Hit (3623) M-1960

Mucize

Yazar Adı : İlim Dalı : Gizli İlimler
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-02 Güncelleyen : /0000-00-00

Mû'cize

Mû'cize, Arapça "acz" kelimesinden türetilmiş müennes (dişil) bir ism-i fâildir. Bunun müzekker (eril) şekli "mû'cîz"dir; etimolojik olarak âciz kılan demektir; ayrıca, "kimsenin yapamayacağı hâl ve şekilde olan" anlamına da gelmektedir. Bu etimolojik anlamın ötesinde mû'cize, peygamberler tarafından izhâr edilen ve halkı şaşkınlık, idrâk ve akıl aczi içinde bırakan olağanüstü durumlara işâret eden semântik bir değer kazanmıştır. Bu kapsamda Allāh'ın mû'cizelerine: âyet, burhan, beyyine; evliyânınkine kerâmet; fâsık veyâ kâfir olduğu belli bir kimsenin gösterdiği olağanüstü hallere de istidrâc denilmektedir.

Peygamberlerden sudûr eden mû'cizeler, beşerin günlük idrâk çerçevesinin alışkın olmadığı ve genellikle de tabîat kānûnlarının çerçevesi dışında vuku bulan olaylar olarak nakledilmektedir. Fakat peygamberlerin, aslında, bu mû'cizelerin zâhirî fâilleri olduklarına; hakikî fâilin ise peygamberleri bu mû'cizelerin izhârı için özel bir emir ve kudretle tahkîm eden Allāh olduğuna inanılır.

Mû'cîz kelimesinin etimolojik anlamı göz önüne alındığında: insanın aklını ve idrâkini âciz bırakan, oluş sebepleri ayrıntılı bir biçimde tesbit ve ihâta edilemeyen her olay bir mû'cizedir.

Bu tanıma göre mû'cize kavramı iki cins izafîliği de peşinden sürüklemektedir. Bunlardan biri mû'cizenin zamana göre izafî oluşudur. Meselâ eski zamanlarda Merkür ile Venüs gezegenlerinin de, tıpkı Ay gibi, hilâl ya da dolunay şeklinde görünebilmeleri insanların idrâki dışında kalan mû'cizevî birer olaydı. Kopernik XVI. yüzyılda geliştirdiği yeni Güneş Sistemi modeliyle bunun sebeplerini doğal bir biçimde açıklayınca artık bu konunun mûcîz bir yanı kalmadı. Kezâ, havadan ağır bir cisim içinde uçmak Ortaçağ için ancak mû'cizevî bir olay olurdu; ama bugün bunun da mûcîz bir yanı kalmamıştır.

Mû'cize aynı bir çağda yaşayan insanlann bilgi düzeylerine göre de izafîdir. Meselâ bir elektrikçi çırağına: "50 milimetreküplük bir maddeden 24.000 kilovatsaatlik bir enerji üretilebilir mi?" diye sorulsa, vereceği cevap genellikle bunun mümkün olmadığıdır. Oysa, yaklaşık 1 gram ağırlığındaki 50 milimetreküp kadar uranyum-235'in fisyon yoluyla tamamen parçalanması sonucu ortaya çıkan toplam enerji tam 24.000 kilovatsaattir. Bu da daha üst düzeyde bilgiye sâhip kimseler için, etimolojik anlamıyla, mû'cizelerin sayısının avâmın mû'cize olarak kabûl ettiği olayların sayısından niçin çok daha az olduğuna ışık tutmaktadır.

Acaba mû'cize kategorisine sokulan bütün olayların, aslında, bizâtihî bilimsel birer izahı var da, insanın henüz bu bilim düzeyine erişememiş olması mı bu olaylara mû'cize gözüyle bakılmasına sebeb olmaktadır? Yoksa bu mû'cize denilen olaylar herhangi bir ilmî çerçevenin dışında mı meydana gelmektedirler?

İslâm açısından, mû'cize denilen olaylar dâhil, herhangi bir olayın ilmî bir çerçeve dışında kalması muhâldir; çünkü: "Allāh her şeye alîmdir" (II/29), yâni her şey tamamıyla ve kemâliyle Allāh'ın ilminin içinde yer alır, ama insanlar "...Allāh'ın ilminden bir şeyin ancak O'nun müsaade ettiği kadarını kavrar, ihâta ederler" (II/255); hâlbuki "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi de O'na aittir; ve her şeyi ihata etmiş olan O’dur" (IV/126). Zirâ "Allāh, her türlü hatâ ve kusurlardan arınmış öyle bir Zât-ı akdesdir ki her şeyin melekûtunun (yâni ilminin, tedbirinin ve tasarrufunun) tek sâhibidir" (XXXVI/83).

Şu hâlde, İslâmiyet açısından, mû'cize kategorisine giren bütün olaylar muhakkak bir ilim çerçevesi içinde vuku bulmaktadırlar.

Ancak, bu ilmin müsbet bilimlerin bugünkü düzeyinin çok üstünde bir ilim olduğu da âşikârdır. Gene islâmî açıdan, bugünkü müsbet bilimlerin, zaman içindeki tekâmülleri sonunda, hâlen çok küçük bir cüz'ünü oluşturduktan söz konusu ilim ile özdeşleşmelerini ümit etmek de gene (II/255) dolayısıyla muhâldir.

Bundan dolayıdır ki (mû'cize kategorisine sokulan) mû'cîz olaylara "mû'cîz" kelimesinin etimolojik anlamı açısından (yâni insanın aklını ve idrâkini âciz bırakan, oluş sebepleri ayrıntılı bir biçimde tesbit ve ihâta edilemeyen, kavranamayan olaylar olarak) bakmak islâmî edeb bakımından da isâbetli görünmektedir.

Şimdiye kadar gerek semâvî kitaplarda, gerekse şahısların tanıklıklarıyla pekçok mû'cizevî olay nakledilmiştir. Bir solucanın ikiye bölündükten sonra her iki parçasının da kendiliklerinden iki ayrı solucana tamamlanarak yaşamaya devam etmesi, ya da 1-2 santim boyunda bir çeşit kurtçuk olan planaria'nın iyice parçalanıp binlerce parçaya ayrıldıktan sonra, uygun ortamlarda, her bir minik parçasının yeni bir planaria olarak büyüyüp tamamlanması, her ne kadar ilk bakışta, birer mû'cize gibi görünüyorsa da, modern biyoloji bu garip olayların sırrını çözmüş ve izahını vermiş bulunmaktadır. Bununla beraber, şimdiye kadar nakledilmiş bütün mû'cizevî olayların da lâlettâyin olaylar olmadıklan ve bunların sanki, henüz ihâta edemediğimiz ve hikmetini anlayamadığımız, çok yüksek düzeyde bazı kurallara uymakta oldukları gözlenmektedir. Meselâ, yıllarca kötürüm olan bir insanın birdenbire ayağa kalkıp yürüdüğüne defalarca tanıklık edilmiştir de, ayağı kesik birinin kesik ayağının yerinde yeni bir ayağın, ya da başı kesik bir cesedin başının yerinde yeni bir başın bittiği olayı gibi bir olaya hiç tanıklık edilmemiştir. Kezâ okouma ağacının gövdesi içinde Arap harfleriyle Bismillâhirrahmânirrahim, Muhammed kelimelerinin âşikâre oluşmuş olduğu gözlenmişse de, aynı ağaç türünde ya da başka bir ağacın içinde gotik harfleriyle "Papa cenapları pek muhterem bir zât-ı şeriftir" şeklindeki bir ibârenin oluşumu gözlenebilmiş de, nakledilmiş de değildir! Bu gözlemler dahi mû'cizevî olayları sui generis (yâni nev'i şahsına mahsus) bir seçim'e ya da beşer idrâkinin çok ötesindeki bir hikmete dayanan bir mantık'a tâbi' olarak vuku bulduklarına işâret etmektedir.

Auguste Comte'dan kalma fersûde bir "bilimcilik" (scientisme) mezhebinin dogmalarına saplanıp kalmış ve bundan başka bir gnozeoloji (bilgi teorisi) mevcûd olmadığını sanan, hâlbuki biraz mürekkep yalasa ve incelemede bulunsa idrâkini kendi eliyle hapsettiği hücreden kurtarabilecek olan obsesyonel (saplantılı) en-tellerde "mû'cize" kelimesi, genellikle, büyük tepki uyandırmaktadır. Ancak, bunlar putlaştırdıkları, ama künhünü kavramaktan da âciz olduklan çağdaş bilimde sebebi izah edilemeyen, insanın aklını ve idrâkini âciz bırakan pek çok olay bulunduğunu da bilmemektedirler.

Işığın bütün referans sistemlerine göre ve her yönde değişmeyen bir hızla yayılması da, âlemde yalnızca 3 çeşit nötrino olması da, maddenin dalgasal ve tâneciksel olmak üzere iki vechesi olması da, enerjinin sürekli değil de süreksiz bir biçimde kuvantumlar hâlinde yayılması da hep sebebi meçhul, insanın aklını ve idrâkini âciz bırakan mû'cizevî olaylardır.

Aslında mû'cize, etimolojik anlamı bir kenara itilerek ele alındığında, yalnızca bir zevk ve fehâmet meselesidir. Ama hangi vechesiyle göz önüne alınırsa alınsın, mû'cize, bugünkü müsbet bilim dağarcığımızın aslā putlaştırılmamasını ve bunu birtakım değer yargılarına dayanak kılarken de çok temkinli davranılması gerektiğini telkin eden uyarıcı bir kavram ve bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Felix qui potuit cognoscere causas!1

Dipnotlar

[1]"Feliks kui potuit kognoskere kavzas" diye okunur. Lâtin şâiri Virgilius'un "Eşyânın sırlarını ihâta edebilene ne mutlu!" anlamında ve daha çok, bâtıl lâf üretmekten ve bâtıl inançlardan yakasını kurtarıp da gerçek ilmin ve gerçek bilgeliğin saadetine erişmiş olanları tebcil bâbında söylemiş olduğu, darbımeselleşmiş sözü.

Son Güncelleme ( Salı, 15 Mart 2005 )

Yayınlandığı Kaynak : 2005-03-01
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=104&Itemid=57