Hit (4673) M-1498

Ahmed er Rifainin İtikadi ve Kelami Görüşleri

Yazar Adı : Ahmed er Rifai Seyyid Ahmed b. Ali İlim Dalı : Yazar Hakkında
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Yazar Tanıtım
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-06-25 Güncelleyen : /0000-00-00

Ahmed er-Rifâî’nin İtikadi Ve Kelâmi Görüşleri(Hayri KAPLAN - İsmail ŞIK)

Gerek düşünce gerekse diyalog temelinde duygu ve tecrübe yönünü ihmal edecek derecede dinin inanç veya amel konularıyla ilgili metodik ve teorik tartışmalarla ömrünü geçirmek yerine, bu konularda gerektiği kadar bilgiye sahip olarak dinin zengin pratiklerini hem kendisini hem de toplumu eğitecek, başkalarına da örnek olacak tarzda gerçekleştirmeyi hedefleyen, inanç konularını duygu ve mistik düşüncelerle bezeyerek “Allah’ı insanlara, insanları Allah’a sevdirme” prensibini göz önünde tutan sûfîlerin bir kısmı bu düşüncelerini savunma yahut açıklama amaçlı tasavvufi eserler kaleme almışlardır. Kendileri eser yazmamakla beraber sözleri ve menkıbeleri nakledilen tasavvuf önderleri- nin, nazım veya nesir, risale veya hacimli kitap tarzında eser/eserler kaleme alan sûfî büyüklerinin, tasavvuf yolunu tanıtırken ve bu yola davet ederken öncelikle sahih/düzgün/sağlam bir inancın gerekliliğini vurguladıkları görülür.

Bu bağlamda, tasavvuf önderlerinin “sûfî itikâd-nâmeleri” diyebileceğimiz metinleri, ya müstakil eserler ya da eserlerin bir bölümü olarak nesir veya nazım şeklinde ortaya koymaları, konuya önem ve ciddiyetle yaklaştıklarını göstermektedir. Bu itikâdnâmelerin, sûfîlerin bağlı olduğu itikâdi mezheplerin görüşleriyle ne derece örtüştüğünün belirlenmesi, ayrıca bu konuda kalem oynatan sûfîlerin metinleri arasındaki karşılaştırmaların bilimsel kriterlerle değerlendirilmesi, sadece tasavvuf tarihinin değil, genel anlamda İslâm düşünce tarihinin de bazı veçheleriyle daha çok aydınlanmasını, daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Tasavvuf literatüründe bu konuyla ilgili çok sayıda kaynak mevcut olmakla beraber, belki de bunların büyük bir kısmının henüz yazma halde bulunması nedeniyle, üzerlerinde çok fazla çalışılmadığı söylenebilir. Basılı veya yazma haldeki bu kaynaklar, araştırmacıları beklemektedir. Bu kabilden olmak üzere, Eş‘arî mezhebine bağlı Ahmed er-Rifâ‘î’nin (512-578/1118-1182) yazdırdığı itikâd metinlerini incelemeye tabi tutarak, sözü geçen konuyla ilgili çalışmalara bir nebze katkıda bulunmayı amaçladık. Onun soy ve tasavvuf silsilesi/silsileleri, hayatı, sözleri, öğretileri, menkıbeleri ve eserleri hakkında bilgiler sunan müstakil biyografik eserler yanında, biyografisine yer ayıran çok sayıda klasik/tarihi çalışma mevcuttur.1 Ahmed er-Rifâ‘î’nin günümüze ulaşan ve çok da hacimli olmayan eserlerinin oldukça ilgiyle karşılandığını, tarihi seyir içerisinde Rifâ‘î yolu bağlıları başta olmak üzere tasavvufa ilgi duyan kitleler tarafından zevkle okunduğunu, Arapça veya çeviri halde birçok yazma nüshalarıyla, tekrarlanan baskılarıyla karşılaşıldığını söyleyebiliriz. Bununla beraber onun eserleri üzerinde şerh ve hâşiye türünden klasik çalışmaların çok sınırlı sayıda olduğu görülmektedir.2 Bu hususun, onun sözlerinin gâyet sarih ve anlaşılır olmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Bir divan halinde toplanacak sayıda olmasa da şiirleri için de aynı durum söz konusudur. Hatta ona ait gösterilen çok sayıda vird/hızb için de aynı durumun geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Makale çalışmamıza konu olan itikâd metinleri üzerinde de herhangi bir klasik çalışma tespit edemedik. Günümüzde çeşitli kollarıyla devam etmekte olan Rifâ‘î yolunun piri Seyyid Ahmed er-Rifâ‘î, özellikle tasavvufun inanç ve uygulamalarla ilgili konularındaki tutarlı, ölçülü, belirgin, kolay anlaşılır sözleri ve tavırlarıyla dikkati çekmektedir. Eserlerinde ve vaazlarında yeri geldikçe itikâdî konulara değinmekle beraber, özet ve derli toplu müstakil bir metin imla ettirerek, kendisinin ve bağlılarının Ehl-i Sünnet çizgisini izlediğini resmen ilan etme durumunda kalmıştır. Burada, öğrencilerinin ısrarlı taleplerine, yaşadığı dönem ve bölgedeki çeşitli mezhep ve fırkaların şahsına yönelik eleştirilerine veya meraklarına cevap verme, kendi zamanındaki ve sonrasındaki tabilerinin veya tabi adaylarının bu konudaki ihtiyaçlarını veya tereddütlerini giderme, inanç boyutunun tasavvufî yaşantıdaki önem ve konumuna dikkat çekme, gerçek dışı, zararlı veya tehlikeli gördüğü kasıtlı-kasıtsız bazı söz, iddia ve uygulamaların tasavvuf bünyesinde açacağı menfi durumları bertaraf etme vs. akla gelen sebeplerden bazıları olarak belirtilebilir. Ahmed er-Rifâ‘î’nin itikâdi görüşlerini, sohbet ve vaazlarının yer aldığı eserlerde itikâdi meselelere ayrılmış müstakil başlıklar (ki bu başlıklar derleyen veya yayınlayanlar tarafından sonradan belirlenmiştir) altında veya herhangi bir konuyu işlerken araya serpiştirilmiş şekilde bulmak mümkündür. Çalışmamızda temel aldığımız itikâd metinlerine gelince, rivâyete göre ölümünden sekiz sene önce 570/1174-1175 yılında, Cuma namazı sonrası Ümmü ‘Abide’deki büyük bir dinleyici kitlesine verdiği vaazda “Benim tarikim (yolum) temiz bir akîde, mamur bir kalp, dünya ve âhiret isteklerini terk edip, Allah için Allah’a yönelmektir.” der. Vaazı sona erdiğinde Yakub b. Kerrâz “Seyyidim! Keşke bizim için akîde hakkında bir yazı yazdırsanız da, biz ve sonraki müridleriniz o yazıyı esas alsalar!” diyerek talebini dile getirir, bunun üzerine Ahmed er-Rifâ‘î, onun bu talebini kabul ederek, kağıt ve divit emreder, “Yazınız!” deyip akîdesini ifade eder. Bu metin Ahmed er-Rifâ‘î’nin torunu olan İzzüddin Ahmed b. Abdurrahîm es-Sayyâd’ın (ö.670/1271) el-Ma‘ârifu’l- Muhammediyye fî’l-Vazâifi’l-Ahmediyye adlı eserinde ve bu eserden naklettiği anlaşılan Ebu’l-Hasan Ali b. Hasan b. Ahmed el-Vâsıtî’nin (ö.733/1333) Hulâsatü’l-İksîr fî Nesebi Seyyidinâ el-Ğavsi’r-Rifâ‘iyyi’l-Kebîr adlı kitabında yeralmaktadır.3

Ayrıca, talebesi (daha sonra halifesi) ve damadı olan Mümehhedü’d-Devle Abdurrahîm b. Osman’ın (ö.604/1208), dayısı Ahmed er-Rifâ‘î’ye “İnsanlar akîdemden sual ediyorlar, onlara ne söyleyeyim?” diye sorması üzerine sözlü olarak aktardığı ve “Bizim itikâdımız ve mezhebimiz budur. Senin ve size bağlananların itikâdı bu olsun, takva sahibi selefin itikâdı budur.” dediği bir metin daha vardır. Bu metin, diğer metinin yaklaşık yarısı hacmindedir.4 Çalışmamızda bu iki metnin yanı sıra, el-Burhânü’l-Müeyyed adlı eserinden de yararlanılmıştır.

1. Ahmed er-Rifâ‘î’nin Hayatı ve İlmi Kişiliği

Bazılarınca, yaşadığı dönemin dört büyük kutbundan biri olarak nitelendirilen Ebu’l-Abbas Ahmed b. Ali er-Rifâ‘î, Irak’ın Vâsıt bölgesindeki Ümmü ‘Abî- de’ye bağlı Hasen köyünde dünyaya gelir. O, henüz yedi yaşındayken babası Seyyid Ali b. Yahya (ö..519/1125 ) Bağdat’ta ölür. Ahmed er-Rifâ‘î o yaşlarday- ken Kur’ân’ı ezberler, kıraat ve tecvid dersleri alır. Dayısı Mansur el-Batâihî (ö.540/1145), annesi ve kardeşleriyle birlikte onu yine Vâsıt bölgesinde yer alan Nehrudaklî’ye, kendi ikametgâhına getirerek himayesi altına alır. Daha önce gördüğü manevi bir işaret gereği onu Vâsıt’a götürüp akli ve nakli ilimlerde yetiştirmesi için Ebu’l-Fadl Ali el-Vâsıtî’ye (ö.539/1144) teslim eder. Yirmi yaşına ulaştığında hocası ona dini ilimlerde mezun olduğunu gösteren umumi bir icâze verir, tasavvufta da mezun olduğunu göstermek üzere kendi tarikat hır- kasını ona giydirir, ona “Ebu’l-‘Alemeyn” lakabını verir.

İlim öğrenimini tamamlayıp icâzesini alan Ahmed er-Rifâ‘î Vâsıt’ta ders vermeye başlar. Ölümünden bir sene önce dayısı onu yanına çağırır, tarikat hırkasını giydirir, idaresi altındaki hanegâhlar ve tekkelerin şeyhliğini ona verdiğini belirtir, naibi olarak Ümmü ‘Abîde’deki tekkesinde irşâd postuna oturtur ve kendi müridlerinin ona biat etmelerini vasiyet eder. Ahmed er-Rifâ‘î o sırada 28 yaşındadır ve kısa sürede sayısı binlere varan insana ders verir ve ömür boyu bu irşad ve tâlim işine devam eder.

Hicri 555 (miladi 1160) yılında yaptığı haccın ardından Medine’de Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret esnasında vuku bulan “el öpme” menkıbesi meşhurdur. Kendisi kevnî kerâmetlere önem vermese de hakkında yazılan eserlerde birçok kerâmetinden söz edilir. Bunların bir kısmı rivâyet zincirine dayalı olarak, bir kısmı ise kaynak gösterilmeden aktarılır.

Kendisi ve aile fertleri son derece mütevazi bir hayat sürmekle birlikte, ayni ve nakdi kendisine ulaştırılan hediyeleri, bağışları ve vakıfları, her gün binlerce kişinin ziyaret ettiği ve çok sayıda müridinin ikamet ettiği tekkenin ihtiyaçlarına harcadığı belirtilir.5

Diyaloglarında kendisini kastederek (Irak şivesiyle-lehçesiyle “el-Lâş” yani “el” ism-i mevsul olmak üzere: “ellezi lâ-şey’” şeklinde) “lâ-şey” (değersiz, hiç) ve “Ühaymed” (Ahmedcik) diye niteleyen Rifâ‘î, bir ay kadar devam eden ishal rahatsızlığı ardından 22 Cemaziyelevvel 578/23 Eylül 1182’de vefat eder. Kabri Vâsıt bölgesinde, Basra-Bağdat yolu ortasında bulunan ‘Ammâre yakınındaki Rifâ‘î kazasının 30 km. uzağındadır.

2. Ahmed er-Rifâ‘î’nin İtikâdi ve Kelâmi Görüşleri

Ahmed er- Rifâ‘î’nin tasavvuf anlayışına göre itikâdi konuların doğru ve sağ- lıklı bir şekilde anlaşılması, kavranması çok önemlidir. O, öncelikle dini konu- larda bilgilenmeyi, ibadetlerle ilgili hükümleri öğrenmeyi emreder, ilmiyle amel eden âlimleri överek onları veli ve mürşid olarak niteler, ilim meclislerini sülûk ve riyazetten üstün görür.6 Dini yaşamın her alanında olduğu gibi burada da niyetin ve samimiyetin çok önemli olduğuna dikkat çeker.7 Ahmed er-Rifâ‘î halifelerine şöyle der: “Mübtedilere ve müridlere akâid ilmini öğretin! Çünkü o, marifetin merdivenidir, akîde bilgisinden uzak olan kişi Allah’tan perdelidir.”8 Rifâ‘î’ye göre akıl ve dinin, zâhir ve batın gibi, birbiriyle iç içe ve örtüşür tarzda birlikteliği kaçınılmazdır, bunun en güzel yolu da söz, fiil, hal ve ahlâk açısından Peygamber’i örnek almaktır. Veliliğin son mertebesi Hz. Peygamber’in ahlâkıyla ahlâklanmak, haliyle hallenmektir. 9 Sûfî her hususta kendi söz, iş ve durumlarını Kur’ân ve sünnete uygun kılmakla yükümlüdür.10 Bu hususta aklın önemi büyüktür ve dünya ile âhiret şu iki kelime arasındadır: Akıl ve din.11

İbadetleri yerine getirmekle uğraşmak yerine zât ve sıfatlar hakkında konuşmaya dalan sözde sûfîleri zındıklığa en yakın insanlar diye niteler ve yaşlı kadınların imanı gibi tereddütsüz, şüphesiz ve teslimiyete dayalı bir imanı tavsiye eder. Mutlak anlamda vahdet iddiasında olanları, şatahat söyleyenleri yerer.12 Hallâc’ı yanılgı içerisinde ve vuslata erişmemiş birisi olarak görür.13 Vahdet ilmi, felsefe ilmi denilen türden bilgileri ayak kaydırıcı bilgiler olarak niteler.14

Şimdi, onun itikâdi ve kelâmi görüşlerini, ilâhiyyat, nübüvvet ve ahret olmak üzere üç ana başlık altında değerlendirilmeye çalışılacağız.

2.1. İlâhiyat

Ahmed er-Rifâ‘î’ye göre, tevhid cümlesiyle en özlü şekilde ifadesini bulmuş olan ve İslâm inancının temelini oluşturan tevhid anlayışı, yine tenzih içerikli kısa formülle şöyle ifade edilebilir: “Kadim olanı sonradan var olandan ayrı tutmak” veya “Hakk’ı halktan (yaratılmışlardan) tenzih etmek” yani varlığı açısından olduğu gibi her açıdan O’nu bağımsız, tek ve eşsiz kabul etmek.15 Allah’ın bir olduğunu inanarak söylemenin ardından gelen en büyük nimet ise şüphe ve tereddüt karanlıklarından korunarak, Hz Peygamber’e tabi olmak ve onun kerem sahibi sahabilerinin izinden gitmektir.16 Buna göre, gerçek anlamda tevhid Kur’ân’ı ileten, açıklayan Hz. Peygamber’in öğretisinden kazanılabilir ve bunun için de onun ashabının örnekliğine ve kaynaklığına ihtiyaç vardır.

Ahmed er-Rifâ‘î öncelikle Allah’ı tanıtma işlemi ile akîdesine başlar. Ona göre Allah’ın varlığı, diğer mahlukatın varlığına benzemediği gibi, yakınlığı da cisimlerin ve diğer mahlukatın yakınlığına benzemez.17 Ahmed er-Rifâ‘î tenzih hususundaki titizliğinin yanı sıra tanrı-insan ilişkisi açısından yakınlık kavramına vurguda bulunarak tanrı aşkınlığını ,tanrıyı inasandan uzaklaştıran bir niteliğe büründürmemiştir.

O, tevhidi Allah’ın zâtı, sıfatları ve fillerindeki birliği manası ile aldığı gibi, hiçbir varlığa benzememesi anlamında da almaktadır. Allah kemiyet olarak tek olduğu gibi keyfiyet olarak da tektir. Onun sonradan var edilmişlerle fiil, sıfat ve isimlerinde benzeşmesi düşünülemez. Ahmed er-Rifâ‘î bu noktada vahdetin mutlaklığını vurgulamış, O’nun zâtı, sıfatları ve fiilleri noktasındaki birliğini sadece kemiyet yönünden değil, aynı zamanda keyfiyet yönünden de ele almıştır.18

Bilindiği üzere, İslâm düşünürleri arasında mevcut olan felsefi yaklaşımlarda varlık kategorileri arasında değişmez kesin sınırlar vardır.19 Varlık, vâcip, mümkin ve muhal olarak olarak üç kısımda değerlendirilir.20 Bu açıdan Ahmed er-Rifâ‘î Allah’ın varlığını anlatırken varlığın bu kısımlarına ve onlarda bulunan özelliklere değinmiştir. Ona göre tüm varlıkların bir sonu ve zıddı vardır. Varlıklar zıtlarıyla karşılaştırılarak bilinir, tanınır ve kavranırlar. Allah’ın ise hiç bir zıddı yoktur ve varlığı ebedidir. Bununla birlikte, tüm yaratılmışlara yakındır.21

Allah’ı tasavvur etme noktasında Ahmed er-Rifâ‘î’nin konuya kelâmi bir bakış açısı getirdiğini, bunu yaparken de cevher, araz vb. kelâm ve felsefinin kullandığı terimlerden faydalandığını görmekteyiz: “O, evvel’dir, âhir’dir, cisim değildir zihinde tasavvur olunamaz, cevher değildir tarif edilemez ve ölçülemez.”22 Bilindiği gibi cisimler için bölünmeyi kabullenme özelliği kaçınılmazdır. “O, cevher olmadığı gibi cevherler de onda yer edemez, arazlardan da halidir. O, evveli olmayan anlamında kadimdir, başlangıcı olmayan anlamında ezelidir. Varlığının sonu olmayan anlamında ebedidir. Zamanla sınırlı olmayan anlamında bâkidir. O’nun hakkında bir son, bir bitiş, bir yok oluş düşünülemez.”23 O, mubdi ve muiddir, vâhid , kadîm ezeli ve münferiddir.24

Allah hakkında elde edeceğimiz bilgilerle ilgili olarak ancak izin verilen kadarına ulaşılabilineceğini söyler. Ona göre Allah’ın zâtı ile ilgili bildiğimiz şeyler (bilgilerimiz), onun bize bildirdiği ve bizim için takdir ettiği bilgilerdir. Biz onun bize bildirdiğinin ötesinde bir şeyi bilemeyiz. Ancak O’nun bize verdiği bilgiler kadarını bilebiliriz. Nitekim, “(O) Zâtı hakkında onlara (insanlara) şu bilgileri haber verendir: O birdir; hiç bir ortağı yoktur. Tek’dir (ferddir), eşsiz’dir; hiç bir benzeri yoktur. Münferid (her yönden benzersiz olandır) dir, hibir dengi yoktur. Her şey O’na muhtaç, O ise hiç bir şeye muhtaç değildir.25 Aynı zamanda ona göre Allah, hiç bir varlığa benzemediği gibi, hiç bir varlıkta O’na benzemez. Yani hiç bir şey O’nun benzeri olmadığı gibi, O da hiç bir şeyin benzeri değildir.26 Allah, birdir, tekdir, eşizdir, zıddı ve dengi yoktur.27

Ahmed er-Rifâ‘î’ye göre Allah’ın sıfatları akli değil hakikidir.28 Allah, bu sıfatları ile bilinir; “Allah, bütün mahlukata sıfatlarıyla zâhir olmuştur. Bu O’nun zâtının değil, sıfat ve isimlerinin bir tecellisidir. Dolayısıyla, O’nun zâtında, ne zâtından başkası mevcuttur, ne de zâtından başka bir şeyde O’nun zâtı mevcuttur. Değişmekten ve halden hale geçmekten münezzehtir. Bununla beraber kemal sıfatları açısından da kemal artışına muhtaç olmaktan uzaktır.”29

Ahmed er-Rifâ‘î, Allah’ın zâtı hakkında Kur’an ve sünnette geçen bilgileri verdikten sonra sıfatlarını sayarak O’nun zâtını tanıtmayı amaçlar:“O, diridir (hayydır), kudret sahibidir (kadirdir), cebbardır (güc ve kuvvet sahibidir), O’nun hakkında ne aciz kalması ne de güç yetirememesi düşünülemez. O’nu ne bir uyku, ne de uyuklama hali tutmaz. Ne fena yani yok olma (son bulma), ne de ölüm O’na arız olmaz. Hükümdarlık ve sultanlık sahibi, izzet ve büyüklük sahibidir.”30

O’na göre Allah’ın sıfatları, zâtı ile kaim ve ezeli sıfatlardır: “O’nun iradesi zâtı ile kâimdir (:ayrı değildir; sınırsız ve sonsuzdur, ezeli ve ebedidir). Dolayısıyla, ezelde O’nun takdir ettiği zamanlarda varlıkların vücuda gelmesini irade buyurmuştur. Ve o varlıklar da, yine O’nun ezelde irade buyurduğu gibi –ne vaktinden önce, ne de sonra gecikmeli olmadan (takdir buyurulan)- zamanlarında vücûda gelmişlerdir.”31

Ahmed er-Rifâ‘î, aynı zamanda Allah’ı ilah vasfının zıddına olan tüm olumsuz sıfatlardan tenzih etmektedir. Eksiklik, noksanlık ve acizlik vasfının ilah olanla bir anılamayacağını dile getirmektedir. Çünkü Allah, Kur’an ve sünnette kendisini kâmil ve noksansız olarak vasıflandıran sıfatlarıyla bildirilmiştir. 32

Ahmed er-Rifâ‘î’ye göre Allah’ın sıfatları zâtının ne aynısı ne de gayrısıdır.33 Allah’a ait bu sıfatlar, O’nun zâtından varlık olma yönleriyle ayrı değillerdir fakat anlam olarak zâtından farklıdırlar.34 Allah, hayy(diri), âlim (bilen), kadir (kudret sahibi), murid (dileyen), semi’ (işiten), basir (gören), mütekellim (konuşan) sıfatlarına sahip olduğuna göre, sadece (sırf) zât değil, (aynı zamanda) hayat, ilim, kudret, irade, işitme, görme ve konuşma sıfatlarına sahip “zât” tır.35

Allah’ın iradesini açıklarken, insan filleri açısından tam bir kaderci anlayışta olmamakla beraber O’nun iradesini her şeyin üstünde gören yaklaşımı, Ahmed er-Rifâ‘î’nin şu sözlerinde belirmektedir: “O dilemediği zaman hiçbir şey olmaz. Hiçbir şey O’nun dilemesinin dışına çıkamaz. Dilediğini yapan, eden O’dur. Hükmünü geri çevirecek, kazasına engel olacak bir şey de yoktur.”36 Tüm mahlûkat, O nasıl belirlemişse, hiç bir değişiklik olmaksızın O’nun ilmine uygun olarak vuku bulmuştur. Bütün işleri tedbir eden (tertip eden, düzenleyen, hazırlayan, yöneten, evirip-çeviren.) O’dur. Fakat bu “tedbir ediş” düşünmeye ve zamana bağlı gerçekleşen bir şey değildir. Bu yüzden, herhangi bir iş O’nu diğerinden alıkoyamaz.37

Tüm varlıklar en uygun ve en mükemmel bir şekilde O’nun fiilleriyle vücûda gelmiştir. O, yaptıklarında hikmet sahibi olduğu gibi hükümlerinde adâlet sahibidir. O’nun adâleti, kulların adâletiyle kıyaslanamaz. Allah’ın fillerinde zulüm yoktur, çünkü birisinin kendi mülkünde tasarrufta bulunması haksızlık olarak tasavvur edilemez. O’nun dışında herhangi bir başkası bu alemde mülk sahibi değildir ki, O’nun alemdeki tasarrufu zulüm olarak düşünülsün. O’ndan başkaları, insanlar, cinler, şeytanlar, melekler, gökler, yerler, hayvanlar, bitkiler, cevherler, arazlar, idrak olunanlar, hissedilenlerin hepsi O’nun kudretiyle; yokluktan varlığa çıkarılmış, bir hiç iken sonradan varolmuşlardır.38

Allah, alemi dilediği için ve yoktan var etmiştir. Ahmed er-Rifâ‘î bunun sebebini şöyle açıklar: “O, ezelde tek olarak mevcut idi ve O’nunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Daha sonra, kudretini açığa çıkarmak, ezeli iradesinde belirlenmiş olanları gerçekleştirmek için, mahlûkatı yaratmıştır. Bu yaratma ezelde gerçekleşen sözünden dolayıdır, yoksa onlara muhtaçlığından, ihtiyaç hissettiğinden dolayı değildir. Nimet vermesi ve ıslah etmesi de bir gereklilikten dolayı değildir. Takdir etme, var etme ve sorumlu tutma ile muttasıftır. Bunları yapması da bir zorunluluktan dolayı değildir.”39

Ahmed er-Rifâ‘î, Allah’ın görmesi ve işitmesi anlamlarına gelen semi ve basar sıfatlarını naslarda geçtiği şekilde kabul eder ve onları izah etmeye çalışır: “O, semî’ ve basîrdir, işitir ve görür. Ne kadar gizli olsa da hiç bir işitilen O’ndan kaçamaz, ne kadar küçük olsa da hiç bir görülen O’na gizli kalamaz. Uzaklık O’nun işitmesine engel olmadığı gibi karanlık da O’nun görmesine mâni olamaz. O’nun görmesi gözbebeği ile, işitmesi kulak ile değildir. Bilmesi kalp ile tutması da uzuv ile değildir. Yaratması bir alet ile olmaz. Çünkü, zâtı mahlukatların zâtlarına benzemediği gibi sıfatları da, mahlukların sıfatlarına benzemez.”40

Allah’ın sıfatlarının tamamı için geçerli olan bu görüş, O’nun zâtının diğer varlıklardan ayrı olduğu gibi mahiyet olarak tüm sıfatlarının da mahlûkattan ayrı olduğunu vurgulamaktadır. Mahlûkatla onun sıfatları arasındaki bir takım benzerlikler (diri olmak, ilim sahibi olmak, işitmek vb.) sadece sübuti sıfatlar açısından vardır. Bu benzerlik aynılığı içermez, sıfatların keyfiyeti farklıdır. Allah’ın diri olması zâtî sıfatlarlarından ezeli (kıdem) ve ebedi olmak (beka) zâtından kaynaklanması ile beraberken, yaratılmış bir varlığın diri olması, sınırlı bir zaman dillimi içerisinde uzun ya da kısalık ifade eden göreli ve sonlu bir diriliktir. Bu dirilik mahlukatın zâtlarının ayrılmazı olmadığı gibi, mahlukattan herhangi bir şeyin yaşam sahibi olması kemâl, bu yaşamın sonlanması veya ortadan kalkması noksanlık olarak da değerlendirilebilir.

Ahmed er-Rifâ‘î, Allah’ın konuşması anlamına gelen kelâm sıfatını şöyle açıklar: “Kendi zâtı ile kaim, ezeli ve ebedi kelâm ile konuşur, emreder, yasaklar, (cennetini) vaad eder, (cehenneminden) sakındırır. O’nun kelâmı mahlûkatın kelâmına benzemez. O’nun kelâmı, cisimlerin birbirine çarpmasından ve havadaki titreşimlerinden oluşan bir ses veya dudakların ve dilin hareketleriyle şekillenen harfler ile de değildir.”41

Kur’an mahluk değildir; yaratılmamıştır. Allah’ın kelâmı O’nun zâtı ile kaimdir. O, ezeli olan kelâm sıfatı ile peygamberiyle konuşmuştur: “Kur’an, dillerle okunur ve Mushaflarda yazılır, kalplerde korunur (ezberlenir). Bununla birlikte Kur’an, Allah’ın zâtı ile kaim (olarak) ezelidir; sayfalara ve kalplere intikali, bir ayrılma, bölünme kabul etmez.”42 Allah’ın konuşması ve bu konuşmanın duyulması aracısız olarak vuku bulmuştur: “Musa(as), ses ve harf söz konusu olmaksızın Allah’ın kelâmını (sözünü), aynen cevher ve araz olmadan sâlih kulların (âhirette) Allah’ın zâtını görecekleri gibi duymuştur.”43

Rifâ‘î’ye göre Allah’ın ilmi sınırsız ve her şeyi kuşatan bir ilimdir. O’nun takdir ettikleri sayılamaz, bildikleri sonsuzdur. O en aşağı yer katmanlarından en yüksek göklere kadar her şeyi ilmi ile kuşatmıştır, her şeyi bilendir. O’nun ilminden, ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey gizli kalmaz. Zifiri gecede, kalın kaya üstündeki siyah karıncanın halini, hava boşluğundaki zerreleri, sırları ve en gizli olanları bilir. Kalplerden geçenler ve içerilerde gizlenenlerden haberdardır.44

Mutezile ve Ehl-i Sünnet’ten Maturidi âlimlerin çoğunda olduğu

Bu çalışmamızda, metotları farklılık göstermesine karşın, tasavvuf ile kelâm ilminin fikir beyan ettikleri ortak konularda aynı sonuçlara, hiç olmazsa yakın sonuçlara ulaştıklarını, aralarında bir çekişme ve zıtlaşma olmadığı gibi, ilk dönem sûfîleri de dahil olmak üzere çoğu sûfî önderlerinin ciddi bir kelâm bilgisine sahip olduklarını, doğru itikâdı amaçlayan kelâm ilmi ile doğru inanç ve yaşayışı amaçlayan tasavvuf ilmi arasındaki sıkı bir bağ bulunduğunu Ahmed er-Rifâ‘î örneğinde göstermeyi amaçladık. Ahmed er-Rifâ‘î’nin itikâdi ve kelâmi konulardaki görüşlerini, kendisinin imla ettirdiği yazıyı temel alıp gerektiğinde diğer eserlerinden yararlanmak suretiyle tespit etmeye çalıştık. Çalışmamız sonucunda tasavvuf önderlerinin doğru itikâd sahibi olmayı, doğru yaşamanın ilk basamağı olarak kabul ettiklerini ve bunu da Ehl-i Sünnet inancı doğrultusundaki bir yaklaşımla dile getirdiklerini gördük. Kanaatimizce, tasavvuf disiplini içerisinde kelâmi konuların öneminin vurgulanması ve bunların öğretilmesi ayrı bir değer taşımaktadır.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :