Hit (4027) K-968

Osmanlıdan Cumhuriyete Sufi Geleneğin Taşıyıcıları

Yazar Adı : Rüya Kılıç İlim Dalı : Tasavvuf
Kitap Dili : Türkçe Kitap Tipi :
Konusu : Sitedeki Kayıt Türleri :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-09-28 Güncelleyen : Nurgül Çepni/2009-09-28

Osmanlıdan Cumhuriyete Sufî Geleneğin Taşıyıcıları

"Osmanlı tarzı sufî geleneği Cumhuriyet Türkiyesi'ne nasıl ve hangi şartlarda aktarılmıştır! " sorusundan hareketle hazırlanan kitap, sufî çevreleri ve onların intikallerini konu ediniyor.

Hâlâ sıcaklığını koruyan ve her an yeni bir tartışma zemini için son derece elverişli bir alan ve dönem olan Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk yıllarındaki meseleler serinkanlılıkla, şeffaf ve titiz araştırmalarla aydınlatılıyor.

Mevlevîler, Bektaşîler, Son Dönem Melâmîleri ve Halidîler'i incelemeye alan Kılıç, hikâyeyi girift olarak niteliyor.

Geçiş sürecinde devamlılığa, kırılmalara ve yeniden yapılanmalara dair örnekler üzerinde durduğunu, böylece değişken bir karakter arz eden dönemin, şartların, çevrenin ve sufîlerin bu giriftlikte aldıkları rollerin anlaşılmasını sağlamayı amaçladığını belirtiyor.

Kılıç'ın çalışmasını yine onun şu hüküm cümlesiyle özetleyebiliriz: "Yeni düzen ile yeni bir kurgulama yapmak veya eskiye sıkı sıkıya sarılmak zorundaydılar. Kimi sufîler seçtikleri yolda başarılı oldular ancak hiç de az olmayan bir grup her ikisine de uyum sağlayamadı.

Dolayısıyla sufîlerin tepkilerini sadece tasvip, sükûnet ve muhalefet olarak üç grupta bir çizgi[sütun] olarak incelemek aldatıcıdır.

Tepkilerin sınırları zamana, mekâna ve kişisel tercihlere bağlı olarak, tahmin edilenden çok daha sık değişebilmekteydi."

II. Mahmut, Bektaşî tekkelerini "Ehl-i Sünnet" inancı dışında oldukları için 1826 yılında kapattı, bu tekkeler bundan sonra hiçbir zaman resmî olarak açılmadı.

Gerek İstiklâl Harbi döneminde Mustafa Kemal'in Hacı Bektaş tekkesini ziyaret etmesiyle gerekse de son yıllarda Hacı Bektaş'ı anma törenlerinin Cumhurbaşkanından bakanlarına kadar en üst düzey devlet protokolüyle icra edilmesiyle Bektaşîlerin devlet ve millet hayatında hâlâ etkin bir yapıda olduğu vurgulandı.

Yine burada Kılıç'ın altını çizdiği, "Bektaşî tarikatı resmî olarak kapatılsa da bu kesinlikle Bektaşîliğin sona erdiği anlamına gelmiyordu." cümlesi bilhassa Cumhuriyet dönemindeki tekkelerin kaldırılması ve tarikatların yasaklanması kanunu için de geçerli olan bir hüküm olarak kabul edilmeli.

Şeb-i arûs törenleri devletin Mevlâna'ya ve tabiatıyla Mevlâna muhiplerine duyduğu ayrı bir sevginin, ilginin ve iltifatın tezahürü olarak yansıyor.

Hacı Bektaş da Mevlâna da devlet nazarında aynı lûfta mazhar olan velilerdir.

Tekkelerin merkezle olan ilişkileri gerek Osmanlı'da gerekse de kapatılana kadar Cumhuriyet idaresinde hiç öyle süt liman olmadı aksine son derece sancılı oldu.

Bu sancının doğmasının temel sebeplerinden biri doğrudan onların siyasete olan etkileri, istekleri değil, merkezin tekkelere bakışı.

Zira merkez, her ne kadar siyaseti ve ülkeyi idare etse de, tekkelerden de mümkün mertebe kendisine, politikalarına karşı kayıtsız şartsız bir onay, bağlılık ve tasvip bekledi. İtaat ve muhalefet biçimi sadece siyasette değil sosyal bir zümre teşkil eden bütün müesseselerin hayatında karşılık buldu.

Bu yüzden Bektaşîler kadar Nakşî-Halidîler de merkezin tedip ve tecziyesinden nasibini aldı.

Elbette sorunun tek yönü bu değil. Bu girift ilişkiler yumağında tekkenin merkezi ile taşrası arasındaki itimatsızlık hatta karşılıklı retler de rol oynar.

Halidîler Nisan 1828'de Sultan İkinci Mahmut'un emriyle İstanbul'da bulundukları yerlerden toplanarak Sivas'a sürüldü.

Kılıç'ın eserinde bütün detayları ile Osmanlı döneminde, söz konusu dört tarikat çevresinin ilişkileri, sorunları, katkıları hakkında pek çok örnek bulabiliyoruz.
Kitabın ve meselenin can damarını Cumhuriyet dönemine intikal oluşturuyor.

Zira bu dönem herkes için kısa ama sancılı oldu.

Laiklik ilkesi anayasaya her ne kadar 1937'de girse de; Halifeliğin kaldırılmasından, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, Latin alfabesinin kabulünden şapka kanuna kadar neredeyse bütün inkılâplar dizisi laiklik çatısı altında değerlendirildi.

Her inkılâbın aynı zamanda din ile uzak veya yakın bir ilgisinin gerek kişi, gerek millet gerekse de devlet idaresi olarak var olması meseleyi büsbütün önemli kılıyor.

Aslında Rüya Kılıç da incelemesini tam da bu noktada yoğunlaştırmak istiyor.

Kılıç, tarikatların bu devredeki ana rolünü şöyle ifade ediyor: "İslâmî geleneğin kamu hayatında laik uygulamaların başarısına rağmen güçlü savunucuları olan tarikatların Müslüman toplumların hayatında temel bir yere sahip oldukları inkâr edilemez."

Belki de tarikatın daha doğuş döneminden bugüne değin temel meselesini dile getiren ve bu noktayı Cumhuriyet dönemi inkılâpları karşısında da tekrar ederek belirten bu hüküm bizlere yeni bir yol açar.

Tarikatların temel gayesi ne devlete isyan, ne yapılanları büsbütün kabul veya ret ne de siyasî merkezin politikalarının halkça kabulü için bir propaganda merkezidir.

İslâmî geleneğin sürmesi, gerek kişinin hayatında gerekse de milletin hayatında İslâm'ın temel bir yer teşkil etmesi tarikatların ana gayesidir.

Kılıç eserinde hem söz konusu çevreleri hem de bu çevrelere mensup şeyhleri ayrı ayrı ele alıyor ve değerlendiriyor.

Mevlevî büyüklerinden Abdülhalim Çelebi, Veled Çelebi, Abdülbaki Baykara ve Tahirü'l-Mevlevî; Melamiyye'nin büyüklerinden Abdülaziz Mecdi Tolun, Ahmed Amiş Efendi, A. Süheyl Ünver, Osman Nuri Ergin, Y. Ziya İnan; Nakşibendiyye büyüklerinden Atâ Efendi, Es'ad Efendi, Şeyh Sait, Gümüşhanevî kolu; Bektaşiyye büyüklerinden Salih Niyazi, Ahmed Cemaleddin, Veliyyüddin Çelebi ve Samih Rifat ele alınmış yeni idare ve merkez kaşısındaki halleri, tutum ve tavırları eldeki bilgilerle gün ışığına çıkarılıyor.

Rüya Kılıç bu sufîler etrafında, onların hayatlarından ve yeni düzenle ilişkilerinden yola çıkarak bu sancılı dönemi akademik bir üslûpla gözler önüne seriyor.

Dönemin detaylarını kitapta bulmak mümkün.

<
...