Hit (3632) M-1843

Kalıcı Maneviyat Geçici Maddiyata Kurban Edilmemeli (Prof. Dr. Abdülkerim Bahadır İle Mülakat)

Yazar Adı : İlim Dalı : Röportaj
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-01-12 Güncelleyen : /0000-00-00

Kalıcı Maneviyat, Geçici Maddiyata Kurban Edilmemeli” Prof. Dr. Abdülkerim Bahadır İle Mülakat

— İlkadım: Huzur denince ne anlamamız gerekiyor?

Prof. Dr. Bahadır: En genel anlamıyla huzur, insanın iç dünyasıyla dış dünyasının ahenkli uyumu olarak tanımlanabilir. Kuşkusuz bu uyumu ortaya çıkaran ve gelişmesini sağlayan belirli ölçüler ve değerler söz konusudur. Büyük ölçüde dini-manevi temellere sahip bu ölçü ve değerler, huzurun kalitesini ve sürekliliğini belirler. Buna göre insan, kişiliğinin ahlaki yönünü temsil eden karakterini geliştirebildiği ölçüde huzurlu olabilir.
Özellikle 20. yy.da ortaya çıkan ve hayatın tüm yönlerini derinden etkileyen ekonomik, sosyal ve kültürel değişmeler, bireysel ve toplumsal hayatı karmaşaya, belirsizliğe ve çözümsüzlüğe sürükleyecek hızlı gelişmelere yol açmıştır. Böyle bir ortamda huzur arayan insan, çağın en temel problemiyle yüz yüze gelmiştir: Anlamsızlık. Modernitenin huzur bulma ya da artırma adına sunduğu her türlü imkâna karşın insanların büyük bir çoğunluğu, ruhlarını içten içe kemiren anlamsızlık duygusundan kurtulamamaktadır.

— İlkadım: Ferdi anlamda huzurlu olmanın yolları neler olabilir?
— Prof. Dr. Bahadır: Ferdi hayat açısından ele alındığı takdirde huzurun temel koşullarından birisi, insanın yaşadığı hayatı anlamlı bulması; tüm sıkıntı, imkânsızlık ve sınırlılıklara rağmen hayatı yaşamaya değer kabul etmesidir. Bu bağlamda huzur, her şeyden önce bireyin kendisiyle, fiziksel ve sosyal çevresiyle, nihai anlamda da yüce yaratıcısıyla barışık olmasını; kendisi ve kendisi dışındakilerle uyumlu ilişkiler geliştirmesini zorunlu kılar.

Her insan, gerek doğuştan getirdiği hazır tabiatı, gerekse yetişme tarzına bağlı olarak sonradan kazandığı ferdi özellikleri nedeniyle huzura kavuşmada birbirinden farklı pek çok yol dener. Hangi yolu tercih ederse etsin bu süreçte birey için asıl önemli olan, yaşadığı dünyanın geçici olduğu bilinciyle hareket ederek üstlenmiş olduğu görev ve sorumlulukları özenle yerine getirmeye çalışmasıdır. Var oluşunun gereği olarak böylesi bir farkındalık, hayatı tüm yönleriyle kucaklayabilmeyi, olumlu anlamda zenginleştirebilmeyi ve imkanlar ölçüsünde onu başkaları için kolaylaştırabilmeyi ifade eder. Bu çerçevede kendisi ve çevresiyle ilgili tüm amaç ve hedeflerine dönüp baktığında “iyi ki varım!” diyebiliyorsa ve bu duyguyu içten içe yaşayabiliyorsa, huzurlu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


— İlkadım: Çağımız insanı huzurlu mu, niçin?
— Prof. Dr. Bahadır: Günümüz dünyasında geçerlilik arz eden psiko-sosyal gelişmeler ana hatlarıyla dikkate alındığı takdirde modern insanın huzurlu olduğu sonucuna ulaşmak mümkün görünmemektedir. Zira çağdaş insan, geleneksel temellerinden uzaklaştığı ölçüde belirsizliğe ve boşluğa sürüklenmiştir.
Zihinsel ve ruhsal yapıda meydana gelen evrime bağlı olarak ortaya çıkan pek çok farklılaşmalara maruz kalmasına rağmen, teslimiyetçi-geleneksel anlayış, büyük ölçüde kutsaldan ve dinden güç almıştır. Ancak, bu anlayış da, diğer pek çok değer gibi maneviyatın akılcılığa kurban edildiği modern asrımızda temel işlevini önemli ölçüde kaybetmiş görünmektedir. İnsan için daha fazla huzur söylemiyle ortaya çıkan Hümanistik hareket, çözümden çok çözümsüzlüklere yol açmıştır. Sosyo-kültürel değerleri dikkate almayan ideolojik yaklaşımlar, kutsalı ikinci plana itmekle modern insanı bir taraftan tek başına asla aşamayacağı köklü sorunlarla karşı karşıya bırakırken; diğer taraftan da kendine ve çevresine yabancılaşmasına, yalnızlaşmasına neden olmuştur.
Modern hayat, günümüz insanının ruhuna endişe ve korku yüklemiştir. Geçmişin insanı korkunun ve endişenin ne olduğunu, ancak anlayamadığı bazı olaylara bağlı olarak öğrenmesine karşın günümüz insanı, bu tür tecrübelerle her an yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Teknolojik imkânlar güvensizlik, umutsuzluk, yetersizlik, doyumsuzluk gibi kişilik bölünmesine yol açan olumsuz duyguları beslemiştir. Modern insan, ünlü şair Goethe’nin “çağırdığım ruhlardan artık kurtulamıyorum” sözüne uygun düşecek şekilde başlangıçta kendi kontrolünde tuttuğu güçlerin kontrolü altına girecek kadar zayıflamış, çaresiz kalmıştır.


— İlkadım: Maddi anlamda varlık içinde yokluk yaşayan insanların yapması gerekenler nelerdir?
— Prof. Dr. Bahadır: Asırlar boyu süren çabalarıyla hayatı zenginleştirmeye ve dünyayı daha yaşanabilir kılmaya çalışan insan, modern konumu itibariyle aslında beklemediği bir yaşantıya mahkum olmuştur. Oysa bunca yaptıklarına karşılık daha mutlu olmalıydı; rahatlığı arttığı oranda huzuru da artmalıydı. Ancak, umulan gerçekleşmedi... Bu noktada iki temel yanılgıya dikkat çekmek gerekir: Birinci yanılgı, psikanalist E. Fromm’un üzerinde genişçe durduğu bir husus olarak insanın “sahip olma” ya yönelik ciddi bir düşkünlük geliştirmesidir. Ne yazık ki modern insan, ne kadar maddiyata sahip olursa, o kadar huzurlu olabileceğini zannetmektedir. Oysa bu zan nedeniyle ortaya konan bunca tüketim çılgınlığı, huzuru değil, doyumsuzluğu körüklemiştir. İkinci yanılgı ise, modern insanın “asıl” olana bağlanması gerekirken “yan ürün” olabileceklere sarılmasıdır. Başka bir ifade ile, anlamlı olana, amaçlara ve değerlere bağlanmak yerine, ancak bunlara bağlanmakla yan ürün olarak ortaya çıkabilecek “mutluluk arayışı”na yönelmiştir. Kuşkusuz bu tercih, tohumu ekmeksizin ürün bekleme yanılgısından başka bir anlam taşımamaktadır.
Gerçekte mutluluk, insanı kendi ötesine taşıyan ve yaratılış amacına uygun düşen değerlerin gerçekleştirilmesi sonucunda hak edilmiş bir ödül olarak doğar. Görüldüğü gibi her iki yanılgı biçiminde de kalıcı maneviyat, geçici maddiyata kurban edilmiştir. Doğal olarak çözüm, söz konusu yanılgı ve türevlerinden uzaklaşma çabası yanında manevi değerlerle yeniden barışma yürekliliğinde yatmaktadır.


— İlkadım: Huzurlu fert ve huzurlu toplum için gerekli olanlar nelerdir?
— Prof. Dr. Bahadır: Yukarıda izah ettiklerimiz çerçevesinde bu soruya yönelirsek, bireylerin huzur arayışında temel ölçü ve değerleri dayanak almaları, ayrıca huzur bulmak adına öteden beri süregelen yanılgılardan kurtulmaları gerektiği hususuna odaklanmamız gerekecektir. Kuşkusuz birey, toplumu toplum yapan ve büyük ölçüde maneviyattan güç alan kültürel değerlere bağlandığı takdirde huzur arayışında başarıya ulaşabilir. Aslında bu noktada önemli bir avantaja sahiptir: Başta aile olmak üzere sonraki hayatında yol haritasını teşkil edecek değerleri toplumun benimsediği kültürde hazır bulmaktadır. Bu yapısıyla toplum ne kadar huzurluysa, bünyesinde yetişen bireyler de o ölçüde huzur bulacaktır.
Diğer taraftan, toplum önderleri ne kadar değer yönelişliyse, kendilerini örnek alan toplum da o ölçüde değer kazanır. Birey ya da toplum, hangi açıdan bakarsak bakalım huzurun tesisinde dini-ahlaki değerler yol işaretleri olarak belirleyici rol oynar. Tabii burada söz konusu olan toplumlar, azgınlık ve sapkınlıklarıyla tarihin derinliklerinde yok olmuş ya da günümüzde pek çok örnekte gördüğümüz üzere bozulmuş toplumlar değildir.


— İlkadım: Huzur toplumu, huzur medeniyetini kurar mı? Huzur medeniyetinin özelliklerinden bahseder misiniz?
— Prof. Dr. Bahadır: Aslında bu soru aynı zamanda cevap niteliği taşımaktadır. Elbette ki huzur toplumu, yapısı gereği sahip olduğu erdemlerin doğal bir sonucu olarak huzur medeniyetini kurabilir. Zira her ikisinin de temel dinamikleri aynı kaynaklardan beslenir. Her ikisinin de özünde adalet, dürüstlük, kardeşlik, yardımseverlik, saygı, sevgi, dayanışma, paylaşma, vb. çoğaltılması mümkün günümüz tabiriyle “pro-sosyal davranışlar” hüküm sürer. Huzur medeniyetinin temel niteliği, “ben merkezci” yerine “biz merkezci” bir karakter taşımasıdır. Başka bir ifadeyle huzur medeniyetinde hakkaniyet prensibine uygun düşecek şekilde kişisel menfaatler yerine toplumsal menfaatler öncelenir. Bu nitelik, Farabi’nin “Medine-i Fazıla” (Erdemli Şehir) tanımıyla örtüşür. Ona göre her insanın tabiatında mükemmellik ihtiyacı mevcuttur. Bu köklü ihtiyaç kendi başına değil, ancak yardımlaşarak karşılanabilir. Bu da ancak birbiriyle yardımlaşan birçok insanın bir araya gelmesiyle gerçekleşebilir. İşte, “erdemli toplum”, bu yardımlaşmayı gerçekleştiren toplum; “erdemli şehir” ise, insanların birbirlerinin mutluluğu için yardımlaştığı şehirdir.
Huzur medeniyeti, gerçekleşmesi mümkün olmayan hayali bir medeniyet türü değildir. İçgüdüsel ham tabiatını olumlu yollara kanalize edebilen, davranışlarında dini-manevi değerleri ölçü alabilen bireylerin oluşturduğu her toplum, huzur medeniyetini kurmaya adaydır. Nitekim her şeyini muhacir kardeşleriyle paylaşacak kadar samimi ve yardım sever bireylerlerin yaşadığı Hz. Peygamberin toplumu, kısa bir süre içerisinde huzur medeniyetini tesis ederek “Asr-ı Saadet” kimliğiyle sonraki toplumlara model olmuştur. Kuşkusuz bu model sonraki asırlarda tüm boyutlarıyla gerçeklik kazanamamıştır. Bununla birlikte huzur medeniyeti kurma çabaları sürüp gitmiştir. Endülüs/İspanya Medeniyeti, Selçuklu Medeniyeti ve Osmanlı Medeniyeti birçok yönüyle söz konusu çabalara örnek teşkil edebilir. Ne yazık ki sekülerizmin hüküm sürdüğü modern dünyada bu tür çabalara rastlamak oldukça zordur. Zira huzur medeniyetinin ön koşulu olan biz merkezci karakter yerine benmerkezci anlayış gittikçe güç kazanmakta ve ferdiyetçiliğe yöneliş hızlanmaktadır. İnsanlar artık beraber değil, yan yana yaşamayı yeğlemektedir.


— İlkadım: Eklemek istediğiniz düşünceleriniz var mı?
— Prof. Dr. Bahadır: Bir-iki cümle ile ifade etmek gerekirse, modern insan geldiği nokta itibarıyla anlam arayışı içerisinde çaresizce çırpınmaktadır. Şüphesiz özlediği huzura yeniden kavuşabilmesi, kaybettiği dini-manevi geleneksel temellerine yeniden yönelerek günümüze ışık tutabilecek yeni dersler çıkarmasına bağlıdır. Kendi adımıza konuşacaksak İslam Kültürünün geleneksel arka planı, özlediğimiz huzurun tesisi için hem günümüze, hem de geleceğimize cevap verebilecek güç ve zenginliğe sahiptir. Yapmamız gereken şey, bu köklü geleneği okunması gerektiği gibi okumaktır. Bu noktada hayata bakışımızı ciddi anlamda yeniden gözden geçirmeliyiz ve yeni eğitim stratejileri geliştirmeliyiz. Bu umutla geleceğe bakıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Saygı ve muhabbetlerimle.

Yazar:RÖPORTAJ: Salim GÜNEŞ

Köşe:Kapak röpörtaj

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ilkadimdergisi.net/node/289