Hit (7148) M-1997

Firavunun Müslümanlığı

Yazar Adı : İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2010-09-23 Güncelleyen : /0000-00-00

Firavunun Müslümanlığı

Bu mevzuyla ilgilenmem şöyle cerayan etti: Yıllar yılı sağda solda, kitaplarda firavunu kötü olarak anılmış duyuyor, okuyordum. Hatta bu iş öyle bir dereceye gelmişti ki, firavun müslüman mı? gibi bir soru dahi aklıma gelmiyordu. İnsanların tamamına yakını da bu düşüncededirler.

Elime önce Katip Çelebi’nin “Mizanü’l Hakk fi ihtiyari’l ahakk” kitabı geçmişti. İlk defa orada firavunun imanı meselesini gördüm. Lakin o zamanlar bu konuyu araştırma düşüncem olmadı. Belki altı ay kadar sonra Heytemi’nin “Büyük Günahlar” isimli kitabını okurken dikkatimi çeken bir şey oldu: Firavunun imanının kabul edilmediğini söylüyordu; hem de bayağı bir uzunca olarak. Deliller de ortaya koyuyordu. Ancak beni çok şaşırtan şeyler vardı: Şöyle ki, ortaya koyduğu deliller çok zorlamalıydı, bir kısmı saçmaydı. Bu hal beni kuşkulandırdı, karar verdim bu konuyu incelemeye.

Özellikle İbn Arabi’nin, firavunun iman etmesinin kabul olduğu şeklinde bir düşüncesi olduğunu öğrendim. Hem İbn Arabi’nin görüşlerini öğrenmek, hem de Mümin 85. ayetin izahını öğrenmek istiyordum. Ve İbn Arabi’nin yazdığı Fusus-i Hikem’i (Hikmetlerin özü) okudum. Orada hem bu ayetin izahı, hem de değişik hususlar gördüm. Lakin fazla izah yoktu. Bu konuyla ilgili olarak tefsirlere baktım. Ve firavunun imanının kabul edilmediğini söylüyorlardı. Baktığım tefsirlerde de çok zayıflıklar gördüm. Birisi de Razi’nin tefsiriydi. Zira o, kader hususundaki tartışmalarda ve çoğu meselede çok güçlü bir tartışmacıydı. Ancak bu hususta aciz durumlara düşüyordu. Sonra Kur’an’daki firavunla ilgili ayetleri inceledim. Ve karar verdim ki: Firavun müslümandır ve cennete girecektir. Bu hususta delillerimi ortaya koyacağım.


Kitap: Mizanü’l Hakk fi ihtiyari’l ahakk (En doğruyu seçmek için Hak terazisi)
Yazar: Katip Çelebi

--- Sayfa 53: (Firavunun İmanı Üzerinedir)
Firavun sözü Mısır memleketi hükümdarlarına verilen lakaptır. Eskiden her Mısır padişahına Firavun derlerdi. Hz. Musa zamanında olan ve İslam tarihçilerinin Velid dedikleri zalime “Musa’nın Firavunu“ adı verilmekle ötekilerden ayrılır.

Firavunlardan üçü, bir söylentiye göre yedisi, zalim ve cebbar olup bunların büyüğü ve sonuncusu Musa’nın Firavunu idi.

Hikayesi siyer kitaplarında ve tarihte yazılı olup, herkesçe bilinmektedir. İsrailoğullarına zulüm ve işkence üzere olduğundan Yahudiler arasında da kötülükle ün salmıştı. İslam Milletlerinde de yine Tanrı’lık davası ve ceberut ile meşhur olan bir kimseyi Allah’a isyan, büyüklenme ve fesadı yüzünden kötülemek gerektiğinde “Firavun gibidir” demek darb-ı mesel olmuştur.

Firavun bütün tefsirlerde ve tarihlerde kafir ve yoldan azmış olarak yazılmış olup, halkta onu böyle tanımıştı.

İbn Arabi kendi keşfi ve vicdanı üzere “Fusus” adlı kitabında Fass-ı Musa’da, Firavunun imanını ve kurtuluşunu yazıp iddiasına Kur’an-ı Kerim’den “İsrailoğullarına askerleriyle birlikte zulüm ederek ve saldırarak arkalarına düştü. Nihayet su onu boğmaya başlayınca şöyle dedi: “İnandım, hakikat İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yokmuş, ben de müslümanlardanım” (Yunus 90) ayeti Firavunun imanına açık ve kesin bir delildir.

Ve boğulma hali, can çekişme hali gibi değildir ki ye’s imanı ola. (Ye’s imanı: Hayattan umudunu kesen kimselerin Allah’a getirdikleri iman, gönül rızasıyla değil, fakat ölümle dirim arasında kalan kimselerin canlarını kurtarmak için kabul ettikleri iman) Sonra “Şimdi mi iman ediyorsun? Halbuki sen bundan önce ömrün boyunca isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun” (Yunus 91) ayeti imanı o zamana değin geciktirdiğine bir nevi azardır, kabul etmediğine delalet etmez.

“O kıyamet günü kavminin önüne düşücektir. Artık o bunları - suya götürür gibi - ateşe götürmüştür. Vardıkları o yer ne kötü bir yerdir.” (Hud 98) ayeti imansızlığını gerektirmez. “Biz bugün seni - cansız bir gövde olarak - karada yüksek bir yere atıp bırakacağız ki geleceklere bir ibret olasın. Bununla beraber insanlardan birçoğu bizim ayetlerimizden cidden gafildir“ (Yunus 92) ayeti onun kurtulduğunu bidiren ayettir. “Bugün bununla biz seni kurtarıyoruz sahile çıkarmakla, ruhunu da ahirette kurtarırız. Ta ki senden sonra gelecek kavme, sen benim kudretime büyük bir tanık olasın ve hiç kimse rahmetimden ümidini kesmesin“ diye sözü buraya getirdikten sonra “Halkın kendilerinde yerleşmiş olan isyanlarından dolayı bu iş Allah’a kaldı, bunda dayanacak bir kesin hüküm, bir nass yoktur” demiştir.

Fusus şarihi der ki: Şeyh, Muhammed’in kamil ve mükemmil varisidir. Kamil olan varisler ayetleri işin gerçeğine vardıktan sonra delil olarak kullanırlar. Nazar ve istidlal erbabı ise nasslar ve delillerle bilgi elde ederler. Ve iddialarına göre nasslar getiriler. İşte ayetleri öne sürmek ve istidlal tek şey olmadığından kamil varisi mücahid ve istidlalci zannederler. Bundan dolayı şarihlerin Şeyh memur ve mazurdur diye açıklayıp, kimi bilginler de burası bir gizli oyundur ve bunu buraya bir Yahudi sokmuştur diye iftira ettiler. Kısası halk bu konuda Şeyh’i kınamak ve ona sataşmak yoluna düşüp karınca ve arı gibi başına üşüştüler. Lakin Şeyh’in dediği gibi kesip atacak ve bir şüphe bırakmayacak bir dayanak bulamadılar. Ancak milletlerin arasında Firavunun meşhur olan kötülüğüne ve Allah’a isyanına dayanarak yazıp çizdiler.

Şeyh Fusus’ta kendi keşfinin gerektirdiğini yazdı. Nazar ve istidlal yolunun hakikat arayıcılarından Celalüddin Devvani bu konuda başlı başına bir risale yazıp usul kaidelerine göre nasslardan istidlal ile Şeyh’in iddiasını ispat eyledi.

Kimi red, kimi kabul edip bu zamana değin sürünüp geldi. Bu tartışmanın sonucu budur ki: Bunun gibi davalarda nazar yolu ile, Tasfiye yolu arası önce ayırd edilmek gerektir. Nazar yolu akıl ve nakil delilleriyle istidlale dayanır. Tasfiye yolu riyazat ve süluk ile keşf ve şuhuda dayanır. İkisinin de başka ıstılahları vardır. Tartışmanın aslı bu yollardan birinin kaidesi ve ıstılahı üzerine kurulup, sual ve cevapta, öteki yolun kaidesi ve ıstılahı tarafına bakmamak ve iltifat olunmamak gerek. Ta ki, meseleleri birbirine karıştırmak ve delilleri karmakarışık etmek lazım gelmesin. Bütün bunun benzerleri tartışmalarda kavganın ve çekişmenin başlangıcı ve dedikodunun kaynağı bu maddedir. Nazar ve istidlal sahipleri, kendi kanunları üzere Tasfiye yolunu tutanlara karışıp, sataşırlar. Onların yolu ise nazar ve istidlal yolu değildir. Keşf ve vicdana dayanır. Ve ıstılahları İşrak felsefesinden alınma başka bir ıstılahtır. Keşf ve vicdan şeriatça delil olup nazar ve istidlal yolunda bir dava ispat eylemezse de kendilerine hüccet olur. Ermişlerin keşf ve ilhamının kendilerine hüccet olması nazar yolunda bile kabul ve teslim edilmiştir, onun gereği ile amel ederler. İmdi, tasfiye yolunun kaidelerine göre ileri sürülen delil ve davaya nazar yolunun kaidesiyle karşı çıkılmaz. Çıkılırsa yine o yolun kaide ve ıstılahlarıyla çıkılmak gerektir. Bu konuda karşı çıkanlar, hep nazar ve istidlal yoluyla itiraz ederler. Onun için yeri yoktur ve kulak asılmaz. Bununla birlikte bu maddede nasslar Şeyh’in davasını ispat eder.

Nitekim Molla Celal Devvani nazar yoluna göre istidlal eylemiştir. Bu basamaklar bilindikten sonra, bir kimse bu konuda kavga ederse ahmak değil midir? Güya ki, Hak Teala Hazretlerinin rahmetini onun kullarından esirger ve onu önler.

Firavunun imanından ona ne zarar ve küfründen ne yarar gelir? Hele Yahudiler bu davayı etseler, öç almak için bir sebebi vardır. Çünkü onların babaları ve ataları Firavundan çok çekmişlerdir. Ama başka milletlerin onlara uymasının sebebi nedir? İmdi ilim elde etmek isteyen öğrencilerin kabiliyetli olanlarına yeğreği budur ki, bu konuda Firavuna mümin demezlerse de diyenlere, hele Hz. Şeyhe sataşmasınlar, ve orta yoldan çıkmasınlar.

*** Kitap: İslamda Helaller ve Haramlar: Büyük Günahlar
Yazar: İbn Hacer el - Heytemi

Bu tenbihlerden birisi de son nefeste iman meselesidir.

Sonuna kadar küfür halinde yaşadıktan sonra, can boğaza gelip gargaraya başladığı, hayattan tamamiyle ümidini kesip ahiret alametleri kendisine açılmaya başladığı vakit, artık iman etmesi kendisine bir fayda sağlamaz.

Nitekim Allah “Ama bizim baskınımızı görüpte öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu Allah’ın kulları hakkında öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar” (Mümin 85) buyurulmuş ve bundan yalnız Yunus kavmi istisna edilmiştir.

Nitekim Allah “İşte Yunus’un milleti, inandığı zaman dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik” (Yunus 98) buyurmuştur.

Buradaki istisna muttasıldır. Onlar peşin ve dünya azabını gördükten sonra iman etmiş ve imanları makbul olmuştur. (Makbul: Kabul edilmiş, alınmış, beğenilen, hoş karşılanan, geçer) Müfessirlerden bazılarının görüşü böyledir. Bu da özel olarak peygamberlerinin hürmetine onlara yapılmış istisnai bir muameledir.

Nitekim Kurtubi’nin sahihtir diye rivayet ettiği bir hadiste anlattığı gibi, Resul-i Ekrem efendimize hürmeten Allah onun anne ve babasını dirilterek peygamberimiz onlara imanı telkin etmiş sonra da ölmüşlerdir. Bunu Şam hafızı İbn Nasırüddin ve başkaları da rivayet etmişlerdir. Bunlar, özel ve istisnai işlemlerdir. Bunlar üzerine kıyas yapılamaz. Gerçi Resulullah’ın anne ve babası hakkındaki bu rivayete itirazlar yapılmış fetvalarla reddedilmiştir. Fakat Kurtubi ve İbn Dıhye bu görüşü savunmuş ve Resulullah’ın üstün fazileti karşısında Allah’ın kendisine bu ikramda bulunduğunu söylemişlerdir. Aslında onların diriltilmesi ne aklen ve ne de naklen mümteni değildir.

Nitekim İsrailoğullarında öldürülen bir adamı Allah diriltti ve kendisini öldüreni haber verdi. Ayrıca İsa da, Allah’ın izniyle ölüleri diriltmiştir. Resulullah’da da bu hallerin görüldüğü rivayet edildiğine göre buna bir mani yoktur. Ali’nin namaz kılması için güneş battıktan sonra geri döndüğü sahih olarak rivayet edilmektedir. Güneş battığı halde geri dönmüş ve Hz. Ali de ikindi namazını kılmıştır. Battıktan sonra güneşi geri çeviren Allah, Resulullah’ın da anne ve babasını diriltmeye kadirdir.

Bazı müfessirlerin “Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın” (Bakara 119) ayetinin Resulullah’ın anne ve babası hakkında nazil olduğunu söylemeleri de önemli değildir. Çünkü bu ayetin nüzul sebebine dair kesin bir rivayet yoktur. Bu ayetin Resulullah’ın anne ve babası hakkında nazil olduğunu bir an kabul etsek bile, maksat “Senin yardımın ve kerametin olmasa cehennemliklerden olurlardı” demek olur.

Müslim’in, Enes’den rivayetinde; Resulullah’ın, babasının nerede olduğunu soran bir adama “Cehennemdedir”, dedikten sonra dönüp giden adamı çağırtarak “Benim babamda, senin babanda cehennemdedir” (Müslim) rivayetine gelince bu, ya bu durum meydana gelmeden önce vuku bulmuş veya soruyu soran bedevi için böyle konuşmuştur. Çünkü bedeviye “Baban cehennemdedir” dediği vakit, bedevi üzülerek dönüp gitmiştir. Onu tatmin ve irşad için böyle buyurmuş olması muhtemeldir. Kendilerine güvenilen alim ve müçtehidler “Ama bizim baskınımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi” (Mümin 85) ayetine dayanarak Firavunun küfründe ittifak etmişlerdir.

Tirmizi de, Yunus suresi tefsirinde bu hadisi iki yoldan rivayet ettikten sonra yollardan birisi için “hasen”, diğeri için “hasen, sahih ve gariptir” demiştir. İbn Adiy ve Taberani’nin rivayetlerinde Resulullah “Allahu Teala Zekeriyya aleyhisselam’ın oğlu Yahya aleyhisselam’ı, annesinin rahminde mümin, Firavunu da annesinin karnında kafir olarak yaratmıştır” buyurmuştur.

Allah’ın Yunus suresinde Firavundan hikaye yoluyla “Firavun boğulacağı anda, “İsrailoğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım, artık ben O’na teslim olanlardanım dedi.” (Yunus 90) Buyruğuna gelince, bu imanın Firavuna fayda vermediği, bu ayetten sonra gelen “Ona, şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin dendi” ayetiyle açıklanmıştır.

Ayetteki (Burada ayetin Arapça okunuşundan bir örnek veriliyor) üstün okursak iki, esre okursak üç defa imanı tekrarlamış olduğu halde, bu iman kendisine fayda vermemiştir. Çünkü onun imanı kendisine ve kavmine peşin azabın geldiği ve artık suda boğulmaktan kurtuluş çaresi kalmadığını anladığı anda olmuştur. İşte bu gibi anlarda yapılan imanın faydası olmaz. Aynı zamanda Firavunun bu imanı taklitten başka bir şey değildir. Çünkü o İsrailoğullarını taklit ederek “Onların iman ettiğine ben de iman ettim” demiştir. Firavun bu ilahın varlığını İsrailoğullarından duymuş ve onlara uyarak “inandım” demiş oluyor. Bu ise sırf taklittir. Halbuki kendisi alemin yaratıcısını münkir bir dehri idi. Böyle pis bir dehrilik küfrü, bir taklit ile zail olmaz. Kesin delile sahip olmaya muhtaçtır. Böyle bir taklidin yeterliliğini kabul etsek bile onun inandığı dayanakları inkar edip atması şarttır. Firavun daha önceki inançlarının batıl olduğunu, hatta kendi uluhiyet iddiasının sahteliğini ortaya koymamıştır. ”İsrailoğullarının iman ettiğine iman ettim” demekle kesin olarak nereye inandığını ifade etmemiştir. Bunun için “Kendisinden başka ilah olmayana iman etim” demenin yeterli olmadığında ulema ittifak halindedir. Çünkü, belki o kendini ve taptığı ilahı kasdetmiştir.

Bütün bunlara rağmen bu imanın sahih olduğunu kabul etsek bile, mümin olmak için yalnız Allah’a imanın yeterli olmayıp O’nun gönderdiği peygamberini de tasdik etmenin gerekli olduğu meydandadır.

Firavunun pürüzsüz olarak Allah’a inandığını kabul etsek bile, Musa’ya iman etmediği için, mümin olamayacağı açıktır. Bir kafir bin kere “Eşhedü enla ilahe illallah” dese “Eşhedü enne Muhammedürresulullah” demedikten sonra iman etmiş olmaz.

Şayet Firavunun sahirleri de Musa’ya inandıklarından hiç bahsetmeyerek yalnız “Allah’a inandık” demekle mümin sayıldılar, bu nasıl oldu? dersen; Deriz ki, bu iddia yanlıştır. Çünkü onlar “Alemlerin Rabbi ve Musa ve Harun’un Rabbine inandık” (Araf 121) dediler. Firavun böyle değil; ne açıktan, ne de işaret yoluyla Musa’ya inandığına dair bir emare mevcut değildir. Halbuki sihirbazlar ”Musa ve Harun’un Rabbine” demekle onları tanımış oldular. Firavun ise yalnız “İsrailoğullarının inandığına inandım” dedi ve Musa’yı anmadı.

Şayet Hanefi imamlarından Kaadı Abdussamed tefsirinde “Sofiye’ye göre ahiret alametleri açılıp, azap görüldüğü anda bile kafirin tövbesi makbuldür” demiştir.

Bu zat hicri 5’inci asırda (Hicri 430) yaşadığına göre bu görüşün çok eski olduğu anlaşılmaktadır. Zehebi, “Mutekaddimin ile mutaahhirini ayıran hudud hicri üçyüz tarihidir” demiştir. Sofilerin görüşü bu olunca Firavunun küfründe ittifak olduğu nasıl söylenebilir? Denirse; deriz ki: Böyle güvenilir içtihad erbabı sofiyenin muhalefetiyle icma’ın mun’akid olamayacağını kabul etsek bile bu iddia bizim aleyhimizde delil olmaz ve “firavunun küfründe ittifak vardır” sözümüzü bozamaz. Çünkü biz firavunun küfrüne hükmederken yalnız yeis halinde iman etmiştir, bu iman makbul değildir ve bunun için kafirdir, demedik. Onun küfrünü gerektiren daha başka sebepler vardır. Çünkü o doğrudan “Allah’a inandım“ demedi. “İsrailoğullarının inandıklarına inandım” dedi. Allah’a inandığını kabul etsek bile, Musa’ya inanmamıştı. Musa’ya inandığına dair en küçük bir emare mevcut değildir.

Sofilerden gelen bu rivayet doğru olsa bile, bizim iddiamızı bozacak mahiyette değildir. Şayet büyük imam Muhyiddin-i Arabi “Futuhat-ı Mekkiye’sinde ”zaruret halinde iman sahihtir ve firavunda mümindir” demiştir, buna ne dersin?
Önce Muhyiddin-i Arabi’nin sözünü olduğu gibi ele alalım. Koca imam diyor ki: “Firavun ile ümitleri arasına dalgalar girip, boğulacağını anlayınca, zillet ve ihtiyaç karşısında iç duygusu ile Allah’a sığındı ve sahirlerin şüphe ve kuşkuyu kaldırmak için “Alemlerin Rabbine ve Musa ile Harun’un Rabbine iman ettik” dedikleri gibi işgali kaldırmak için de firavun: “İsrailoğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım ve ben müslümanlardanım” Allah Teala itab ve kınama yoluyla “Daha önce bildiğini şimdi mi açıkladın? Halbuki daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” buyurması da ona bir itabdır.

Daha sonra Allah firavuna “Bugün sadece senin cesedini koruyacağız” buyurmakla ölümünden önce kendisini kurtaracağını ona müjdelemiş ve hikmetini de “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için“ ayetiyle açıklamıştır. Yani bu, kurtuluş alameti olsun için. Zira azap, zahir cesedine taalluk eden garktır. Bedenini çıkarmakla seni azaptan kurtardığımı onlara göstermiş olurum. Ve böylece ilk olarak suya garkolmak bir azap ise de orada boğulup ölmek bir şehadettir.

Bütün bunları bildirmesi, ilahi rahmetten kimsenin ümit kesmemesi içindir. “Doğrusu kafirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez” (Yusuf 87) itibar sonucadır. Fakat Allah’ın “Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi” ayeti, fayda sağlayanın bizzat Allah olduğunda açık ve kesin bir delildir. Allah’tan başka hiçbir şey fayda vermez. ”Allah’ın gelip geçmişlere uyguladığı kanunu budur” (Mümin 85) Yani yeis halinde imanlarıdır. Firavunun o anda öldürülmesi de, bir daha küfür haline dönmemesi içindir.

Allah’ın “(Firavun) onları (milletini) cehenneme götürür” (Hud 98) buyurduğuna gelince, burada firavunun kavmiyle beraber cehenneme gireceğine dair bir sarahat yoktur. Belki firavunun adamları hakkında “Firavunun adamlarını azabın en ağırına sokun” (Mümin 46) buyurulmuş ve ”Firavunu cehenneme atın“ denmemiştir. Öyle zor halde iman edenin imanını kabul etmemekten Allah daha merhametlidir. Allah darda kalıp kapısını çalanı geri çevirmez. Firavunun o andaki durumundan daha sıkıntılı anı olamaz. Nitekim Allah “Yoksa darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi? Allah’ın yanında bir Tanrı mı?“ (Neml 62) buyurmuş, darda olanın çağrısına hemen karşılık vereceğini ve onu içine düştüğü sıkıntıdan kurtaracağını bildirmiştir. Firavuna yapacağı en büyük azap, onu suda boğmaktı, onu da yaptı.”


İşte Muhyiddin-i Arabi’nin sözünün özü budur. Şayet Muhyiddin-i Arabi’nin bu sözü makbul müdür, değil midir? Değilse delil nedir? Diye soracak olursan; cevabında deriz ki: Bu sözü söyleyenin büyüklüğünü kabul etmekle beraber, görüşünü kabul etmemiz mümkün değildir. Nihayet o da hata yapabilen bir insandır. Günahlardan korunma ancak peygamberlere mahsustur. Nitekim İmamı Malik, Resulullah’ın mezarını göstererek “Bu mezarda yatandan başka herkes hata edebilir; sözlerinde makbul olanı olduğu gibi, makbul olmayanı da olabilir” demiştir. Bu görüşte koca imamın bir hatası olabilir.

Bununla beraber yine onun başka eserlerinde Firavun, Haman ve Karun’un cehennemde olduklarına dair açıklamaları vardır. Bu koca imamın eserlerinde birbirine uymayan görüşleriyle karşılaştığımız vakit zahiri delile uyanı alır, uymayanı atarız. Halbuki “Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi” ayetiyle, Tirmizi’nin sahih olarak rivayet ettiği, yukarda geçen hadisi şerif; yeis halindeki imanın makbul olmadığını kesinlikle ortaya koymaktadır. Artık ayete te’vil yolunu tutup “Onlara imanları fayda vermedi, fayda veren Allah’tır“ demeye bir sebep yoktur.

Bu açık nasslar karşısında böyle te’vile iltifat edilmez. Aynı zamanda bu te’vili iptal eden delillerden birisi de Kur’an ve sünnet ıstılahlarında eşyanın sebeplerine muzaf (katılmış, bağlı) kılınmasıdır. Artık “İmanları onlara fayda vermez” dendiği vakit, “İman fayda vermez de, Allah fayda verir” diye bir mana anlaşılmaz. Bunun şer’i manası, onların imanları makbul değildir, demektir. Eğer Allah o anda onlara fayda verecek olsaydı, hemen suda boğulma azabından onları kurtarırdı, halbuki kurtarmamıştır.

Allah’ın “İnkarcılar o zaman hüsranda kaldılar” (Mümin 85) ayeti “Ama bizim baskımızı görüp de inanmaları kendilerine fayda vermedi” ayetinden muradın, onların böyle bir anda iman etmiş olmaları ile küfür halinde kalmış olduklarının bir delilidir. Aynı zamanda bütün sahabe ve Tabiin ve onlardan sonra gelen imamlar, bu ayetleri hep bu şekilde, sahih hadise uygun olarak tefsir etmiş ve hiçbiri Muhyiddin-i Arabi’nin fikrini ileri sürmemiş ve bu konuda ittifak etmişlerdir.

Yeis halinde yapılan iman sahih olmayınca Firavunun da imanının sahih olmadığı anlaşılmış olur. Bütün bunlara rağmen, yeis halindeki imanın sahih olduğunu kabul etsek bile yukarda anlattığımız gibi Firavunun Musa’ya inanmadığı için yine imanı sahih değildir.

Sahirler ise Musa’ya da inanmışlardı. Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı şekliyle sahirlerin imanı ile Firavunun imanını ifade eden ayetler üzerinde düşünenler, bunları karşılaştırmakla aralarındaki farkı kolaylıkla bulurlar.

İmamın “Onun içinden duyduğu zillet ve ihtiyaca yöneldi” demesi de şayanı hayrettir. Çünkü onu içinden kuşkulandıran sıkıntı ne idi? O Allah’ın rububiyetini inkar, kendisini mutlak bir ilah ve büyük bir Rab olduğuna inanıyor ve böylece Musa’yı yalanlayarak ona eziyet edip duruyordu. Bunun tutumu Resul-i Ekrem’in de “Ümmetimin firavunudur” buyurduğu Ebu Cehil’in tutumu gibidir. Kabul edelim ki içinde bu kuşku ve ızdırap vardı, inanmadıktan sonra bu kuşku neye yarar? Ona “Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” ayetini itaba hamletmek de cidden uzak bir ihtimaldir. Zira büyük imamın dediği gibi, Firavunun yeis halindeki bu imanı sahih ve makbul olsaydı, bu ayet yerine fazl makamına yaraşan “İşte şimdi seni kabul ediyoruz ve sana ikramda bulunuyoruz” buyurulacaktı ki ancak imanın sahih olduğunun, Hakk’ın rızasını müstelzim (gerektiren) bulunduğunun delili olabilirdi. Onun imanını kabul edip, ondan razı olduktan sonra artık, ”Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” diye kendisine hitap etmesi uygun düşmezdi. Birazcık muhakeme yeteneği olan kimse, bu hitabın razı olunan kimseye değil, gazaplanılan kimseye olduğunda tereddüt etmez.

Özel olarak “Sen bozgunculuk etmiştin” ilavesi de bu iddiayı çürütür. Çünkü imanı sayesinde bütün geçmiş günahları yok olur. Firavunun imanı kabul olsaydı bu tür kınamalara lüzum kalmazdı. Bütün bu hitabeler Allah’ın ona gazaplı olduğunu göstermekte ve onun o çirkin ve iğrenç davranışları sebebiyledir ki, son nefese kadar imanına engel olmakta ve sonunda da Musa’ya iman etmemekte ve bu suretle faydasız da olsa tam manasıyla iman etmemekte; ona engel olan, bu halleri olduğunu bildirmektedir.

Özellikle vücudunu kurtaracağını bildirmesi müfessirlerin bu ayetten anladıkları manayı, murad ettiğinin en açık ve seçik bir delilidir. Müfessirler diyorlar ki: Firavuna inananlar, onun boğulmayıp başka tarafa gittiğini sandılar. Onun gerçek bir ilah olmadığını, boğulup öldüğünü onlara göstermek ve insanlardan ilah olamayacağına bir ibret ve alamet olmak üzere Allah onun vücudunu zırhı ile veya çıplak olarak sahile çıkartmış ve böylece herkes onun boğulup öldüğünü görmüş ve bildirmiştir.

Müfessirler diyorlar ki: Allah’ın onu bir öküz ölüsü gibi, deniz kenarına atmasındaki hikmet, Allah’a karşı gelenlerin eninde sonunda, Allah bellerini kırıp onları böyle perişan edeceğini İsrailoğullarına ve diğerlerine göstererek, kendilerine çeki düzen vermelerini emretmiş olmasıdır.

Boğulan bu kadar Kıbtiler arasında özellikle Firavunun cesedinin kenara atılmasında Musa’nın doğruluğuna ve Allah’ın ululuğuna açık deliller vardır. “Doğrusu insanlardan çoğu ayetlerimizden habersizdirler“ ayetiyle sona erdirilmesindeki hikmet, bizleri bu gibi deliller üzerinde düşünmeye teşvik ve bunlardan ders almamız içindir. Nitekim ”Andolsun peygamberlerin kıssalarında, aklı olan için ibretler vardır.” (Yusuf 111)


--- Yorum: Hz. Ali hakkında bahsedilen hadis için uydurma diyenler de vardır. Müslim’den rivayet olunan Resulullah’ın babası hakkındaki hadis için ise Resulullah’ın bedeviye irşad ve tatmin için yalan söylediğini ifade etmiş oluyor ki, küfürdür.

Tirmizi’nin rivayet ettiği hadisten bahsediyor lakin bu hadis metinde geçmiyor. Ve ifadelerinden sanki bu hadisin şu olduğu izlenimi veriliyor: “Allahu Teala Zekeriyya’nın oğlu Yahya’yı annesinin rahminde mümin, firavunu da annesinin karnında kafir olarak yaratmıştır.” Esasen hadis şudur: “İbn Abbas’tan: Hz. Peygamber buyurdu ki: Cenab-ı Hak firavunu suda boğduğu zaman: “Beni israilin inandığından başka ilah olmadığına inandım.” dedi. Cebrail buyurdu ki: “Ey Muhammed sen beni denizin çamurundan alıp (Allah’ın) rahmeti ona ulaşıverir korkusuyla ağzını tıkarken görseydin.“ (Tirmizi Tefsir-i Yunus) Bu hadis hakkında yorum ise Razi’nin tefsirinde gelecektir.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi : Eski Eserler Dergisi 1. Sayı
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.koniks.com/topic.asp?TOPIC_ID=1613