Hit (3120) M-1651

Matbaa Osmanlıya Geç mi Geldi

Yazar Adı : İlim Dalı : Basın
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2010-03-16 Güncelleyen : /0000-00-00

Matbaa Osmanlıya Geç mi Geldi?

Matbaa Osmanlı’ya geç mi geldi?” sorusuna muhatap olduğumuzda cevabımız, aceleden verilmiş bir hüküm olarak ‘evet’ olmaktadır. Çünkü ders kitaplarımız ve diğer kültür kitaplarında öyle okuduk. Bunun sebebi olarak da İslam ileri sürüldü. Fakat aşağıda zikredeceğimiz sebeplerden dolayı, bu soruya kolayca “evet’ denemeyeceğini göreceğiz, Bu sebepleri başlıca iki kısımda ele almayı uygun buluyoruz. Fakat önce “Türkler, matbaayı biliyorlar mıydı?” sorusunun cevabını bulmalıyız. Tarihi kaynaklarda bu konu nasıl yer almaktadır?

TÜRKLER MATBAAYI BİLİYOR MUYDU?
Türkler matbaayı Orta Çağ’dan beri bilmektedirler. Bu konuda B. Lewis’ in ifadesi aynen şöyledir: “Bir bakıma matbaa, yüzyıllardan beri Türklerce biliniyordu. (...) (14. yüzyıldan) önceki bir tarihte de Çin sınır topraklarındaki Türk boyları Uzak Doğuda yaygın olan tahta basmanın bir türünü kullanmışlardı.”Matbaayı Türklerin 9. asırdan beri kullandıkları hakkında Y. Öztuna şöyle diyor:

“9. asırdan beri Büyük Türk Hakanlığının Uygur döneminde Türkler, matbaa kullanıyorlardı. 1902’den itibaren arkeologlar, Uygurların bastığı yüzlerce Türkçe kitabı, Doğu Türkistan’da kumlar altından çıkarmaya başladılar.”

14. asırda Çinli, Türk ve Korelilerin, -Uzak Doğuda- kullandıkları klişe baskısı, Hollanda’ya girdi; fakat gelişemedi. 1444’de Gütenberg, bu baskıdan ilham alarak sökülüp takılan harfler kullanmaya başladı. Aslında, bu madeni harfler, ilk olarak 1041’de Çin’de dökülmüştü. Gutenberg buradan almıştır.

Fakat Batılı, matbaayı bulma ve onu geliştirme şerefimi Gutenberg’e maletmektedir. Bu husus, bizdeki bütün kaynaklarda böyle gibidir. Aslında Gutenberg’in ne hayatı hakkında, ne de basımcılığı hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Matbaası hakkındaki bütün bilinenler ise, sadece “kabul”e dayanmaktadır.

“Kitabın Tarihini yazan Labarre, Gutenberg hakkında şöyle diyor: “Bu hayat pek iyi bilinmemektedir.”Yaptıkları hayatından da az bilinmektedir. Ona mal edilen basımların hiçbirinde adres ve tarih yoktur (...), bu ml etmelerin, muhtemel ile şüpheli arasında gidip geldiğini belirtmekle yetinelim.”

Matbaayı Türklerin daha önceden kullandıkları tesbit edildiğine göre, acaba, aynı insanlar bu aletleri daha sonra niçin kullanmadılar? Kullanmamaları için bir sebep var mıydı? Bizdeki bir kısım yerli ve yabancı yazarlar, buna yine “İslam” demektedirler. Bu iddianın yarı resmi yayınlara girdiği hakkında Lewis’ in adı geçen eserine bakılabilir (s.51).

Matbaaya karşı çıkılması ve bunun İslam’dan kaynaklandığı iddiasının doğru olmadığını N. Berkes de itiraf etmektedir.

Ayrıca şunu da ilave etmektedir:

“(...) Bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur: Matbaacılığa karşı konan sınırlamalar şeriatten değil, Osmanlı Devlet sistemine özgü sınırlamalardan gelmiştir. (...) yi bir gelişme sayılan bu iş “şeriat tarafından engellendi” diyerek yargı vermek kolay, fakat her zaman doğru olmayan, bilime aykırı bir tutumdur.”

A. Kabacalı’ nın ifadeleri daha da açıktır: “Matbaanın açılmasına din bilginlerinin karşı çıktığına ilişkin herhangi bir belgeye rastlanmamaktadır.(...) Özellikle topluma zararlı kişilerin uyarılması için, din kitaplarının basılması gereği üzerinde durulmaktadır. Tersini savunan yazarların hiçbiri, tarihi bir kaynak gösterememektedirler.

Bu hususları kavradıktan sonra, Osmanlı, matbaayı niçin geç kullanmaya başlamıştır? Bunun, batıya ve bize ait sebeplerini incelemeye geçebiliriz.

A-BATI’YA AİT SEBEPLER:
1. Böyle bir iddia, geçmişte ve günümüzde, ciddi boyutlara varan İslam ve Osmanlı düşmanlarının çıkardığı bir iddiadır. İddiayı ileri sürenlerin batıya taraftarlıklarından dolayı hemen ‘evet’ denemez.

2. Yukarıda da bir nebze temas edildiği gibi, tarihe, ilme ve Islama taban tabana zıt bu iddiayı, ilk olarak ortaya atan yazar Thomas F. Carter’dir. Buna karşılık bir başka batılı yazar John K. Birge ise bu iddianın doğru olmadığını belirtir. Yazar bu kanaate, İbrahim Müteferrika’nın eserlerini incelemek suretiyle varmıştır.

3. Türkiye’ye matbaa, bütün kaynaklarda ittifakla kaydedildiği üzere İspanya’dan kaçan Yahudi göçmenler eliyle gelmiştir ve ilk basılan kitap 1494 tarihlidir. Bir başka yazar ise, kayd-ı ihtiyatla, “1481 ‘de İstanbul musevileri arasında matbaa kurulmuştu” der. Sadece bir müşahit olarak, yine bir batılının eserinden bir cümle nakledelim. İfadesi aynen şöyle:

“Matbaacılık sanatı onlarda birkaç asırdan beri mevcuttur. Memlekette mevcut matbu kitaplar buna bir delil teşkil etmektedir (...). Bu kâğıt o kadar incedir ki, yalnız bir yüzüne basmak mümkündür.”

Takip eden seneler içinde, önce Rum azınlık, ardından Ermeniler kendi dilleriyle baskı yapmaya başladılar.

4. Aynı tarihlerde, batıda kurulan matbaalarda Arapça harfli kitaplar basılıyordu. Baskı tekniği zayıf ve tashih eden olmadığı için korkunç hatalar oluyordu. Buna rağmen III. Murad, kendi zamanında batıda basılan bu tür kitapların İstanbul’da satılmasına izin vermişti. Üstelik bu izin yabancılar için verilmişti.

5. Hatta bu ferman, H- 996 (M. 1594) tarihinde Roma’da basılan Kitab-u Tahrir-i Usuli’l-Oklid adlı eserin baş tarafına konmuştur.

6. Bu iddiayı günümüzde dile getirenlerin dayandıkları hayal mahsulü bir fermana göre “baskı işiyle uğraşanların katli” emredilmiş. Fermanın tarihi olarak da 1483 verilmektedir. Su fermanın varlığını iddia edenler de yine batılılardır. Böyle bir ferman olamaz. Çünkü ferman eğer Osmanlı için ise matbaa henüz tarafımızdan kullanılmadığı için mümkün değildir. Diğer milletler içinse, onlara zaten izin verildiği için doğru olamaz.

7. Bu fermandan bahis açanlar, II. Meşrutiyet devrinde çıkarılan Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nda yazan Karaçun ve Mystakidis isimli iki gayri müslimdir. Katta onlar bile bunun sıhhati (üzerinde durmamışlardır. Aynı mecmuada Efdalettin isimli bir başka yazar ise, bu fermanın, bir vesikaya istinat etmedikçe gerçek kabul edilemeyeceğini yazmıştır.

Yukarıdaki hükmümüzü tasdik eden bir yazarımız şöyle demektedir : “II. Bayezid’ in basım işleriyle uğraşanlar için idam cezası verileceği yolunda bir ferman çıkardığı, Yavuz Selim tarafından da aynı nitelikte bir ferman yayınlandığı öne sürülmüşse de, söz konusu fermanlar bugüne kadar ele geçmemiştir. Aksine II. Bayezid döneminde yahudilerin İstanbul’da ilk matbaayı kurdukları bilinmektedir.”

8- Matbaa mevzuunu doktora tez konusu olarak işleyen araştırmacı Osman Ersoy, bu ferman bahsinden sonra kanaatini şöyle belirtmektedir: “Gerçekten de böyle bir ferman olsaydı, ortada basılmış hiçbir kitabın olmaması icab ederdi. Şunu da ilave edelim ki, Yahudiler, Türkiye’nin birçok şehrinde kitap bastıkları halde bunların sanatını engelleyen hiçbir fermana şimdiye kadar rastlanmamıştır.”

B-BİZDEN KAYNAKLANAN SEBEPLER
1. Matbaanın yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı sırada, batının bütün devletlerinin genelinin kültür durumu, Osmanlı halkının kültür durumuyla kıyas kabul etmeyecek kadar düşüktür.

2. Osmanlı’da okuma-yazma oranı ve evlerde kitap bulundurma oranı yine batı ile kıyas edilemez.

Hatta, Anadolu insanının evinde bulunan kitaplar, Batıdaki kralların kitaplıklarında bile yoktur.

3. Matbaa gibi yeni sayılabilecek bir icadın o tarihte kullanımı henüz yaygın değildir. Hem kağıt imali yetersiz ve üstelik pahalıdır, hem de baskı tekniği henüz müstensihlerin (nüshayı elle yazarak çoğaltanlar) yazmalarından çok hızlı değildir. Haliyle, tenkid yine yersizdir.

4. Osmanlı gibi bir sosyal devlet sadece matbaayı değil, aynı zamanda halkının sosyal refahını da düşünmek ve işsizlik gibi bir meseleye karşı da tedbir almak zorundaydı. Bir batılı sadece İstanbul’da, rakam mübalağalı olsa da, 90 bin hattatın olduğundan bahsediyor.

Hattatların dışında kitapla ilgilenen sahhaflar, gezici kitap satıcıları, müzehhip-mücellitler (süslemeciler-ciltçiler) gibi diğer sınıf insanlar da hesaba katılmalıdır. Osmanlı, bu insanların aileleriyle beraber teşkil edeceği, yüzbinlerce insanı düşünmek durumundadır. Zaten Celali isyanlarıyla çalkalanan bir ülkede, idarecilerin, yeni bir gaile açmak istemedikleri açıktır. Osmanlı devlet erkanının matbaaya biraz çekimser kalmasında, o sırada Musevi-Katolik ve Ortodoks üçgeninin hasıl ettiği bir karmaşanın da tesiri olmuştur. Şöyle ki:

İspanya’dan kaçan Museviler, Katolikliği kabul etmeyenler veya geçici bir süre için kabul edenlerdir. İstanbul gibi bir yerdeki özgür havayı teneffüs etmeye başlayınca, hemen matbaa tesis ettiler. Kısa zamanda Osmanlı ülkesinde bulundukları her yerde matbaa kurdular. Zira, oradaki Katolikler, burada da vardı. Matbaa ile onlara meydan okunmuş oluyordu. Buna karşılık, Katolik Ermeniler de altta kalmamak için matbaa tesisine gittiler. Bu Ortodoks Rumları tedirgin etti, onlarda kendi matbaalarını kurdular.

Türkiye’de matbaanın ilk olarak yahudiler eliyle kurulduğunu kaydeden A. Adıvar, şu bilgiyi de ilave eder: “1627 yılında bir Rum papazı da bir matbaa kurmuştur. Bu matbaanın bastığı ilk eser, “Yahudiler Aleyhinde Küçük Risale”dir.”

Sabatay Sevi’nin 1684’de İzmir’ de ortalığı ayağa kaldıran “Mesihlik” iddiası, bir başka sebep olarak zikredilmelidir. Bu sebeplerin hepsini değerlendiren N. Berkes sonucu şöyle özetler:

“...Baskı sanatı Osmanlı tarihinde yalnızca bir din sonucu değil, kısmen teknik, kısmen ekonomik, kısmen de siyasal bir sorun olmuştur. Matbaanın açılmasına ulemanın karşı koyduğuna dair hiçbir kayıt yoktur.”

5- Matbaanın Türkiye’ye girmesinin gecikmesini tenkit edenler şu önemli hususu gözden kaçırıyorlar. 0 günün bilinen dünyasındaki toplam matbaalar, 1494 tarihi itibarıyla 30, 1728 tarihi itibariyle de 89 merkezde kurulmuştur.

1494 yılına kadar ülkelerin matbaa sayıları: Almanya 5, İtalya 7, İsviçre 2, Çekoslovakya 1, Fransa 2, Macaristan 1, Belçika 1 , Polonya 1, İspanya 1, İngiltere 5, Avusturya 1, Danimarka 1, İsveç 1, Portekiz l’ dir. Görüldüğü gibi toplam 14 ülkede, 30 merkezde matbaa tesis edilmiştir.

Bu rakamları, 1728 yılına kadar getirirsek 0 takdirde bu ülkelere, ABD, Hindistan, Çin, Meksika, Romanya, Litvanya, Rusya dahil edilmek kaydıyla rakam 89 olmaktadır. Üstelik bunların da 37 tanesi yine Osmanlı sınırları içindedir.

6. Gerçekte Osmanlı matbaa ile ilgilenmiş, hatta bu hususta araştırmalar dahi yapmıştır. Bunu da, İbrahim Müteferrika’nın, devrin sadrazamına yazdığı, matbaanın önemini anlatan “Vesiletü’t-Tıbaa” adlı arızasından öğrenmekteyiz. Yine, onun ifadesiyle, kağıt ve matbaa fiyatının pahalı oluşu, matbaanın geç kullanılmasına sebep olmuştur.

Yine burada, o dönem Osmanlı ülkesinde yetişmiş teknik eleman ve yeterli kağıt üretiminin olmamasını hatırlamak gerekecektir. İlk kâğıt fabrikası İbrahim Müteferrika’nın öncülüğünde Yalova’da kurulmuştur. Gerçi daha önce Amasya’da ve Bursa’da kağıt imalathanesi vardı ise de kağıt üretimi matbaalara yetmeyecek kadar kısıtlıdır, yetersizdir.

Ayrıca bir de gayri müslim insanlara bizim dini eserlerimizin baskısını emanet etmek ne derece doğru olurdu? Osmanlı devleti bu ve diğer bütün ihtimalleri düşünmüş ve ona göre matbaanın gelişmesinde çok fazla teşvikçi olmamış ve bir sosyal patlamayı böylece önlemiştir.

Burada bir hususa daha açıklık getirmek gerekir diye düşünüyoruz. İnsan mizacı gereği her yeniliği önce şüphe ile karşılar ve menfaatine bakan yönüyle değerlendirir. Toplumlar da böyledir. Belli bir geçmişi, yerleşik bir düzeni ve müesseseleri olan her toplum, alıştığı ülfet perdesini kolay yırtamaz ve yeniliklere hemen adapte olamaz. Osmanlı, bunun istisnası değildir.

AVRUPA’DA MATBAAYA TEPKİLER
Avrupa’da matbaaya değişik tepkiler gelmiştir. Batı bu tepkileri gözardı edebilmek için bunları başkalarına maletmekle kendini temize çıkarmayı uygun bulmuş gibidir. Veya yemekte fazla atıştıran kör gibi, karşısındakini de kendi terazisinde tartmıştır.

Mesela, Fransa’da matbaa yaygınlaşmaya başlayınca, kitapları elle çoğaltan müstensihler, bunları parlamentoya şikayet etmişler, onların şikayetini haklı bulan parlamento, bir müddet matbaaları kapatmıştır.

1476’da İngiltere/westminister’ de ilk matbaayı kuran William Caxton, ilk eserini basması üzerine rahiplerin tepkisiyle karşılaşmış ve dinsizlikle itham edilmiştir. Aynı devirde halk, okuma ve yazmaya düşkün olmasına rağmen, idareciler, matbaacılığa karşı daima düşmanca tavır içinde olmuşlardır. 181 6’da İngiltere’de dantel makinesinin mucidi Heatcoat’ ın Loughborough’ daki fabrikası, elle dantel ören işçiler tarafından yakılmıştır.

İtalya da bu tepkiyi gösterenlerden bir diğer ülkedir. Orada da Urbino kralı Federiqo, basılmış kitabı bulunmaktan utanç duyan biridir.

Rönesans, batıda bilgi ve düşüncenin basım vasıtasıyla yayılmasını teşvik etmiş lakin, hemen her zaman gerek kilise ve gerekse devlet, 16 ve 17. yüzyıllarda basımı köreltmeye çalışmıştır. Basım işi, bir kaç idealist sanatkar aile tarafından desteklenmiştir.

1782’de Fransa’da pekli kumaş dokuyan makinelerin icadını Lyon’ lu işçiler kabul etmemişler, bu makineler ve mucidi aleyhinde miting tertip etmişlerdir. Makinayı tahrip etmek isteyenlerin önüne askerlerle zor geçilebilmiştir.

“Görülüyor ki, Batıda muhtelif devirlerde ve çeşitli sahalarda yenilik hareketlerine karşı direnmeler olmuştur. Sonraki yüzyıllarda bile Avrupa medeniyetinin ne kadar müşkillerle ilerlediği ve taassubun ne derece engel teşkil ettiğine dair çeşitli misaller vermemiz mümkündür.

Bütün milletlerde bu tür vakıalar olmuştur ve bunlar da ‘kültür değişmeleri’ açısından normal karşılanmalıdır.

Yazımızı merhum Ziya Paşa’nın hal-i pür melalimizi tasvir eden şu kıtasıyla bitiriyorum:

İsnad-ı taassup olunur merd-i gayura
Dinsizlere tevcih-i reviyet yeni çıktı.
İslam imiş devlete pa-bend-i terakki
Evel oğul idi iş bu rivayet, yeni çıktı.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :