nohut olmayana benzemiyor.

Efgânîciliğin, daha doğrusu Efgânî'nin mensubu ve imamlarından bulunduğu modernist, reformist, mezhepsiz hareketin Türkiye' deki seyri ve intişarı bahsinde, bu nevi "İz"ler fevkâlade mânidar olsa gerek. Bahis mevzuu davanın cidden mühim isimlerinden olan Hayrettin Bey'in İlâhiyatlar, Diyanet, İmam Hatip mektepleri, Ensar(ının) Vakfı, üstadlığını teslim eden matbuat ve bunu besleyen sermayedarlarla olan alâkasının tetkiki, Efgânîciliğin intişar haritası ile alâkalı kıymettar malûmat verecektir. Hayrettin Bey ve yârânının açtığı kapıdan geçtikten sonra, boynuz-kulak misâli, üstadlarını beğenmeyen müritlerin ve Efgânîcilik dozunu kâfi görmeyen "İslâmî Araştırmalar" mecmuası etrafında yuvalanmış "Ankara Teologları” nın aralarındaki münakaşalar, ibretle seyredilip ders alınacak şeylerdir. Aynı şekilde Hayrettin Bey'i takip ederek 1980 evvelinde cereyan eden mezhepsizlik münakaşalarında, Ehl-i Sünnet ulemâsı ve Hayrettin Bey yârânı arasında Efgânî ile doğrudan yahut vasıtalı olarak alâkadar, geniş bir literatur bulmak mümkündür.

- Bugünlerde, İslâmî devlet anlayışı ile Kemalist devlet pratiğini, "hükmetme" müşterekliğinden ötürü “ikisi de totaliter” diyerek bir ve müsâvî gören Mehmet Metiner'in "Girişim" safları, daha dün, Karaman başkanlığında, "Dâr-üt'Takrîb" girişimlerine sahne oluyordu. Bu işin de pirî Efgânî olsa gerek?

- Hem selefilik iddiacısı Reşit Rıza ve emsâllerinin "Mezhepsizlik mezhebi" ihdas etmek gibi mütenakız hareketlerinin, hem de son zamanlarda ihyasına çalışılan Sünnî-Râfizî vahdeti için kurulmuş Dâr-üt’Takrîb'in mânevî müessisinin Efgânî olduğundan bahsedilmesi acaip bir tevafuktur. Şeyh' in müritlerinden Abduh, Şeltut ve başkalarının karıştığı “sun'î vahdet” e dair, Mutahharî’nin, -Şiâ' nın batılları için söylediği, fakat ayniyle Ehl-i Sünnet' in hakikatleri için de mer'î olan- şu sözleri kâfidir: "Nasıl olur da, bir mezhebin takipçilerinden, İslâm'ın vahdetinin ve müslümanların vahdetinin muhafazası hatırına, hak bildikleri herhangi bir itikadî ve amelî esastan sarf-ı nazar etmelerini istemek mümkün olur? Bu, benim, İslâm' dan bir cüze, İslâm adına ona gözlerimi kapamam veya gözardı etmem hükmündedir... Biz kendimiz Şiâ'yız ve de Ehl-i Beyt'e tâbi olduğumuz için iftihar ediyoruz. (Biz de Sünnîyiz ve Ehl-i Beyt' e ve cümle Ashab-ı Kirâm Hazerâtına tâbi olduğumuz için iftihar ediyoruz!) En küçük bir esası dahî, hatta bir müstehabı veya küçük bir mekruhu bile anlaşma zemini olarak tanımıyoruz..." (Devamında, Dâr-ut’Takrîb'den gayenin Rafizîliğin Ehl-i Sünnet arasında intişarı olduğu, bu niyetle kurulduğu ve nisbeten muvaffak olduğunu anlatıyor.)

Keşke sünnî geçinen ulemamız da bu dürüstlükte konuşsalar. Takiyyesiz, yalansız, tam bir vuzûh ile böyle konuşan adamlarla, hakikaten küffara karşı pek lüzumlu bir siyasî itilâf mübahese edilebilir. Ve bu hakiki, muhkem bir itilâf olur. Yoksa, Sünnîlikle alâkası olmayan adamların -pazarlık yapar gibi- "ben Hazret-i Muaviye Radıyallahü Anh'dan vazgeçeyim, sen de İmamet' ten" yollu gülünç senaryolarıyla değil.

- Bütün mezheplere eşit mesafede veya hoşgörüde bulunmakla, bütün dinlere eşit mesafede veya hoşgörüde bulunmak arasında, "küfürde terâkki" den başka fark yok ve zaten masonluk da bu değil mi?

- Efgânî ve müritlerinde, kâh Ehl-i Sünnet'le Ehl-i Bid'at arasında, kâh İslâm ve batıl dinler arasında mevcut ihtilâfları kaldırmak şeklinde tezahürlerine rastlanan mezhepsizliğin, masonik bir lakaytlığa müstenit olması mümkündür. Mahmut Paşa El Mahzûmî’nin rivayetine nazaran, Şeyh' in ahir ömründe, İstanbul’da iken, İslâm'ın Yahudilik ve Hristiyanlıkla hemfikir olduğundan bahisle, dinlerin birliğinden dem vurması ve Abduh'un da Şeyh'ine ittiba etmesi, câlib-i dikkat hususlardandır. İslâm'ın bâtıl dinlere üstünlüğünün reddinden geçen bu şeytanî vahdet davasına itikat etmeden mason olunamayacağı muhakkaktır ve masonluğun bütün dinlere müsamahakâr olması da aslında hepsinin münkiri olmasının bir neticesidir. Bir meselede mezhebi olmak (hakiki mânâsıyla) ancak o meseleye ehemmiyet veren ilim ehline mahsus olduğu malûmdur; ve mezhebî ihtilâfların kaldırılmasından bahsedenler -şayet cahiller güruhundan değillerse-, bu ihtilâfların istinat ettiği esaslara bir itirazları olmalıdır.

- Fener Rum patriği ile hoşgörücü Fethullah Hoca’nın sevişmelerinin kıskanılacak bir tarafı yok o hâlde; öte dünyada da sevişmeyi göze almışlarsa, sadece "recâ" ederiz!


Efgânî ve kavmiyetçilik

«Efgânî'nin tebliğ faaliyetinin en esaslı tesiri, İran'da, Mısır'da mahallî kavmiyetçi hareketin doğumunu teşvik etmek oldu. Bu suretle İslâm âleminin cihanşümhul bir devletin himayesinde birleşmesinin önünde yeni ve dehşetli mâniler husûle getirdi.» [1]- Arnold J. Toynbee’nin ifadesi, Efgânî sempatizanı bir müslümanın altından asla kalkamayacağı kadar çok ağır; Ulusalcılıkla alâkası nedir Efgânî’nin?

- Vaktiyle “Türk Yurdu” mecmuasını neşreden kavmiyetçiler, Efgânî'nin imzalı resmini hediye ediyorlardı; hem de şu takdim yazısıyla: "Irk ve milliyet fikirlerinin şiddetli bir taraftarı olan merhum Şeyh Cemaleddin Efgânî" -Türk Yurdu'nun hediyesi-3. yılın 6. cildinin 8. sayısına ilâve...

- Korkunç! Başka?

- (…) Mehmet Emin Yurdakul: "Beni o yuğurmuştur; Cemaleddin'in ruhu bende yaşıyor..."

- “Bu Türkçüler de bir âlem; fikir atalarından biri Diyarbakır'lı bir Kürt, 'öbürü süzme yahudi, bir de İran'lı Efgânî!.. Tabiî, en az bu kadar ilginç olan; Efgânî'nin, hem Türkçülerin, hem de "Evrensel(!) İslâmcılar"ın şeyhi olabilmesi... Bu manzara karşısında, Mümtazer Türköne, haklı olarak, "Türkiye'de Efgânî'yi referans alan bir gelenek yaşamış olsaydı, bu gelenek İslâmcı bir gelenek değil, Türkçü bir gelenek olacaktı" diyor. Şimdi pek merak ettiğim, Şeyhin İslâmcı(!) müridleri nasıl tevil ediyorlar bunu?

- Bunlardan Hayrettin Karaman' ın kanaatince, “39 müstâkil İslâm devletinin hürriyet ve istiklâl mücadelelerini teşvik için harekete geçiren liderlerin başında Cemaleddin Efgânî vardır." (…) "Türkiye, Mısır gibi en önemli İslâm ülkelerini dolaşan Efgânî... (buralardaki) kurtuluş ve kalkınma hareketlerinin başlaması veya hızlanmasında âmil olmuştur." (…) Ömrünün bir döneminde "halkın millî iradesiyle oluşacak" "millî şuuru uyandırmaya" çalışmış, diğer döneminde "hürriyet ve bağımsızlığı elde etmiş müslümanların birliği için çalışmış" imiş.

- Nerede söylüyor bunları Karaman?

- (Hayrettin Karaman, İslâm Hukuk Tarihi, 1989, Nesil Yay., 314-135-458. sayfalar..)

- Merd-i Kıptî şecaat arzederken, sirkatini söylermiş...

- Ümmetin 39 parça olmasından şeyhlerine iftihar payı çıkaranlara mübarek olsun! Bu lafların sahibinin, vaktiyle AT’a [2]girme fetvaları veren şahıs olması, bihakkın "Efgânîcilikte" mertebe sahibi olduğunu gösteriyor.

- Başka?

- Efgânî'nin kavmiyetçiliği tahrik etmesini, "dünyanın gidişatını" keşfedip, "Osmanlı topraklarını uluslaştırma sürecine gireceğini" –kerametiyle(!)- anlamak ve bu sebeple "Sultan Abdülhamid'e "adem-i merkeziyetçi" bir politika takip edip, bugünkü eyalet sistemine benzer özerk yönetimler, ya da devletler konfederasyonu biçiminde bir siyasal yapı önermeyi" yakıştıran Mustafa İslamoğlu gibiler de vardır.

- Başka?

- Efgânî'ye adem-i merkeziyetçilik nisbet edenlerden biri de Yaşar Kaplan'dır. Güya Şeyh, adem-i merkeziyetçiliği "daha İslâmî" buluyormuş! Yaşar Bey Hazretleri de bunu şerh buyuruyorlar; "Mısır'ın İstanbul'dan idaresinde" hata varmış.

- Bunu nerede yumurtluyor?

- (Yaşar Kaplan, Afgani Hakkındaki İddiaların Kaynağı,Vakit Gazetesi, 30 Mayıs 1994)

- Koyun gütmekten aciz adamlara bak!

- Şâd olsunlar! Emperyalist kâfirler, Efgânî gibi antiemperyalistlerin ve onların ardından giden ahmakların himmetleriyle bu "hata'yı en İslâmî(!)" şekilde çözdüler; ümmeti paramparça ederek... Mısır artık İstanbul' dan idare edilmiyor. Vakıa İstanbul da İstanbul'dan idare edilmiyor. Cümlesi bir yerlerden idare edildikleri iddiasındalar. Lâkin nihayetinde gene "bir yer"den idare ediliyorlar.

- Nereden?

- Ankara'dakilere sorun... Fetvasını da Yaşar Bey'den, Mustafa İslâmoğlu'dan ve diğerlerinden...

- Benim bildiğim; bunun bir İngiliz siyaseti olduğ

“Efgânî ve Masonluk”, “Efgânî ve kavmiyetçilik”, “Efgânî ve Abdülhamid Han”, “Efgânî ve Peygamberlik”, “Efgânî ve Renan” başlıklı beş makaleden mürekkep ve “İfade-i Meram”, “Mukaddeme”, “Hâtime-i Kitap”, “Zeyl (1-2-3)”, “Kitâbiyyat”, “İsim Fihristi” ve “Fihriste-i Kitap” ile toplam 12 kısım, 343 sayfadan mürekkep “EFGÂNÎ EFSÂNESİ; Cemaleddin Efgânî Etrafında Makaleler” isimli kitap... Bu kitabı İngilizce, Fransızca, Farsça, Osmanlıca ve Cumhuriyet devrine ait 500 kadar kitap ve bir o kadar gazete ve dergi tarayarak kaleme alan Malatyalı Muhammed Reşad, pek haklı olarak şöyle takdim ediyor eserini: “Tahdis-i ni’met kabilinden ifade etmek isterim ki, Türkiye piyasasında bu kitabı ihmâl ederek Efgânî hakkında yazı yazmak, bundan sonra kâbil olmamak gerekir.” Çünkü bu kitap, Efgânî üzerine en geniş ve en yetkin kaynak taramasıyla sahasında tek; ve Sünnet ve Cemaat Ehli anlayışına nisbetle “Efgânî Efsanesi”ni yıkıyor... Bu kitap, "akademisyen" kimliğini "mütefekkir” kimliğe karşı bir üstünlükmüş gibi görenlere de şunu öğretiyor: "Bilâkis akademisyenin vazifesi, mütefekkirin terkibî hükümlerini delillendirip tahlil ve tahkim etmektir!" Bu kitap, piyasaya verildiği günden itibaren “çok sessiz bir gürültü” kopardı. “Sessiz”, çünkü "gık" diyemedi hiç biri... Bir tek, "mahallenin delisi" hüviyetiyle bir "Kaplan" çıktı ortaya ve dedi ki "bu kitabın yazarı meçhul!" Oysa biz, Yaşar Kaplan'ın da davetli olduğu -ama gelmediği- bir toplantıda -İlim Yayma Cemiyeti’nin Vefa'daki Konferans Salonu-, Malatyalı Muhammed Reşad'la tanıştık ve kendilerinden sonraki nesille övünen ihtiyarlar gibi, şu gencecik yaşımızda, bizden daha da genç bu kardeşimizle tanışmaktan gurur duyduk. 1996 yılında, İlim Yayma Cemiyeti’nin Vefa'daki Konferans Salonu’nda müşerref olduğumuz Malatyalı Muhammed Reşad Bey’in bu fevkâlâde eseri ile yaptığımız aşağıdaki röportaj, daha önce Akademya’da (1996) ve Furkan’da (1997) yayınlandı. Muhammed Reşad Bey’e teşekkürlerim ile tekrar arz ederim... Mustafa SAKA
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.furkandergisi.com/index.php/ar/furkan-yazarlari/mustafa-saka/601-efgani-efsanesi