Hit (4379) M-2083

Bilimsel Delillendirme Metodları ve Din

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2012-04-19 Güncelleyen : /0000-00-00

BİLİMSEL DELİLLENDİRME METOTLARI VE DİN

Eğer hakikat denilen şey yalnızca müşahede ve bilimsel tecrübe suretiyle elde edilebiliyorsa, dine karşı olanların din hurafedir, iddiaları ancak müşahede ve bilimsel tecrübelerle bunu ispatladıklarında bir bilimsel değer taşıyabilir.

“Geçmişteki bilginlerin durumu,karşılıksız çek veren insanların durumuna benzer. Pek çok şey söylemelerine karşın,bu söyledikleri bilimsel gerçeklere dayanmamaktadır. Örneğin ,yüce hakikat değişken değildir cümlesi ,dil kuralları açısından doğru kabul edilebilirse de,bilimsel açıdan karşılıksız bir çek gibi değersizdir.” 1

Bu ve benzeri görüş sahipleri, dinin bir esasa dayanmadığı, sadece bir inanç olmaktan öteye geçmediği kanaatindedirler. Onlara göre bir inancın hakikat olabilmesi için, vicdandan başka dış alemde de varlığının bilimsel yollarla ispat edilmesi gerekir. Örneğin; “Samanyolu ışık saçan bulutlar değil, pek çok yıldızdan oluşan yıldız kümeleridirler” dediğimizde, bu ancak sözün sahibini bağlayan kişisel bir kanaat ve inanç olur. Ama bir büyük gök dürbünü getirilip, etraftaki insanların yıldızları yerinde görmeleri sağlanırsa ,kişisel boyuttaki bu inanç, herkesin müşahede edebileceği bir hakikat haline gelecektir. Dini hakikatler hakkında dış dünyada tecrübe ve deney yapılması söz konusu değildir. Bu sebeple de din, bir iddia ve vicdani bir inanç olmaktan öteye geçemez.

Yukarıdaki delillendirme sanki tek bir parçadan oluşuyormuş gibi gözüküyorsa da aslında birkaç parçadan oluşmaktadır.

Birincisi : Bir olay veya nesnenin gözlemlenebilir veya üzerinde deney yapılabilir nitelikte olmasıdır.“Su içerisinde pek çok canlı vardır,” denildiğinde bazılarının bu sözden şaşkınlığa düşmeleri mümkündür. Ama bir damla su bir mikroskopla incelense, suyun içinde çok sayıda canlının varolduğu anlaşılacaktır.

İkincisi : Doğruluğu iddia edilen olay ya da nesnenin bütününün değil, ancak bir kısmının gözlemlenebilir olmasıdır. Yeryüzü küreseldir, önermesinde; insan yeryüzünün bütününü aynı anda müşahede edemese de, onun belirli kısımlarını müşahede ettikten sonra, yeryüzünün küreselliğinin hakikat olduğunu kabul eder. Örneğin yüksekten uçulup gelişmiş bir kamerayla gözlemlense; dünya’nın aynı ay gibi küresel olduğu gözlemlenecektir. Ama bu gözlemlenen küreselliğinin bir kısmıdır, tamamı değil.

Üçüncüsü: ikinci tür gözlemelerle idrak ettiğimiz hakikatler aslında bilgimiz dahilinde olan hakikatlerden basit birer parçadırlar. Gerçek şu ki,, biz bu türden gözlemlerle “ bir kısım çok değerli hakikatlere” ulaşamayız. Kainat hakkındaki gözlemlerimiz ise kainatta çok daha önemli hakikatlerin varlığını bize tekid ederler. Bu bağlamda çağdaş akıl bilimsel delillendirme için yeni bir ölçü getirerek şöyle der; Delillendirme, bir takım tecrübelere dayanarak bir hakikati tekid ediyorsa – gözlem söz konusu hakikatin tamamını kapsamasa bile – güvenilir bir bilimsel ölçü olarak kabul edilir. Örnekleyecek olursak, elektronlar çok küçük olduklarından gözlemlenemez, ölçülüp tartılamazlar. Ama bilim adamları elektronun varlığına bilimsel bir hakikat olarak inanmaktadırlar. Bunun sırrı nedir? Elektronlar müşahede edilemeseler de bizler onların etkilerini Effects müşahede etmekte, tekrar tekrar gözlemleme imkânına sahip bulunmaktayız. Gözlemlediğimiz olayın; elektronun varlığından ve belli bir kanununun olmasından başka bir izahı da yoktur. Elektron esasen bir faraziye olmakla birlikte, dolaylı da olsa bir tecrübeye dayanmaktadır ve bilimsel olarak varlığı kabul edilmektedir. Delillendirme ölçülerine kattığımız bu üçüncü ek bizlere oldukça önemli hakikatlerin bilgisine ulaşma yollarını açmıştır. Biz bu bilim dalını Modern Fizik diye adlandırıyoruz.

Dördüncüsü : Gözlemler , üçüncü delillendirme ölçüsünün son ölçü olmadığını göstermektedir. Uçsuz bucaksız evrenin yalnızca teknik ve fenni hakikatlerden ibaret olamayacağı gayet açıktır. Bizim ilgi alamıza giren hakikatler ise teknik ve fenni hakikatlerin bittikleri yerde başlamaktadırlar. Örneğin insan hayatı, bedeni ve bedenin uzuvları , bizlere pek çok önemli hakikatleri gösterecek niteliktedir. Bundan da önemlisi insan bedeninin başlangıcı, ilk oluşumu ve sonudur. Ama ne biyoloji ne de uzuvlar bilimleri bizim bu merakımızı giderebilmektedirler. Bilim adamlarının; “bilinebilir nitelikteki hakikatlerin bizim için çok büyük bir önemi yoktur. Esasen önemli hakikatlerin bilgisine ulaşmanın bir yolu yoktur,” cümlesiyle işaret ettikleri incelik budur . İşte bu noktada çağdaş akıl, önceki delillendirme ölçülerine bir yenisini daha ekler. Şayet gözlem ve tecrübeler salt teknik bilimin verileriyle alakalı değillerse; elde bir teoriyi destekler mahiyette bir veri varsa ve sözkonusu gözlemleri izah edebilecek daha kuvvetli bir yorum yoksa, bu takdirde bu veriyle doğruluğu iddia edilen teorinin desteklenmesi caiz olur. Bu veriyle teorinin doğruluğuna delil getirilmesi caiz ve kabul edilebilir nitelikte olur.

Bu dördüncü ölçü de, çağdaş akıl tarafından kabul görmekte ve öne sürülen izah, ifade edilen şartlara uyuyorsa, kabul edilebilir nitelikte bir bilimsel nazariye olarak algılanmaktadır. Bu ölçünün delillendirmede nasıl kullanıldığını göstermesi bakımından ,biri olumlu kullanılımına (isbatlamaya), biri olumsuz kullanılımına (nefyetmeye)olmak üzere iki örnek verip bunları değerlendirelim.

Olumsuz kullanıma örnek olarak din karşıtlarının nazariyelerini verebiliriz. Çağdaş akıl ,sadece dinin anlaşılmaz olduğunu iddiayla yetinmeyip, bilim adına açıklama yaparak dinin aslı-esasının olmadığını, batıl ve boş bir şey olduğunu ilan etmektedir. Dini bu şekilde niteleyip batıl olduğunu söylerken ,az önce ifade edilen dördüncü delillendirme ölçüsüne dayanmaktadır. Yani söylemlerinin özü bir teorinin kendisiyle desteklenmesinin caiz olduğu delillendirme usulüne dayanmaktadır. Bu ise çağdaş aklın bu ölçüyü dinin aleyhinde kullanmak için bilimselleştirdiği manasına gelmektedir.

Çağdaş akılcılar, dinin aleyhine olacak şekilde kullandıkları bu ölçüyü, din üzerinde tatbik etmekte iki açıdan çelişki içerisindedirler. Bir yandan dini inançların bilimsel tecrübeye konu olamayacak şeyler olduğunu söyleyip dini kişisel inanç olarak nitelerlerken; diğer yandan bu görüşe mensup çok sayıda düşünür, yeni bilimsel keşiflerin dini değerlerin geçersizliğini ispat ettiğini iddia etmektedirler. Kanaatimizce her iki yöneliş de bir diğeriyle çelişki halindedir. Esas aldıkları ölçülerine göre, dinin konusu itibarıyla bilimsel tecrübeyle ispatı imkansızdır. Yine aynı sebepten dolayı bilime ters olduğunun ve yanlışlığının iddia edilmesi de imkansız olmalıdır. Bir başka deyişle: Bizler dinin doğruluğunu isbata yeltensek çağdaş akıllar: “Boşuna uğraşıyorsunuz. Din, konusu itibariyle çağdaş bilimin ölçülerine uymadığı için bilimsel olarak ispat edilemez” demektedirler. Dinin konusu itibariyle bilimsel tecrübeye açık olmadığını söylemelerine rağmen, bilimsel delillerin dinin batıllığını ispat ettiğini iddia etmektedirler.

Çağdaş akılların içine düştükleri bu çelişki dinin bilimsel delillendirmeye ve tecrübeye açık olmamasından değil; inananların bu bilimsel ölçüleri kendi inançlarının ispatında kullanmaları endişesinden kaynaklanmaktadır. Mü’minler bu bilimsel ölçüleri uygun bir şekilde kullanmayı başarırlarsa ,dinin en azından makul olduğunu kabul durumunda kalacaklardır.

Yaptıklarını mahkeme örneği üzerinde ele alacak olursak;devletin resmi avukatı ve hakimlerinin bulunduğu bir mahkeme tasavvur edilsin . Sanığa ancak devletin görevlendireceği resmi bir avukat tarafından savunma yapılabilmesi izni verilmiş olsun. Sanığa bir avukat tutma ve bu suretle kendisini savunma izni verilmiş gibi görünüyorsa da, gerçekte devlet sanığa istediği avukatı seçerek savunmasını yapma izninin verilmesinden korkmakta ,bunun kendisinin aleyhine olacağından endişe ederek sanığa avukatını seçme izni vermemektedir.

Hakikat, yalnızca gözlem ve tecrübenin bir neticesi ise, din karşıtlarının dinin batıllığı iddiaları tecrübe ve gözleme dayanmadığı sürece havada kalacaktır.

10 10’luk bir odadaki bir insanın gözlerini odada gezdirip güvenle burada fil ya da aslan yok demesi gibi, gözlem ve tecrübeleri kainatın her tarafını kapsayıncaya kadar ; “ aradık, inceledik, gözlemledik ve tecrübe ettik ve nihayetinde varlık aleminde bir ilah, melek, cin, ya da cehenneme rastlamadık,” diyemezler.

Din karşıtları, örnekten de anlaşılacağı gibi 10 10’luk bir odadaki insanın konumunda değillerdir. Dini değerleri gözlemleyemedikleri ve laboratuvarlarında da tecrübe edemediklerine göre, onlara bunca bilgiyi sağlayan delillendirme ölçüleri nedir? Yapılan; bazı gözlemleri dini iptal eden hakikatlermiş gibi yorumlamaktan başka gir şey değildir. Örneğin yerçekimi kanunu bulunduktan hemen sonra bunu bir İlah’ın varolmadığına delil kabul etmişler, bir İlah’ın olmadığını, eşyanın yerçekimi kanunu sebebiyle yerli yerinde durduğunu iddia etmişlerdir. Tek bir gözlemin yorumuna dayanan bu delilleri ,Allah’ın yokluğunu ispat etmez. Şu ana kadar kainatın her bir yanının gözlemlenebileceği bir alet ile şu geniş alem gözlemlenememiştir .Yapılan bazı bilim adamlarının bazı gözlemlerine dayanarak ,bu güçlü kanunlar varken kainatı dengede ve ahenk içinde tutan bir ilaha ihtiyaç kalmamıştır- yorumunda bulunmaktan başka bir şey değildir.

Bu gözlem ya da tecrübelerin ,uzaktan yakından Allah’ın yokluğunu ispat etmekle bir alakası yoktur. Söz konusu ettikleri gözlem ve tecrübeleri ,başka başka alanlarla alakalıdır. Bun rağmen, söz konusu gözlem ya da tecrübelerinden hareketle, “bir ilaha ihtiyaç kalmadığı” yorumunda bulunmaktadırlar. Yani gözlem ve tecrübe ile değil, ilgisiz bir yorumla görüşlerini delillendirmektedirler.

Aslında dinin batıl olduğunu ispat için öne sürdükleri delilleri dinin hak olduğunu ispat etmektedir. Hata ,delillendirme ölçüsünde değil ;ölçüyü tatbik etme şeklindedir. Bu delillendirme ölçüsü olaya doğru bir şekilde tatbik edilirse, netice onlarınkinin tam aksi olacaktır. Verilen örnekten anlaşılacağı üzere çağdaş akıl, az önce ifade edilen dördüncü delillendirme ölçüsünü delillendirme için doğru ve uygun bir ölçü olarak kabul etmektedir.

Bu delillendirme ölçüsünün bir şeyin yokluğunu isbat için (olumsuz) kullanımını örnekleyip değerlendirdik. Organik Evrim Organic Evolution teorisini de olumlu kullanıma örnek verelim. Bilindiği gibi bu teori asrımızda büyük kabul görmüş, hatta bilim dallarını etkilemiştir.

Birinci, ikinci ve üçüncü delillendirme ölçüleri gayet kesin bir şekilde reddederken yalnızca dördüncü ölçü bu teoriyi isbata uygundur. Günümüz bilim adamları Organik Evrimi bilimsel bir hakikat olarak kabul etmişlerdir . Science of Life Ansiklopedisi’nin yazarlarından birisi gayet kesin bir üslupla : “Organik Evrimi, cahiller, mutaassıplar ya da evhamlıların dışında kimse kabul etmemezlik etmez” demektedir. Amerikan Modern Pocket Library yayınevince yayınlanan ,İnsan ve Kainat Man and the Universe isimli seride “Darwin’in Türlerin Asılları” adlı kitabının tarihin akışını değiştirdiği nitelemesinde bulunularak şöyle denilmektedir;

“İnsan, uzun yıllardan bu yana kök ağacını araştırmaktadır. Bu bağlamda Charles Darwin’in nazariyesi kadar dini muhalefetle karşılaşan bir nazariye olmadığı gibi bilim adamları tarafından bu derecede desteklenen bir başka nazariye de olmamıştır.”2

Evrim teorisinin en meşhur destekçilerinden Amerikalı bilim adamı C.G. Simpson şöyle der:

“Darwin, tarihin dev şahsiyetlerindendi. İnsanlığın bilimsel gelişimine çok büyük katkıları olmuştur. Onu bu derece büyük kılan, evrim nazariyesini bir bütün olarak ve nihai bir şekilde ispat etmesidir. Getirdiği bir görüşe alternatif olabilecek bir başka bilimsel nazariye de yoktur.3

Prof. A.E. Mander, “Darwin’in nazariyesinin doğruluğu ortaya çıkmıştır. O derece ki biz artık onu hakikate en yakın nazariye olarak görüyoruz” demiştir.4

R. S. Lull ise “Organic Evolution” isimli eserinde;

“Evrim teorisi Darwin’den bu yana giderek daha çok destek ve taraftar bulmaktadır. Günümüz düşünür ve bilim adamları, onun bu teorisinin yaratılışı izah edebilecek tek mantıklı teori olduğunu düşünmekte ve yaratılışın ancak bu şekilde anlaşılır olabileceği kanaatini taşımaktadırlar.”5

“Bilim adamlarının tamamı ve aydınların çoğunluğu evrim teorisinin doğruluğuna kanaat getirmişler, cemadat ve hayvanlardaki evrimi kabul etmişlerdir... Yeryüzü ,canlıların yaşamına uygun koşullara kavuşunca , çok uzunca bir süreçte en basit canlı türü ortaya çıkmış, sonra gerek bitkilerde gerekse de hayvanlarda bu gün bizleri hayretlere düşüren canlı türleri oluşmuştur.” 6 demektedir.

R.S. Lull’un eserinin bir sayfasını “Yoktan Yaratılışa” Special Creation ayırıp, geri kalan yedi yüz küsur sayfasını evrim teorisine ayırması ,bu teorinin bilim çevrelerinde ne derece kabul gördüğünü göstermesi bakımından gayet manidardır. İngiltere hükümetinin hazırladığı Bilgi Ansiklopedisi’nde durum yine aynıdır. Yaratılış Creationism nazariyesine neredeyse bir sayfanın dörtte biri kadar yer verilirken evrim teorisine on dört tam sayfa ayrılmıştır. Bilgi Ansiklopedisini hazırlayan uzmanlar, evrim teorisini hakikat (fact) olarak nitelerken bu teorinin bilim çevrelerinde ve aydınlar arasında kabul gördüğünü kaydetmişlerdir.

Çağımız bilim adamlarını bu nazariyenin doğruluğuna inandıran deliller nelerdir? Bunları ele almakta fayda mülahaza ediyorum. Bu delillerin en önemlileri şunlardır:

1 – Yapılan araştırmalar hayvanların gelişmiş ve az gelişmiş türlerinin varlığını ortaya koymuştur. Tek hücreden oluşan hayvanlar olduğu gibi Single Cellular Animal milyonlarca hücreden oluşan hayvanlar da vardır. Hayvanlar gelişim derecesi, kabiliyet ve meziyetlerde de birbirlerinden farklılık arz etmektedirler.

2 – Bu temel bilgilerle, kazılar sırasında elde edilen hayvan fosillerinden fossils elde edilen bilgiler karşılaştırıldığında ,milyonlarca yıl önce yaşayan hayvanların kemik yapılarının daha basit, bedenlerinin daha iptidai olduğu; sonraları daha gelişmiş yapıda hayvanların türediği anlaşılmaktadır. Bu ise bütün hayvan türlerinin bir anda ortaya çıkmadığını, önce basit türlerin sonra daha gelişmiş türlerin geliştiğini göstermektedir.

3 – Bir başka hakikat daha ortaya çıkmıştır: Hayvanların bedenlerindeki nizam ve yapı bazı farklılıklara rağmen birbirlerine çok benzemektedir. Mesela: kuşlarla balığın, at ile insanın iskelet yapıları birbirlerine çok benzemektedir. Eldeki bütün bu veriler, canlıların tümünün tek bir ana aileye mensup olduklarını, hepsinin atalarının tek bir varlık olduğunu gösterir.

4 – Bir tür ,bir diğer türden nasıl ayrışmış ya da çıkmıştır? Bunu bir annenin birbirleriyle benzeşmeyen yavrularına bakarak anlamak mümkündür. Yavruların aralarında gözle görünür derecede fark vardır. Bu farklılığın geçen milyonlarca sene içerisinde Tabii Seçim Kanunu doğrultusunda gerçekleşmiş olması gayet akıllıcadır. Kısa boyunlu bir koyunun zürafa gibi uzun boyunlu bir hayvana evrimi bile söz konusudur.

Araştırmacılar tarafından olağanüstü bir değer atfedilen bu nazariyeyi Haldane ve Julian Huxley , Animal Biology isimli eserlerinde, Değişimlerin Seçimi Nazariyesi, Selection of Mutation olarak isimlendirmişlerdir.

Evrim teorisini bilimsel olarak niteleyen bilim adamlarının aldıkları ölçü, dördüncü delillendirme ölçüsüdür. Bu ölçünün özü şudur: “Bir teorinin doğruluğuna dair gözlemlere dayanan mantıki deliller bulunması durumunda delillendirme için bu gözlemler yeterli olur... Tecrübe etme imkanımız olmasa da...

Evrim teorisinin destekçileri , şu ana kadar bize evrimi ispat edecek bir gözlem ya da tecrübe gösterememişlerdir. Örneğin bir laboratuarda cansız bir maddenin bir canlı haline dönüşebileceğine dair görüşlerini deneysel olarak isbata muvaffak olamamışlardır.

Bu konudaki iddiaları ;tabiatta bulunan verilerin, hayatın varolmasından önce cansız bir maddenin varlığına işaret ettiği ve evrende hayatın sonraları ortaya çıktığı varsayımına dayanmaktadır. Bu varsayımlarından da hayatın cansız olan maddeden aynen çocuğun annesinin rahminden çıktığı gibi çıktığını çıkarmışlardır. Ama bu bahsettikleri tarzda; bir türden bir başka tür hayvanın doğması herhangi bir gözlem ya da tecrübe ile gerçekleşmemiştir. Örneğin herhangi bir hayvanat bahçesinde ya da laboratuarda bir koyundan bir zürafa’nın doğduğu görülmemiştir. Hayvan türlerinin birbirleriyle bazı açılardan benzeşmesinden ve aynı annenin birbirleriyle farklı çocuklar doğurmasından hareketle türlerin aynı anda çeşitlenmediğini her nesilde bir diğer türün ortaya çıkması suretiyle çoğaldıklarını, çeşitlenenlerden neticede eşyayı idrak edip kavrayabilen aklın geliştiğini söylemektedirler. Bir başka ifadeyle; insan türü, hayvanların en gelişmiş türüdür, demektedirler. Ama şu ana kadar yaratılışında ve fıtratında akıl yokken akıllanıp eşyayı aynı insan gibi idrak edebilen bir başka örnek görülmemiş, böyle bir evrim gerçekleşmemiştir.

Yaptıkları şaz bir kıyaslamadır. Delil olarak gösterebildikleri tek şey, akıllı hayvanlarla diğer hayvanların birbirlerine benzemeleridir.

Ayrıca bütün gösterdikleri deliller ile teorileri arasındaki bağlantı salt mantıksal bağlantıdır. Tecrübeye ya da müşahedeye dayanmamaktadır. Öne sürdükleri bu delillere nazaran ,evrim teorisi günümüzde sanki bilimsel bir hakikatmiş gibi algılanılmaktadır.

Bu kabullenmeden, çağdaş aklın bilimi sadece tecrübe ile sabit olan hakikatlerle sınırlamadığı; tecrübeye dayanmasa da dolaylı olarak yapılan bazı gözlem ve tecrübelere dayanan mantıki delilleri de, delil olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. Yine mantıki delillerle sabit olan bir takım hakikatleri, aynı tecrübe ve gözlemlerle sabit hakikatler gibi bilimsel kabul ettiği görülmektedir.

Ölçü ne olursa olsun, o ölçüye dayanılarak varılan her hükmün doğru ya da yanlış olma ihtimali söz konusudur. Teoriler ise gün be gün değişebilmektedir. Bir ölçünün doğruluğunu kabul etmekten, o ölçüye dayandırılan her hükmü bilimsel bir hakikat olarak kabul etmek gerekmez. Ölçü doğru olsa bile, ölçüyle varılan neticenin doğruluk ve yanlışlık ihtimali daima söz konusudur.

Arthur Keith, Evrim’le alakalı görüşlerini ifade ederken bu teoriyi çağdaş akılcıların mezheplerinin en temel esaslarından birisi olarak Basic Dogma of Rationalism niteleyip: “Yoruma dayanan ama herhangi bir delile dayanmayan bir teoridir” demektedir.7

Laboratuar incelemesine açık olan bir teori ,deneysel olarak gözlemlenmeden nasıl bilimsel bir hakikat olarak kabul edilebilir ve bir mezhebin en temel esası, olabilir? Prof. Mander, bu kabullenmenin sebeplerini şöyle izah ediyor:

1-Bu teori bütün bilimsel hakikatlere uygundur.

2-Bilinmeyen pek çok olayın tek mantıklı izahını bu teori getirmiştir.

3-Ortada, olayları bu teorinin getirdiği açıklamalar kadar anlaşılır ve bilimselliğe uygun olarak yorumlayan, bir başka teori yoktur.8

Bilimsel delillendirme ölçülerinin ışığında bu öne sürülen delillerle Evrim Teorisi’nin doğruluğu ispatlanmış oluyorsa, dinin doğruluğu üzerine benzer deliller, hatta daha güçlüleri vardır. Onun da doğruluğunun ve bilimselliğinin itiraf edilmesi gerekecektir.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :