Hit (1979) F-505

İnsan Fiilleri

İlim Dalı : Akaid Konusu :
Soruyu Soran : Cevaplayan : Önder Nar
Cevaplayanın Mezhebi:
Ekleyen : /2008-05-15 Güncelleyen : /0000-00-00

İnsan Fiilleri

İmam Ebû Hanîfe insan fiilerini –teklifin özü olan- tercih hürriyeti, fiilin oluşumu için gerekli olan güç, fiilin yaratıcısının kim olduğu, kulun fiildeki rolü ve bunun ne şekilde gerçekleştiği açılarından incelenmiştir. Ebû Hanîfe insan fiilerini doğdukları andan itibaren ele almaktadır. Ona göre, insanlar iman ya da küfür üzerine doğmazlar.
İnsanlar yaratılışları itibarıyla mü’min veya kafir doğmazlar ama sonrasında imanı veya küfrü seçerler. Allah hiçbir kulunu imana yada küfre zorlamaz. Onları iman veya küfür üzerine de yaratmaz. [1]
Allah insanları imanla emretmiş, küfürden de nehyetmiştir. İnsanların bir şeylerle emredilip bazı şeylerden nehyedilmeleri onların emredildikleri ve nehyedildikleri alanlarda tercih edebilmelerini –zorunlu olarak- gerektirir. Allah, “dilediğinizi yapın” ve “artık dileyen iman, dileyen küfretsin” demek surtiyle insana tercih edebilme imkanı verdiğini ifade etmiştir. [2]
Ebû Hanîfe, “insan fiilerini” incelerken insanın sorumluluğunun temel alanından başlayarak konuyu ele almıştır ki, bu da “ekliftir.” Teklifin özünü aramış onun da tercih hürriyeti olduğunu tespit etmiştir. Bu merhaleden sonra insan fiilerinin oluşumu için gerekli olan güç, kudret, fiilin yaratılması ve yaratıcısı, istitaatın fiil anında mı, fiilden önce mi yoksa fiil sonrasında mı kula verildiğini incelemiş, en sonunda da insanın fiillerindeki rolünü ve bunun ne şekilde gerçekleştiğini izah etmiştir.
Ona göre fiillerin oluşumu için gerekli güç ve kudret yanlızca Allah’tandır. [3] Söz konusu güç ve kudretin yaratıcısı da Allah’tır. [4] İnsanlar yaratılışlarında hiçbir güç ve kudrete sahip değillerken onlara güç, kudret ve rızık verenin Allah olması bunun en büyük delilidir. Yani insanların güçleri kendilerinden değil bir başka varlıktandır. Bu yaratılışlarında böyle olduğu gibi hayatlarının her döneminde yine –zorunlu olarak- böyledir. Rızık vermenin ve ölüme hükmetmenin Allah’a ait oluşu da bu inancın bir diğer itikadi delilidir. [5]
Allah, fiiller için gerkli güç ve kudreti fiil anında verir. Ve insanlar bu güç ve istitaatı tercih hürriyetleri sınırları dahilinde kullanırlar. Bu güç ve istitaatın fiilden önce veya fiilden sonra verilmesi söz konusu olmaz. Zira fiilden önce verilmesi anlayışı mahlukatın her halukarda Allah’a muhtaç olmaları inancıyla bağdaşmamaktadır. Allah bu manaya: “Allah zengin olup hiçbirşeye muhtaç değildir. Ama sizler muhtaçsınız.” [6] demek suretiyle işaret etmiştir. Gerekli güç ve istitaatın fiilden sonra verilmesi ise bundan fiilin kudretsiz ve istitaatsız gerçekleşmesi gerekeceğinden muhaldir. [7]
Söz konusu kudret ve istitaat, hayra da, şerre de uygundur. Yani bu kudret ve istitaatın hayır için de, şer için de kullanılması mümkündür. [8]
Fiil için gereken kudretind de, istitaatın da (yani fiilin) yaratıcısı Allah’tır. Çünkü kâinattaki hiçbir oluş ya da yok oluş Allah’ın ilmi, iradesi, kaderi ve kudretinden bağımsız olamaz. [9]Bu Allah’a imanın en temel gereklerinden birisidir. Ayrıca kul mahluk olduğu gibi amelleri de mahluktur. [10] Ebû Hanîfe kulun amellerini “iman-küfür”; “farzlar-nafileler ve günahlar” ve “hayır ve şer” olarak tasnif etmiş, bunların hep Allah’ın yaratması ile vücuda geldiklerini vurgulayıp bu görüşünü kâinatta Allah’tan başka bir yaratıcı olmadığı inancına dayandırmıştır. [11] Bu görüşünü eserlerinde değişik vesilelerle ifade etmiştir. Mesela el-Fıkhu-l Ebsat’ta şöyle der: “Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi inkar eden veya herhangi bir şey hakkında bunun yaratıcısı kim bilmiyorum diyen kafirdir. Çünkü herşeyin yaratıcısı Allah’tır”[12]
Ebû Hanîfe, tek yaratıcının, güç ve kudret sahibinin Allah olduğu inancından hareketle kulun fiillerindeki sorumluluğun yaratma açısından olmadığı neticesine varmaktadır. Ona göre kulun sorumluluğu, kendisinin kullanımına verilen kudret ve istitaatın iyi veya kötü bir fiilin gerçekleştirilmesinde kullanılmasındadır. Yani kul, azmi ve tercihi ile kendisinin hizmetine verilen kudret ve istitaatın iyi veya kötü bir fiilin gerçeklerştirilmesinde kullanılmasındadır. Yani kul, azmi ve tercihiyle kendisini hizmetine verilen kudret ve istitaatın amele dönüşmesinden sorumludur. Bir başka deyişle tercih ve amele azmetmek kulun, o fiili kulun azmi doğrultusunda yaratmak Allah’ın fiilidir. Kul iyi bir amele azmederse ecir, kötü bir amele azmederse de zezayı hak eder. Ebû Hanîfe bu görüşünü el-Fıkhu-l Ekber’de şöyle ifade eder:
“Hareket olsun, sükûn olsun insanların bütün fiilleri gerçekten kesbleridir. Onları yaratan ise Allah’tır. Kulların bütün fiilleri O’nun ilmi, kazası ve kaderiyle gerçekleşir. [13]
Buna göre Ebû Hanîfe ihtiyari fiillerde verilen istitaatın insanlar tarafından kendi tercih ve kararları doğrultusunda kullanılmasına “kesb” demiş olmaktadır. Neticede insanlar kesblerinden sorumludurlar ve kendi inisiyatiflerine verilen kudret ve istitaatla ne kesbettilerse onun karşılığını göreceklerdir. Tekliflerinin özü de işte budur.

Cebriyye ve Kaderiyye’yi Eleştirisi

İmam bu tespit ve anlayışıyla Kaderiyye, Mu’tezile ve Cebriyye’nin karşısına alternatif bir anlatımla çıkmıştır. “Kadere imanın kulun mükellefliğiyle çelişeceği teziyle hareket eden bu gruplardan Kaderiyye ve Mu’tezile teklifin sıhhatinin ancak kaderin inkar edilmesiyle ispat edilebileceği teşhisini koyup kaderi inkar etmişler ve daha da ileri giderek mükelleflerin kendi fiillerinin yaratıcıları olduğunu ispata çalışmışlardır. Cebriyye ise kadere imanın hak olduğunu görmüş, ama kadere imanla –teklifi bağdaştıramadıkları için “insanların mecbur oldukları” tezini savunmuşlardır.
Ebû Hanîfe’nin Mu’tezile ve Kaderiyye’ye yönelttiği iki temel eleştiri vardır. Bunlardan birisi Mu’tezile’nn kulların kendi fiillerinin yaratıcıları olmaları bidatıdır. Bu bidatı herşeyin yaratıcısının Allah olduğunu ispat ederek eleştirmiştir. Mesela Allah “şerrin yaratıcısıdır” dememek için şerrin yaratıcısının kul olduğunu söyleyen birisine şu ilzamı yapar:
“Ona Allah şerri yarattı mı diye sor, evet derse sözünden dönmüş olur. Hayır yaratmadı, derse; Allah teala’nın “De ki yarattığı şerden felak’ın Rabbine sığınırım” ayetine göre kafir olur. Çünkü bu ayet şerrin yaratıcısının Allah olduğunu ifade etmektedir.

İmam’ın bu konudaki diğer bir ilzamı da şöyledir:
“Hasım, Allah kendisine yalan isnad edilmesini irade etmez derse ona de ki, Allah’a iftira etmek kelamıdır değil midir? Evet derse ona sor, Adem (a.s.)’a isimleri kim öğretti? Allah derse ona kafire konuşma güçünü kim verdi ve konuşturdu diye sor, Allah derse kendi kendisini nakzetmiş olur. Çünkü şirk de bir konuşmadır. Ve Allah dileseydi müşriklerin şirk koşmalarına izin vermezdir.

İkinci eleştirisi ise naslarla sabit olmasına rağmen kaderi inkar etmelerinedir. İmam el-Fıkhu-l Ekber’de şöyle der:
“Tevhidin özü ve itikadın doğruluğu şu şekilde şehadet edilmesine bağlidır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, hesabın, Mizanın, Cennetin, Cehennemin hak olduğuna iman ettim.”
Görüldüğü gibi Ebû Hanîfe kadere imanı tevhidin olmazsa olmaz esaslarından olarak kabul etmektedir. Bu anlayışını rivayet ettiği hadislere de dayandırır.
“Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmeyen bizden değildir.”
Ebû Hanîfe’nin ilim, irade, kudret sıfatlarının gereği olarak kaderi, isbatı da onun kaderi inkare eden Mu’tezile’ye getirdiği bir diğer eleştirisidir.
Cebriyye kulların mükellef oluşlarını bu konudaki naslara rağmen inkar etmektedir. Ebû Hanîfe onları teklifin sıhhatini isbat eden ayetleri zikrederek eleştirilmiştir.
İnsanlar iman ya da küfür üzerine yaratılmamaktadırlar. İmanı ya da küfrü sonradan kendi tercihleriyle kazanmaktadırlar. Bu ise insanların tercihlerinde mecbur olmadıklarını göstermektedir. İmam buna işaretle şöyle demektedir:
“Allah hiçbir kulunu imana ya da küfre zorlamaz, onları mü’min ya da kafir olarakta yaratmaz. İman da küfür de kulların fiilleridir.”

 



[1] El-Fıkhu’l Ekber s.60
[2] El-Fıkhu’l Ebsat s.53,Ebû Hanîfe “teklifin sıhhatine” Fussilet, 41/40 ve el-Kehf, 18/29 ayetleriyle delil getirmiştir.
[3] El-Vasiyye s.152 (Ebû Hanîfe “yaratılışlarında sahip oldukları hiçbir güç ve kudretleri yokken Allah insanlara güç vermiş ve rızık vermiştir, demektedir.)
[4] el-Vasiyye s.151;El-Fıkhu’l Ekber s.60
[5] Bkz. el-Vasiyye s.74; el-Beyâdî a.g.e.s.,237
[6] Muhammed 47/38, Bkz.El-Vasiyye s.152
[7] El-Vasiyye s.152
[8] El-Fıkhu’l Ebsat s.39. Krş Ebu’l Muîn en-Nesefi, Tabsıratu’l Edille I.322; el-Mâturîdî , et-Tevhîd s.263; es-Sâbunî el-Bîdaye s.64
[9] El-Fıkhu’l Ebsat s.37. Krş. Ebu’l Leys es-Semerkandî, Şerhu’l Fıkhi’l Ebsat s.10
[10] El-Vasiyye s.151
[11] El-Vasiyye s.73; B.k.z.el-Hâdîmî, Şerhu’l Vasiyye s.161 vd.
[12] El-Fıkhu’l Ebsat s. 37; bkz. el-Hâdimî, Şerhu’l Vasiyye s. 161 vd.
[13] El-Fıkhu’l Ekber s.60
Ebû Hanîfe kulun fiillerindeki sorumluluğunun “kesb”’inde olduğunu ilk ortaya atanlardan birisidir. Bununla birlikte M.Sait Yazıcıoğlu, A.J. Wensinck’e dayanarak Ebû Hanife’nin Fıkh-ı Ekber’de Kesb’den bahsetmediğini iddia etmiştir. Krş. M.Said Yazıcıoğlu, Matûrîdî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyet Kavramı s.5, Akid Yay. Ankara, 1988; A.J. Wensinck, The Muslim Cree Cambidge, s.158,1932.
link how many women cheat on husbands why do wifes cheat
read here redirect redirect
what are aids symptoms hiv early symptoms new hiv treatment