Hit (2200) M-2131

İstanbulun Konuğuna Keskin Kılıçlar

Yazar Adı : İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2013-12-24 Güncelleyen : /0000-00-00

İstanbul’un Konuğu’na ‘Keskin Kılıçlar’ !*

“Şeriât kim sarây-ı kibriyâdır, murassâ kal’âdır,

Hakîkat bâbıdır, muhkem binâdır

Ânın bir taşını her kim koparsa

Yerine bâşın koymak revâdır.”

(İbn-i Kemâl Hazretleri)

Bismihî Teâlâ...

İlim erbâbından yedikleri ve sadâsı ayyuka çıkan tokatlarla âdetâ şamar oğlanlarına dönen Mezhepsiz, tâbir-i dîgerle İslâmcı gürûh ve bânileri son çırpınışlarını sergilemektedirler elhamdülillâh[1]...

Biz burada, bu çırpınışlara bir misâl teşkîl etmesi hasebiyle Sefer Turan’ın İstanbullu mecmuâsında neşredilen “19. Asırda İstanbul’un Bir Konuğu” (Şubat 1999, yıl:1, sayı:5, s.90-95) başlıklı makâlesini elealacağız.

Bilvesile belirtelim, İGDAŞ’ın sâhipliğini yaptığı mezkûr mecmuâya da, Büyük Şehir Belediyesi’nin hemen hemen diğer tüm müesseselerinde olduğu gibi, mezhepsizler gürûhunun tünediğini müşâhade ediyoruz maalesef! Ve hele ki Belediye’nin bir neşriyâtı veya bir kültür faâliyeti yoktur ki orada Ali Bulaç denen dönek İslâmcı’nın ve hemrâhının parmağı olmasın! Nitekim İstanbullu’da da bu parmağı görüyoruz. Turan’ın sözkonusu makâlesi de bunun bir aksidir.

Gelelim Sefer Turan’ın makâlesine.

Turan, ‘Efgânî’ diye ma’rûf Cemâleddîn Esedâbâdî’nin[2] İstanbul’da geçen yıllarını -lehte veya aleyhte hüküm vermeden- Muhammed Mahzûmî’nin ve Mirzâ Lütfullah Hân’ın kitaplarından[3] ihtisâren nakletmeye çalışacağını ifâde etmektedir (s.90)*. Böylece Müellif, “bu önemli şahsın hayatının İstanbul kısmı hakkında okuyucuları bilgilendirm(iş)” (s.90) olacağını ummaktadır!

Müellifin, -en azından naklettiği hâdiselerle ilgili- herhangi bir ihtirâzî veya ihtiyâtî kayıt düşmemesine bakılacak olursa, Mahzûmî ve Lütfullah Hân ile aynı kanaâtleri paylaştığı rahatlıkla söylenebilir.[4]

Biz de makâlemizde, Müellif(ler)in tahrîf ederek naklettikleri, Efgânî’nin İstanbul’daki ilk ikâmeti esnâsında vukua gelen ve “Nübüvvet san’atlardan bir san’attır” dediği Dârü’l-Fünûn konferansı mes’elesini elealacağız.

Veminellâhi’t-Tevfîq.

1. İlk İstanbul Ziyâreti... (1869-1871)

Şunu öncelikle belirtelim ki Efgânî’nin İstanbul’a ilk gelişi 1870 değil (bkz., s.90,91), 1869 sonlarına müsâdiftir;[5] ve İstanbul’a niçin geldiği kesin değildir.[6] Fakat şurası kesin ve şâyân-ı dikkattir ki, bu ilk ziyâreti esnâsında temâs kurduğu veya himâye gördüğü şahıslar ya Garbperestlikleriyle ya da Masonluklarıyla temâyüz etmiş kişilerdir![7] Darü’l-Fünûn Müdürü Tahsin Efendi[8], Meclis-i Maârif Reisi Münif Efendi[9], Maârif Nâzırı Safvet Paşa[10] bu meyanda akla gelen ilk isimlerdir; Müellif(ler)in “Aydın ulemadan”(!) kasdettiği de (s.92) bunlar olsa gerektir!

1.1. Meclis-i Kebîr-i Maârif Âzâlığı

Efgânî’nin, misâlen, Ulemâ-yı İslâm’ın veya ‘İslâmcı’ların bulunduğu bir müesseseye/cemiyete değil de; Garbperestlerin, Garb eğitim sistemlerini tervîc edenlerin bulunduğu mezkûr Meclis’e âzâ olması dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur! Bunun îzâhı, kendisinin de modern bilim/felsefe ve eğitim anlayışının bir meftûnu olmasında yatmaktadır. Nitekim Darü’l-Fünûn açılışında irâd ettiği bir koferansında (21 Şubat 1870), bununla ilgili fikirlerine de yer vermiş[11] ve söz konusu âzâlığı da zâten bu konferansından sonra gerçekleşmiştir (Ağustos 1870).[12] Niyâzi Berkes bunu, “Zaten Cemalettin, eğer Ulema silkinden bir kişi olarak kabul edilmiş olsaydı din dışı kişilerin atandığı Maarif Meclisine değil, Şeyhülislâmlıktaki bir yere verilirdi.”[13] şeklinde değerlendirir.

Diğer yandan Müellif(ler)in, Onun “Maarifin ıslahı için görüşler sundu(ğu)”, “Ancak bazıları(nın) onun bu görüşlerine katılmadı(k)lar(ı)” türünden iddiaları (s.91); 12. dipnotunda da belirtildiği gibi, Meclis-i Kebîr-i Maârif’in dâimî âzâsı olup olmadığı ve zamanın eğitim mes’elelerini ne derece bildiği belli olmayan birisi için muhaldir. Merhûm Şeyhü’l-İslâm Hasan Fehmî Efendi’nin bu tekliflerden korkarak ve hatta “rızık endişesiyle” Efgânî’yi göz tâkibine aldığı iddiası ise (s.91) bir o kadar bâtıl ve çirkindir. Merhûmun Onunla olan dâvâsı, Onun bu mevhûm maârif görüşleriyle değil, akâid-i İslâmiyye’ye muğâyir laflar sarfettiği mevsûk (ikinci) konferansıyla (23 Teşrîn-i Sânî 1870) alâkalıdır, ki biraz sonra değineceğiz.

Burada akla, “Peki Efgânî Darü’l-Fünûn açılışında niçin konuşturuldu?” sorusu gelebilir. Hem de Batı bilim ve felsefesine vukûfiyetleri kendisinden çok daha ileri seviyede olan Tahsin, Münif vb. gibilerinin yanında!.. Bu noktada, Türk Garblılaşma tarihi boyunca -ve şu anda da- sürekli başvurulan çok sinsi ve hâinâne bir usûl ile karşılaşıyoruz: Dîn’in ve Dîn kisvesinin istismârı !..

Biz de makâlemizde, Müellif(ler)in tahrîf ederek naklettikleri, Efgânî’nin İstanbul’daki ilk ikâmeti esnâsında vukua gelen ve “Nübüvvet san’atlardan bir san’attır” dediği Dârü’l-Fünûn konferansı mes’elesini elealacağız.

Yayınlandığı Kaynak : 1999-06-15
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :