Hit (2089) F-419

Kadere İman ve Teklifin Sıhhati

İlim Dalı : Akaid Konusu : Kader
Soruyu Soran : Cevaplayan : Önder Nar
Cevaplayanın Mezhebi:
Ekleyen : /2021-11-14 Güncelleyen : /0000-00-00

Kadere İman ve Teklifin Sıhhati

Ebû Hanîfe kader ve kazaya imanın hak oluşunu akli ve nakli planda ispat ettikten sonra kadere iman ile teklifin çelişmediklerini ispata girişir.
Allah olacak olan her şeyi ezelde bilmiş, irade etmiş e takdir edip kaleme yazmasını emretmiş, kalem de olacak olan her şeyi yazmıştır. Bütün bunlar henüz insanlar yaratılmadan önce gerçekleşmiş, daha şer’î emirlerle mükellef tutulmalarından önce Levh-i Mahfuz’da kaydedilmişlerdir. Bütün bunların doğru olmaları teklifi, iptal etmeyeceği gibi kulların yaptıkları amellere mecbur olmalarını da gerektirmemektedir. Zira Allah’ın iki tür iradesi [1]ve iki tür emri vardır; iradesi ilmine göredir. Ve o ilmiyle olacak olan her şeyi hakkıyla bilmektedir. Ezelde eşyayı takdir ederken mükellef tutacağı kullarının nasıl irade edeceklerini bilmiş ve onu Levh-i Mahfuz’da yazmıştır.
“Dünya ve Ahirette hiç bir şey O’nun iradesi, kazası, kaderi ve Levh-i Mahfuz’da yazdığının dışında olmaz. Ama O’nun bu yazması vasfetmesi şeklindedir. Hüküm tarzında değil. [2]
İki tür iradesinden birincisi, mükellef mahlukun nasıl irade edeceklerini buna kulun iradesine tabi olan iradesi denilebilir.
Diğer iradesi kainatta olacak olan diğer şeylerle ilgili iradesidir ve mükellef olmayan mahluklarla alakalıdır. Bunu “Dünya ve Ahirette hiçbir şey onun iradesi dışında olmaz” genellemesinden anlıyoruz.[3]
İlahi “emirler” de iki türlüdür. Bunlardan birincisi “kevnî emirleri”dir. Mahlukatı bu emirleri yapıp-yapmama hürriyeti vermemiştir. Bunlar her halukâr da gerçekleşirler. İkincisi “şer’î emirleri”dir. Bunları yapıp-yapmamada mükellef mahluklar (insan-cin)’ın tercih imkanları vardır. [4]
İlahi irade ve emrin iki türlü olmalarının manası şudur:
Allah ilmi doğrultusunda mükellef tutacağı mahlukatı şer’î emirleri karşısında nasıl davranacaklarını bilmiş ve o bilgisine nazaran onların nasıl irade edeceklerini (vasfederek) levh-i mahfuza yazmıştır. Onların nasıl irade edip davranacaklarını daha onları yaratmadan bilip takdir etmesi kaderleridir. Buna göre iradesini mükellef kullarının iradesine tabi kıldığı alanda kullarının ne yapacaklarını, neyi tercih edeceklerini bilip o şekilde takdir etmesiyle onları şer’î emirlerle emredip nehyetmesi çelişmez. Çünkü iradesinin kullarının iradesine tabi olduğu alanda, onları (yapıp-yapmamada serbest bıraktığı) bir takım emir ve nehiylerle sorumlu tutmaktadır. Yani kaderin ezelde tayin olması demek, iradesini kullarının iradesine tabi kıldığında ve onların bir takım emir ve nehiylerle sorumlu tuttuğunda onların ne yapacaklarını ezeli ilmiyle bilmesi demektir. Bu bilgi vasıftır, mükellefleri kaderlerinde yazılı olana zorlayıcı bir nitelikte değildir.
Bununla birlikte ilmi değişmez olduğundan ve her şeyi hakkıyla bildiğinden, ezelde Allah ne bilip, takdir ettiyse kulun başına ancak o gelir. Takdir etmediği bir şey ise asla başına gelmez, vâki olmaz. [5]
Bu izaha göre kaderin hak oluşu ile bir kısım mahlukatın bir takım emir ve nehiylerle sorumlu tutulmaları çelişmez.
Ebû Hanîfe ilahi irade ve emirlerin iki türlü olduğundan hareketle kulun sorumluluğunu temellendirmekte ve ispat etmektedir. Mükellef mahlukların sorumluluklarının temeli; iradelerini Allah’ın emirleri doğrultusunda kullanıp kullanmamalarındadır. Kulun fiillerindeki sorumluluğu ise kendisinin iradesine tabi kılınan Allah iradesini ve kendisine fiil anında verilen kudreti iyi veya kötü bir fiili gerçekleştirmek için kullanmasındadır. Kul bu iradeyi ve kudreti kullandığında Allah onun irade ettiği fiili yaratır ve kul fiili işlemiş olur. Kulun yaratmadan yoksun olan ve özünde Allah tarafından verilen güç, irade ve azim olan fiiline (kesb) denir. Allah’ın kulunun iradesini irade edip onu vücuda getirmesine de (halk-yaratma) denilir. [6]
İşte Ebû Hanîfe’ye göre kulun sorumluluğunun temeli “kesb” diye isimlendirdiği bu fiildir. Ve kesb ile kaderin birbirleriyle çelişmeyen ilişkileri bu şekilde izah edilir.



[1] İbn-u Abdilberr, el-İntikâ s.164,165.
Ebû Hanîfe her şeyin Allah’ın ilmi ve iradesiyle olduğunu söylemektedir. (Bkz. İbn-u Abdilberr, el-İntikâ s.164) Ona göre Allah’ın iradesi olmasa hiçbir varlık irad edemez. El-Vasiyye s.73.’de kulların amellerini incelerken farzlar, nafileler ve günahlar şeklinde bir ayırım yapmakta ve nafilelerinde farzlarında günahlarında O’nun iradesiyle gerçekleştiğini ifade etmektedir. Yani her şey Allah’ın iradesiyle gerçekleşmektedir. Ama farzlar iradesiyle birlikte muhabbetiyle ve rızasıyla, günahlar iradesiyle ama muhabbeti ve rızasıyla değil hızlanı ile gerçekleşmektedir. Bunlara göre Ebû Hanife’nin Allah’ın iradesini kulun sorumluluk alanı ile alakalı olan ve olmayan iradesi olmak üzere ikiye ayrıldığını söylemek mümkündür. Kulun sorumluluk alanı ile alakalı iradesi de farzlarla, nafilelerle ve günahlarla alakalı iradesi olmak üzere üçe ayrılır. Krş. El-Vasiyye s.73.
[2] El-Fıkhu’l Ekber s.59
[3] El-Fıkhu’l Ekber s.59
[4] İbn-u Abdilberr, el-İntika, s.164k,265. Şer-i Emirler hakkında ayrıca bkz.Fıkhu’l Ebsat s.49; el-Beyâdî a.g.e.s.,154,155
[5] Krş.El-Fıkhu’l Ebsat s.38
[6] Bkz.El-Fıkhu’l Ekber s.60;el-Beyâdî, a.g..e.s,254. Krş. El-Fıkhu’l Ekber s.60; El-Fıkhu’l Ebsat s.38,39